Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ümran Avcı - uavci@htgazete.com.tr

Fotoğraf: Serkan Akkoç

Roman, öykü, şiir, deneme, radyo programı ve senaryo gibi edebiyatın her dalında ürünler verdi Sevinç Çokum. Ancak Sevinç Çokum deyince belli bir yaşın üstündekiler için hemen akla Bulgaristan'daki soydaşların yaşadığı dramı anlatan "Yeniden Doğmak" dizisi gelir. Çokum, gerçek bir hikayeden esinlenerek yazdığı o senaryo sayesinde, Bulgaristan'da tutulan küçük Aysel'in Türkiye'deki ailesine kavuşmasına neden olmuştu. Sevinç Çokum ile hem yeni romanı "Çok Yapraklı İlişkiler"i hem de "Yeniden Doğmak"ı konuştuk...

- Edebiyatın her alanında ürün verdiniz. Radyo programcılığı, öykü, deneme, şiir, roman, senaryo. Derdinizi en iyi hangisinde anlattığınızı düşünüyorsunuz?

Romanda. Öykülerde de adım çok söylendi. 70 – 80 yılları arasında Türk öykücülüğüne iyi ürünler verdim. O dönem kadın yazarlar birden bire patladı ve isim bıraktılar. Şimdi pek çok yazar var. Çok da güzel şeyler yazanlar var ama kalıcı olanlar ne yazık ki bir iki kişi. Neden kendimi romanda kendimi daha iyi anlattığıma gelince; çünkü roman daha geniş soluklu bir tür. Roman daha özgür. Size her türlü imkanı açar. İstediğin gibi konuş, istediğin gibi anlat. Ama öyküde dar bir sınır içerisinde kalırsınız. Orada her şeyi söyleme imkanınız yok. Sürekli konuya, anlattığınız kişiye ve duruma bağlı kalarak hareket etmek mecburiyetindesiniz. Ama roman size bir özgürlük veriyor.

- Sevinç Çokum ve senaryo deyince hemen akla "Yeniden Doğmak" dizisi geliyor. 80'lerdeki o senaryo sayesinde bir insanın özgürlüğe, ailesine kavuşmasını sağladınız. Bu size Basın Şeref Belgesi de kazandırdı.

TRT'den aradılar o dönem. Bulgaristan konusunda bir senaryo istediler. Her türlü imkanı sağlayacaklarını, Bulgaristan'dan kaçan ailelerle görüştüreceklerini söylediler. Türkiye'ye sığınıp Bursa ve Mudanya'ya yerleştirilen ailelerle görüştüm. Zaten o coğrafyanın geçmişini biliyordum. Aysel'in hikayesi önce bir gazete çıkmıştı. Ailelerle yaptığı görüşmeleri banta aldım. Bulgaristan'dan gelen ve bizi kurtarın diyen mektupları topladım. Malzemeler birikince altı ayda yazdım. Dizideki hikayede aile Türkiye'ye gelebilmek için iki çocuktan birini tercih etmek durumundadır. Anne çocuğa geçici olarak gideceklerini, Bulgaristan'a geri döneceklerini söyler. Aslında bu bir sığınmadır. Anne erkek çocuğu mu, kız çocuğu mu bıraksak diye düşünür. O iç çatışma çok öne geçti. Sonra kızı bıraktılar. Babaanneye bıraktılar. Bu olay Türk soydaşların, adlarını değiştirilmesi, sünnet geleneklerinin kaldırılması gibi sıkıntıları anlatıldı o dizide. Aydan Şener anneyi, Mine Çayıroğlu Aysel'i oynuyordu. O dizi yayınlanırken Özal Hükümeti vardı. Bulgaristan ile pazarlıklar neticesinde, filmin yapımcısı Osman Seden'in de etkisiyle evet Aysel kurtarıldı.

- Dizi bir gün aniden yayından kaldırıldı. Ne hissetiniz, neler yaşanmıştı o dönem perde arkasında?

Tamamı dört bölümdü, İki bölüm sonra film yayından kalktı. Şok geçirdim. Yayından kaldırılacağını değil ama olumsuz bir şey olacağını önceden hissettim. Aniden rahatsızlandım, ilaç almak durumunda kaldım. Evin içinde durmadan dolaşıyordum. Hiç iyi değildim. Eşim ne olduğunu sordu. Kötü bir şey hissettiğimi söyledim. Dizinin yayınlanacağı saatte televizyonu açtığımızda ‘teknik bir arızadan dolayı yayınlanamayacağı' belirtiliyordu Şok oldum. Dondum. TRT'nin Televizyon Daire Müdürü Mehmet Turan Akköprülü'yü aradım. "Hiç üzülmeyin, fakat bu böyle olmalıydı. Neticesi iyi olacak. Kimseye söylemeyin ama Aysel'in özgür kalma durumu var" dedi. Kimseye söylemedim. Sonra Aysel ailesine kavuşup Türkiye'ye gelince evime geldi.




- Aysel'le görüşüyor musunuz?

Bayramlarda, özel günlerde telefon eder. "Cici anne" der bana.

AYDAN ŞENER'E KIRGINIM

- Film o dönem çok ses getirmişti...

O tarihlerde bir tek TRT vardı. İlk defa dizi türüyle karşılaşmış oldu izleyici. İnsanları o kadar etkiledi ki dizi yayınladığında bütün sokaklar boşalıyordu. Kışlalarda, yatılı okullarda, kahvehanelerde, evlerde topluca izleniyordu. Şu var ki, hep içimde kalmıştır bu nedenle söylemek istiyorum. O dizide oynayan Aydan Şener, ondan sonraki seneler içerisinde şu güne kadar her zaman bir program yaptı ama maalesef o programda asla bu filmin adını zikretmedi. Bunu ben şuna bağlıyorum; Mine Çayıroğlu o dizide biraz daha üste çıktı. Bu yüzden rahatsız olmuş olabilir. Sürekli Çalıkuşu'ndan bahseder, bundan asla bahsetmez. Oysa herkes hayran kaldı bu diziyle Aydan Şener'e. Buradaki rolüyle halkın sempatisi ona karşı daha bir arttı. Niye böyle yaptı anlamak mümkün değil. Biraz kırgınım kendisine bu nedenle.

- Gelelim yeni romanınıza. İnsanın makineleşmesi, tek tip olması, doğayı katletmesine isyan niteliğinde ironik bir roman.

Bu bir sosyal eleştiri romanı. 2003 – 2004 yıllarından sonra hem kendimle hesaplaşmaya başladım hem de toplumla yüzleşerek bir hesaplaşmam oldu. İç hesaplaşma tabi. Dolayısı ile bazı değerlendirmelerim değişti. Topluma, hayata, insana daha farklı bakmaya başladım. Romanlarımda da böyle bir çizgi izliyorum. Yani romancılığımı hep kendimi aşmaya çalışmak üzerine kurdum. Hala yazdığım eseri beğenmem, geriye dönüp bakmam daha iyisini yapayı diye. Kendi yanlışlarımı görebiliyorum ki, bu çok önemli. Bu roman benim için farklı bir çıkış noktası oldu. Belirsiz bir zamanı anlatıyorum. Gerçeküstü de diyebileceğiniz unsurlar var. Ben buna "abukizim" diyorum. Biraz müstehzi, içerisinde biraz alay olan. "Abukizm" sanki bir felsefeymiş gibi ama tuttu da. Birkaç romandır bunu yapıyorum. Çünkü bütün felsefeleri dışarıdan almışız. Bizde de bir mütefekkir gibi düşünce romancıları var. Ama bir isim altında ortaya atmak galiba ilk kez bende oluyor: "Abukizim"... Abuk, saçma demek. Saçmalık gibi görünen ters doğruları, ters gibi görünen fakat doğru olan şeyleri görebilmek toplumda. Romanlarımda abukizm kullanıyorum.

TÜRKİYE'DE ŞUURLU OKUR AZ

- "Kendimle yüzleştim" dediniz. Yüzleşmenin sonucu ne oldu?

Artık topluma daha korkusuzca bakabiliyorum. Herhangi bir ideolojinin etkisinde kalmadan tamamen insana yönelik olarak, şüphelerle, acabalarla topluma bakmaya başladım. Galiba en doğrusu da budur.




- Romanda gerçeküstü unsurlardan biri de Yeni İnsan Araştırma Merkezi'nde yaşama kazandırılan tek tip insanlar. Bu isyanı görünce yazmazsanız çığlığınız içinizde kalırmış hissi uyanıyor.

Yazıyorsunuz ama bir yere kadar. İçe kapanış ve küskünlük sürüyor. Yine de yazmak iyi geliyor. 40 yıldı yazıyorum. Romanım bittikten sonra uyumsuzluk yaşıyorum. Çevreye, insanlara uyamıyorum. Ve saçma sapan hareketler yapıyorum. Kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Yani tuhaf bir mahluk gibi. Birçoklarından da işittim. Orada kendinizin kurguladığı bir dünyada yaşıyorsunuz yazarken. İstedikleriniz söylüyor, öfkenizi boşaltıyorsunuz ama oradan çıktıktan sonra farklı bir şey. Gerçeğin kendisi . Burada başka, tokat gibi yüzünüze inen şeyler var. O açıdan roman bitince hemen yeni bir esere başlıyorum.

- Türkiye'de okur kitlesini nasıl buluyorsunuz?

Bizde kitap şuuru pek fazla yok. Belirli insanlar kitap okuyor ve ancak belirli insanlar şuurlu okuyor. Şuurlu okumak derken bir eseri değerlendirme kapasitesi olan okurdan bahsediyorum. İyi, kötü olarak tahlil edebilen okur. Şimdi daha çok genç nesil okuyor zaten. Bir kısmı da ayıp olmasın diye okuyor. Edebiyatı anlayan, bilen, edebiyatla iç içe olmuş insan kitlesi bizde çok az. Edebiyat mı okuyor, yoksa çalakalem yazılmış şeyler mi okuyor onun farkında değil çoğu.