Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI

Yiğit Okur’un gerçek bir gazete haberinden yola çıkarak yazmayı düşündüğü ancak son 20 yıldır türlü nedenlerle yazamadığı kitabı, “Yazamadığım Romanın Öyküsü” adıyla nihayet yayımlandı. İsviçre’nin Alman kesiminde bir Türk işçinin başına gelenleri öyküleştirerek anlatan Okur, yine hüzne kahkaha giydirip yine gülmekle hüzünlenmek arasında kalan okuru düşündürüyor. “Yazamadığım Romanın Öyküsü”nü anlatırken avukatları, hâkimleri, yargıyı ince bir dille alaya alan Yiğit Okur’la hem “Katolik nikâhıyla bağlıyım” dediği avukatlık mesleğini, hem de romanını konuştuk...


Cenevre’de bir gazetede yayımlanan haberden yola çıkılarak yazılan bu romanın ne kadarı gerçek?

Bire bir gerçekler var. Örneğin, o dönemde Cenevre’de çıkan Journal de Genève Gazetesi’nin birinci sayfasındaki haber, satır satır gerçek. Bâle kantonundaki hayvanat bahçesindeki eşek Margörit’e bir Türk işçinin tecavüzü gerçek. Bir roman yazmak için bu kadar gerçek bana yeterli geldi. Örneğin ilk romanlarımdan biri olan “Güvercinler”de bir tek gerçek vardı. Posta güvercini yetiştirmeye meraklı bir memur emeklisi, Kadıköy’de, Kuşdili Çayırı’nda güvercinlerine her gün git-gel talimi yaptırırken tutuklandı. Tutuklanması, yakın tarihimizde “6-7 Eylül Olayları” diye bilinen karabasandan bir-iki gün sonra oldu. Örfi İdare’ye bağlı sivil emniyet güçleri, bu memur emeklisini, güvercinin patisinde Moskova’ya haber gönderdiği şüphesiyle tutuklamışlardı. Gerçek olan bu olay, benim 300 sayfalık bir roman yazmama yeterli geldi. Aslında, gerçekleri yansıtan belgeseldir. Belgesel de roman değildir. Ama her öyküde, her romanda, yazarın kendisine ait, yahut başkasına ait bazı gerçekler vardır. Ama onlar bazen öykünün çekirdeği, bazen bir ayrıntıdır.

Romanda, “yazarlık benim alt kimliğim” diyorsunuz. Bunca kitap, gelen prestijli edebiyat ödülleri ve yazıdan vazgeçememe duygusu. Gerçekten hukukçu kimliğinizle kıyas yapınca bu sonuç mu çıkıyor?

Bu meslek açısından düşünülmüş bir söylem. Yazarlık benim mesleğim değil. Elli yıla yakın bir süredir avukatlık yapıyorum. Buna karşın Türk edebiyatının en genç yazarı benim, çünkü sadece on yıldır yazıyorum. Yani yazar olarak on yaşındayım. Hukukçu kimliğimle yazarlık kimliğimi karşılaştırırsanız, bunların birincisi Katolik nikâhıyla bağlı olduğum esmer bir kadın. Bütün günümü onunla geçiriyorum. Öteki ise, güneş battıktan sonra koştuğum kumral sevgili. İtiraf etmeliyim ki, formasyonumun hukuk olması, roman yazmamda bana çok yardım etti. Hukuk bir postüla üzerine kurulmuş mantıklar silsilesidir. Roman her ne kadar gerçeği yansıtmasa da, inandırıcı olmak zorundadır. İnandırıcı olmak, mantıkla sağlanır.


'VİRÜS KANINIZA GİRMİŞSE BİTMİŞTİR'

Yine bir alıntıyla, "Avukatlık kötü yola düşmek gibidir. Tövbekar olsanız da virüs kanınızda kalıyor" diyorsunuz romanda.

Buna benzer bir sözü, ilk kez Moliére söyledi: "Aktörlük kötü yola düşmek gibidir." Bu sorunuzu yanıtlamak için önce "kötü yol" kavramından ne anladığımızı saptamak gerekiyor. Çok basite indirgersek "kötü yola düşmeyi" asla vazgeçilemeyecek bir tiryakilik olarak tanımlayabilirim. Bir gün tiryakisi olduğunuz şeyden vazgeçseniz dahi, hevesi hep taşırsınız. "Tövbekâr olsanız da virüs kanınızda kalır" demekten amacım bu. Bunu mesleklere uygularsak, bazı mesleklerin tiryakilik yarattığını görüyoruz. Örneğin aktörlük. "Fondöten kokusu kanınıza girince..." yahut "Sahne tozunu yutunca..." gibi sözler vardır. Bir gün, nedeni ne olursa olsun tiyatroyu bırakınca aklınız orada kalır. Gazetecilik de böyle değil mi? Virüs kanınıza bir kere girmişse bitmiştir! Her şeye, haber olur mu gözüyle bakarsınız. Abdi İpekçi yakın dostumdu. Vurulduğunu duyunca ilk aklıma gelen şu oldu: Vurulduktan sonra, bir saniye, ama sadece bir saniye bilinci açık kaldıysa ilk -tabii son- düşündüğü, ertesi gün çıkacak Milliyet Gazetesi'nin manşeti olmuştur.


'YAZARIN PSİKOLOJİSİNİ KİTAPLARI ELE VERİR'

Romanın bütün telaşı inandırıcı olmaktır diyorsunuz. Sizce romanın derdi ve amacı nedir?

Öyle sorular soruyorsunuz ki, bunların her birinin yanıtı birer makale, birer deneme yazısı gerektirir nitelikte. Önce şuna değineyim: Roman gerçeği yansıtan bir ürün değildir. Gerçekçilik akımının öncülerinden Gustave Flaubert şöyle demişti: “Bana gerçekçi diyorlar. Oysa ben gerçeklerden nefret ederim. Bunun için roman yazmaya başladım.” Roman dünyamızın içinde değişik bir dünya yaratmaktır. Bu değişik dünya, gerçek dünyamız değildir. Yaşadıklarımızın aynı gibi görünür ama değildir. Yazar, kahramanlarını birer araç, alet gibi kullanır. Kahramanlarına bazı şeyleri yaptırır, yahut bazı şeyleri yapmalarına engel olur. Bu yöntemle kendi fikirlerini, ideallerini anlatma, yayma olasılığına ulaşır. Gerçi, bir romanın yazımı ilerledikçe, kahramanlar kişilik kazanmaya başlayınca, yazarla kahramanları arasında bir egemenlik savaşı başlar. Yazar, kahramanlarına her dediğini yaptıramaz; yarattığı kahramanların tutsağı haline gelebilir. Bu güne kadar hiç kimseye söylemediğim bir şeyi şimdi ilk defa size söyleyeceğim: İlk romanım “Hulki Bey ve Arkadaşları”nı yazarken, romanın dört kahramanıyla, gece rüyalarımda, amansız bir çekişmeye girdiğim oluyordu. Ama sizin sorduğunuz galiba bu anlattıklarım değil. Siz “Romanın derdi nedir, amacı nedir?” diye sordunuz. Romanın bir “derdi” yoktur. Ama romancının önemli bir “derdi” vardır. İnandırıcı olmak. Bir kez bana “Niçin roman yazıyorsunuz?” diye sormuşlardı. “Yazdıkça paylaşıyorum, paylaştıkça çoğalıyorum” demiştim. Bu söylemdeki “çoğalma”, kim olduklarını dahi bilmediğim, bilemeyeceğim kimselerle fikir dostluğuna girmek. Romandaki birçok halka, ayrıntı aslında bilinçaltımızın ürünü. Yazarken romanı besleyen “çağrışım” dediğimiz olgu da beynin işlevi. Bir yazarın birkaç romanını bir psikiyatra verseniz, birçok seansa gerek kalmadan doktor tanıyı koyabilir. Kısa kesersek romanın derdi inandırıcı olmaktır.


'BAZILARI ROMANI UYKU İLACI YERİNE KULLANIR'

Bazı kitap kurtları vardır. İki kitabı birden okurlar. Bazıları romanı uyku ilacı yerine kullanır. Bazıları uzun bir yolculuğun sıkıntısını hafifletmek için okur. Bazıları hiç okumaz. Bunlar zararsızdır. Bir de didikleyenler vardır. Bunlar yazarın satır aralarında sakladıklarını da bulup çıkarır, yorumlarlar. Bu sohbetimiz sırasında bana sorduklarınıza bakılırsa, siz Marquez’in iyi okuyucu dediği sınıfa giriyorsunuz.


'İYİ OKUYUCULAR İYİ YAZARLARDAN DA AZDIR'

Yazar için amaç başka, okur için başkadır. Bazı yazarlar için yazmak bir tutku haline gelmiştir. Yani iyiden iyiye kötü yola düşmüşlerdir. Bunlar da ikiye ayrılır. Bazılarının dolu geçmiş yaşamlarından anlatacakları vardır. Basınç o kadar kuvvetlidir ki, buhara yol vermezseniz kazanı patlatabilir. Bazıları da “Ben de yazarım” diyenlerdir. Bunların kötü yola düştüğü sayılmaz. Okuyucu için amaç çok değişkendir. Gabriel Garcia Marquez şöyle demişti: “İyi okuyucular, iyi yazarlardan da azdır.”