IŞIL CİNMEN
icinmen@haberturk.com

ÖZEL RÖPORTAJ/HABERTURK.COM

Saatlerce karşısında oturayım, o da bana hayatı anlatsın...
 
Dinlerim. Hem de can kulağıyla, tüm dikkatimle.

Çünkü Ece Temelkuran, hayata temelini çok sağlam atmış. "Sisifos Söyleni gibi bazen..." diyor. "Tırmandır kayayı düşsün, tırmandır tekrar düşsün... Yeterince şanslıysan kaya bir kez daha aşağıya düştüğünde, 'Bir dakika' diyorsun 'Şu kayaya sırtımı dayayıp bir sigara içeyim.'"

İşte şimdi, Düğümlere Üfleyen Kadınlar'la birlikte en keyifli sigarasını içiyor o.

Bu kitabı mutlaka okuyun, hemen olmasa bile, yaşamınızın bir anında okuyun.

Kapağını açtığınızda da arkada Ümmü Gülsüm'den Inta Omri çalıyor olsun...


Siz biraz Che’ye benziyorsunuz. O da yerleşemezdi, hep kaosun ve hareketin içine giderdi.


İbn-i Haldun, “Durağan her şey kirlenir” der.

Durmak kötü mü?

Durmanın çürümeye benzer bir yanı olduğunu hem görüyorum, hem de hissediyorum. Kitapta Maryam anlatıyor: “Kaosta bir olma, eşitlenme var. Yalnızca o anda ne yaptığın önemli; nereden geldiğin, kim olduğun değil.” Bu bana sonsuz adalet ve eşitliğe en yakın durummuş gibi geliyor.

Ortadoğu’da olanların arasında bulduğunuz en değerli şey ne oldu?

Anlam. Orada hala var. Devrim sözcüğünü müstehzi bir gülümse olmadan telaffuz edebiliyorlar.

Ama devrimin sadece yapılırken güzel olduğunu, durağana geçtiğinde bozulduğunu biliyorsunuz...

Evet, o yüzden başka bir ülkeye gitmek zorunda kalıyoruz.

“BÜYÜMEK, KIVAMA GELMEK DEMEK BİRAZ...”

Kendi hayatınızda da öyle mi?

Öyle. Durmak, ödün vermek demek. Anladığım kadarıyla insanlar hayatlarında hiç adını koymasalar da, verdikleri ödün ve ihtiyaçları arasında bir hesap yapıyorlar. Sevilmeye, korunmaya, statüye, paraya ihtiyaçları ne kadar çoksa, verdikleri ödün de o kadar çoğalıyor. Bu, yerleşik hayatla ilgili bir hesap ve bu hesapları her gün herkes, bilse de bilmese de yapıyor.

Sizin ihtiyaçlarınız yok mu?

Benim günlük hayatla ilgili ihtiyaçlarım birçok insana göre daha az, dolayısıyla onlar kadar çok ödün vermek zorunda değilim. Gidebilirim, kaos içinde yaşayabilirim, yalnız kalabilirim. Gerçi bu her zaman hoşuma giden bir durum değil.

Büyümek böyle bir şey mi?

16 yaşındayken odamın duvarına, “olgunlaşmak çürümektir” diye yazmıştım. O zaman doğrusu oydu çünkü 16 yaşındaydım ve çürümüş birçok insan görüyordum. Şimdiye gelince... Geçen ay Hollanda’daydım, İsrailli yazar Amos Oz’la konuşuyordum.

O kaç yaşında?

80’i geçmiştir. Şöyle dedi: “Ödün, senin yaşındaki biri için kulağa kötü geliyor olabilir ama ödün demek benim için hayat demek.” Evet, ödün benim için hala kötü bir kelime. Ama büyümek, kıvama gelmek biraz...




“İYİ BİR KAYBEDEN OLMAK O KADAR KÖTÜ DEĞİLDİR”


Yanlış yaşlanmak diye bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsan nasıl doğru yaşlanır?

Senin yaşlarındayken bütün kadınlara böyle sorular soruyordum, şaşırıyorum şimdi aynı soruları senin de sormana... 20’li yaşlarımda Müjde Ar’a sormuştum bunu. Senin yanlış yaşlanmak dediğine ben, “hayattan alacaklı yaşlanmak” diyorum. Hayat, benim ona verdiğimden daha azını geri verdi duygusuyla yaşlanmak, insanı ekşi bir ihtiyar yapıyor. Daha da önemlisi etrafına acı bir bilgi yayan bir insan yapıyor. En çok korktuğum duygulardan biri bu.

Öyle yaşlanmayan birini tanıyor musunuz?

Böyle yaşlanmayan insanlar tanıyorum ve ben de onlara soruyorum.

Cevap nedir peki?

Yapman gerekenleri, yapmak istediklerinden ayırt etmek.

Madame Lilla, çöle çıkarken kızlara diyor ki: “Olmanız gerekenler ortadan kalkınca olduğunuz insanlar olacaksınız.” Olmamız gerekenler kafamızı çok karıştırıyor.

O iç sesi duymak her şeyden zor olabilir.

Çünkü en yakındakilerden tut da, en dandik kadın dergilerine kadar sürekli sana ne olman gerektiğini söyleyen bir kalabalık var. Bu kalabalığın senin içine nüfuz ettiği bir nokta var. Bir bakıyorsun ki onların sesiyle senin sesin karışmış. Kendi sesinle, kendine ait olmayan sesi ayırt etmelisin; o zaman akacağın yolu buluyorsun.

Hayat da bize yardım ediyor mu o zaman?  

Bence ediyor. Ama etmese bile, iyi bir kaybeden olmak o kadar kötü değildir. “Denedim ve yapamadım” dersin ve bununla sulh olabilirsin. Ama “deneyemedim”le, “bu benim istediğim değilmiş”le sulh olamazsın çünkü zaman geri gelmiyor.

“HAYAT, SİSİFOS SÖYLENİ GİBİ... TIRMANDIR KAYAYI DÜŞSÜN”

Küçükken yaşamın daha parıltılı, ilginç olduğunu sanıyordum. Ama artık hayatın kendisinin öyle olmadığını ancak bizim bunu yapabileceğimizi düşünüyorum. Hangisi doğru?

Hayat, bizim yaptığımız kadar mı? Kitap tam olarak bu soruyla ilgili işte; bu yüzden nefesle ilgili. Bu, 36 yaşında yüzüme çarpan bir bilgiydi ve çok kötü oldum. “Ne yani” dedim, “Hayat bize hiçbir mucize getirmeyecek mi?”

Getirmiyor mu?

Mucize sende ve hayat senin nefesin kadar. O yüzden kitabın adı “Düğümlere Üfleyen Kadınlar.” Hayat, Sisifos Söyleni gibi... Tırmandır kayayı düşsün, tırmandır tekrar düşsün... Bu kadar anlamsız bazen. Yeterince şanslıysan bir noktada, kaya bir kez daha aşağıya düştüğünde, “Bir dakika” diyorsun, “Şu kayaya sırtımı dayayıp bir sigara içeyim.”

Ve soruyorsunuz...

Ben bu kayayı neden çıkartıyorum? Evet, istersen tekrar yukarıya çıkartabilirsin ama ne için? Benim bu kitabı yazma sürecimin başlangıcı bu soruyu sormaktı.

Kitabı yazarken bir yıl Kuran-ı Kerim çalıştınız. Hangi tefsirdi?


İhsan Eliaçık’ın tefsiriyle çalıştım ve kitaptaki tüm göndermeler o tefsirden yapıldı. Kuran’ı iyi bilenlerin anlayacağı göndermeler var, az bilenlerin anlayacağı göndermeler de var. Hiç bilmeyenler de hikaye gibi okuyacak.

Az sayıda kişi tam olarak anlayacak yani...

Umberto Eco, “örnek okur” diye bir kavramdan bahseder. Onların sayısı azdır. Yazarla onun arasındaki diyalog “Anladın değil mi?” “Evet anladım”dan ibarettir. Yazar göz kırpar ve okur görür. Nazan Maksudyan mesela, Sabit Fikir’de kitapla ilgili şöyle demiş: “Benim düşündüklerimi bu kitapta gördüm ve düşündüm: benim hissettiklerim bu kadar basmakalıp mı yoksa bu bir arkadaşlığın başlangıcı mı?” O, ona göz kırptığımı görmüş.

Kitap en derininde neyle ilgili?

En en derininde, inanmak istemek ile ilgili. Madame Lilla kitapta diyor ki: “İnanmak istemek, inanmaktan daha kudretlidir.”

“İNTİHAR, KENDİNİ ÖNEMSEMENİN TEPE NOKTASIDIR”

Kuranı okuyunca inanmak istemeye inancınız arttı mı?

Bunlar kadim ve çok özel metinler. Tevrat, İncil, Kuran-ı Kerim... İnsanlığın tüm bilgi birikiminden süzülüp geliyorlar. Bunları yok sayarak yaşayamazsın. Bence hepimizin teolojik düşünceye bir düzeyde ihtiyacı var. İnanmaktan çok, inanmak istemeye ihtiyacımız var.

Anlam bulmak zorunda olduğumuz için mi?

Elbette. Çünkü o anlamı bulmak, bizatihi bir metne inanmaktan değil, inanmayı istemekten kaynaklanıyor. İnanmayı istemezsen, o anlamı bulamazsın. Bunu bir Marksist için de söylüyorum, bir Müslüman için de... Allah’a inanmak da insana inanmaktır sonunda.

Tunus’ta Kartaca’da yaşadınız. Osmanlı’da gözden düşen paşaların gönderildiği, onları “değerli” kılan gözün ne kadar kıymetli olduğunu sorguladıkları yer. Öyle bir hesaplaşmaya girdiniz mi?  

Girdim. İnsanın, başına gelen neredeyse her şeyi kendisinin seçtiğini anlaması zaman alıyor. Son üç yıldır her şey çok kolay olmaya başlamıştı, anlamı kaybetmeye başlamıştım. Anlamı yeniden bulmak için yıkmam gerekiyordu belki. Anlamsızlık duygusu neredeyse açlık kadar kötü, öyle bir dönemden geçtim ve...

İntihar etmek istediniz mi?

Hayır! Çok alemsin... İntihar, kendini önemsemenin tepe noktasıdır. Ben ölsem ne olur ölmesem ne olur. Zaten hayat kısa, biraz daha dayanırsın gelir geçer... Kartaca bana, “Kendimizi nasıl yeniden kurarız”ı öğretti.

“İKİ KADININ İLİŞKİSİ KİMYALARINI BİLE DEĞİŞTİRİR”



Madame Lilla karakteriyle anne-kız ilişkisi sorgulanıyor. Anneniz ne iş yapıyordu?

Ressam.

İlişkiniz nasıldı?

Anne-kız ilişkisi çok kanlı ve karmaşık bir ilişki. Her anne-kız arasında bir gerilim vardır. Üzerini çeşitli şekillerde örtersin, ama vardır. İki kadın arasındaki ihanet, iki kadın arasındaki aşktan kaynaklanıyor.  Murathan Mungan, “Aşk yoksa ihanet yoktur” demişti. Bu kadar kanlı çünkü o kadar tutkulu.

En iyi arkadaşlarımızla da öyle aslında...

Mısır’da Maryam ve Amira aynı anda regl oldu. Ben de kitapta şöyle diyorum: “İki kadın gerçekten konuşmaya başladığında yumurtalıkları bile birbirleriyle konuşuyor.” Beraber olduğumuzda, regl tarihlerimiz yaklaşıyor. Kadınların arasındaki ilişki kimyalarını bile değiştiren bir bağ. Bunun başka bir ilişki türüyle karşılaştırılabileceğini sanmıyorum.  

Çocuk istiyor musunuz?


Bu kadar özel soruları cart diye sorman hoşuma gitti. Kitabı yazarken artık çocuk konusunda düşünmemeye karar verdim ve bu benim için çok önemli bir karardı. Kadın hamileyken kafası başka türlü çalışıyor, olmadığı zaman başka türlü çalışıyor. Hormonların etkisi altındayken mi doğru düşünüyoruz yoksa hormonsuzken mi? Bunu bilemiyorum. Ayrıca her kadın, anne olmak için yaratılmış değildir.

Ama siz iyi bir anne olurdunuz...

Evet, ama ondan sonra başka hiçbir şey olamayabilirdim. Bebeğe haksızlık edersem, kusursuz olamazsam ölümüne suçlu hissederim kendimi. Göründüğüm kadar sert biri değilim.   

“BU KİTAP FİLM OLSUN, BENİ ÖZGÜ NAMAL OYNASIN”

Düğümlere Üfleyen Kadınlar’dan film olur mu?

Olağanüstü olur, şahane bir film olur İslam dünyası üzerine... Ama çok zor, büyük bir prodüksiyon gerek.

Sizi kim oynasın?

Beni Özgü Namal oynasın!

Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı okurken fonda hangi parça çalsın?

Hikayenin ruhuna en yakın iki parça Warda'dan Walla Zaman ve Oum Kalthoum’dan (Ümmü Gülsüm) Inta Omri, bu parça yaklaşık iki saat sürüyor.

“ARAPÇA ÇOK MÜSTEHCEN BİR DİL”

Arapça dua dili olmanın dışında nasıl bir dil? Arapça sevişmek, kavga etmek nasıl?

Seksi bir dil, müstehcen bir dil, hatta çok müstehcen. Bilmediğin bir dil kulağa müzik olarak gelir. Fransızca güzel bir müzik, Almanca sert bir müzik olarak... Ama sözcükleri öğrendiğinde o müziği kaybedersin. Ben de Arapça’yı artık müzik olarak duymuyorum.  

“ORTADOĞU’DA OLANLARIN NE YASEMİNLE, NE DE BAHARLA İLGİSİ VAR”

Devrimi “Arap Baharı” diye adlandırmak, Ortadoğu’da yaşananların ruhuna uygun mu?  Onlar Arapça’da ne diyorlar?

“El Kabira” diyorlar. Kabira, “büyüklük, haysiyet, dik durmak” demek. “Haysiyet Devrimi” demeyi tercih ediyorlar. Arap Baharı, El Baradey’in kullandığı bir kavram; o bir röportajda böyle söyledi ve yayıldı. O “bahar” dışarıdan olmadığı gibi gösterildi. Bu, ideolojisiz bir isyan, ani bir ayaklanma değildi. Uzun yıllardır alt yapısı oluşuyordu, sadece biz görmüyorduk. Mesela Arab Digital Expressions diye bir grup var. 10 yıldır çocuklar için yaz kampları yapıyorlardı; 10 yaşındaki çocuklara internet öğretiyorlardı, özgürlük fikrini anlatıyorlardı. Bugün Tahrir’deki 20 yaşındaki çocuklar oralardan yetişmiş çocuklar. Dolayısıyla Amerikan basınının söylediği gibi değil olay ve ne yaseminle, ne de baharla çok ilgisi var.  

Oralarda şu anki ruh hali ne?

Hayalkırıklığı ve depresyon. Başlangıçta devrimcilerin orduyla yaptıkları işbirlikleri onlara borç, zaaf ve kafa karışıklığı olarak geri döndü. 60 yıldır örgütlenen bir islami muhalefet var: Müslüman Kardeşler. Hem Mısır’da, hem de Tunus’ta sıra seçimlere gelince örgütlülüklerini konuşturdular ve iktidarı ele geçirdiler. Batılı ülkeler de onlara destek verdi çünkü onların kafalarında bu ülkeler olsa olsa ılımlı islamla yonetilir, daha ilerici bir durum da istemiyorlar. İslam dünyası bu iki kampın savaşını yaşıyor.

Türkiye bu denklemde nerede?

Türkiye de Sünni kampın lideri olmaya çalışıyor. Ne Mısır’da, ne Tunus’ta, ne Libya’da, ne Beyrut’ta olan siyasi gelişmeler tek başına oralarla ilgili değil; uluslararası gelişmeler. “Arap Devrimi” de bu açıdan daha muhafazakar bir yola akmış oldu. Böylece Müslüman Kardeşler resmi olarak siyaset sahnesine çıktı.

“HERKES KENDİ CEHENNEMİNİ ARAR”

“Bir ülke nasıl sevilir?”sorusunu Maryam şöyle cevaplıyor: “Sen seveceksin. Sen teslim olacaksın. Budur olay. Gerisi kibirdir.” Peki bir erkek ya da kadın böyle sevilir mi?

Hayır, ülke öyle sevilir. İnsanı öyle sevmeye kalkma!  

Nasıl olursa olsun, aşk bitiyor ya da biri çok üzülüyor bu kesin. Acaba aşkı bırakıp daha mı mantıklı olsak?

Kitapta şöyle bir laf var: “Bakma, herkes kendi cehennemini arar.” Herkes yanmak ister. Galiba aşk, takat buldukça yaşadığımız güzel bir hastalık. Aşk, seninle ilgili. Hayat bize mucize sunmuyor ve bu çok iyi, yoksa başa çıkamazdık. Sen karar veriyorsun, sen atıyorsun kendini, sen çekiyorsun ve sen bitirmek istediğinde bitiyor.

Nasıl yani, her şey kontrol altında mı?

Hayır. Gitmeye sen karar verirsin ama nereye varacağına sen karar veremezsin. Kendini ateşe atmaya kendin karar veriyorsun, ne kadar yanacağına da sen... Ama “Tamam artık” deyip çıktığında, ne kadarının yanmış olduğunu, geriye senden ne kaldığını bilemezsin. Bunu kontrol edemezsin.

“İNTİKAM ALAMAM, UNUTUR GİDERİM”

Madame Lilla’nın intikamı için yola çıkıyorsunuz. Siz hiç intikam alabildiniz mi?

Ben kimseden intikam alamadım. Alamadım mı? İstemedim mi? Bilmiyorum. İntikam, çok zaman kaybettiren bir olay. Ben unutur giderim ya da orayı terk ederim. Affetmek çok özgürleştirici ama çok zor... Her zaman yapamazsın.

“İlginç adamlarla tanışmak Paris birazdan bombalanacakmış gibi korkutsa da beni, ilginç kadınlarla tanışmak La Strada Operası’nda perde açılıyor gibi bir şükür duygusuyla doldurur içimi” diye yazıyor kitapta. Paris hep bombalanıyor doğru, ama ilginç adamlardan uzak durursak çok sıkıcı olmaz mı?

İlginç adamlar arıza olur. Aslında ilginç insanlar arıza olur zaten, kadını da erkeği de. Hayatı nasıl yaşamaya karar verdiğinle ilgili tüm bunlar. “Bir kere yaşıyorum ve iyi bir hikayem olsun” dersen... O zaman yanmayı da, yakmayı da, hepsini göze almak zorundasın. Bu bir seçim ve bence iyi bir seçim çünkü çok kısa ve çok önemsiziz. O önemsizliği hissettikten sonra hayat genişliyor ve hiçbir şeyin o kadar korkunç olmadığını görüyorsun. Her yaşadığın, hikayeye eklenen bir cümle daha sadece...