KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

 28 MART FİLMLERİ

 18. yüzyılda ortaya çıkan ‘Güzel ve Çirkin’ masalı sinemaya çokça uyarlanmıştır. Christophe Gans ise burada 35 milyon avro bütçeli, CGI efektlerinin keskinliğiyle görkem aşılayan, yüksek tempolu bir uyarlamaya imza atmak istiyor. Cocteau’nun 1946’da çektiği “Güzel ve Çirkin”in yanında bir hayli zayıf kalan eser, masalın eskiyip ‘modern damar’ aradığı ve bulduğu günümüzde çok da tatminkar olamıyor. Ama iyi planlanmış bir popüler sinema eğlencesi olarak kolayca izlenip kısa sürede unutulacak bir seyirliğe dönüştüğünü de not düşmek lazım.

 

Gabrielle Suzanne Barbot de Villeneuve’ün 18. yüzyılda külliyatımıza giren masalı, seneler boyu karşımıza çıkmıştır. Sinema, tiyatro ve edebiyat fark etmeksizin bir ‘popüler kültür nesnesi’ haline gelmiştir. ‘Güzel ve Çirkin’in konusuna herkes aşinadır… Bütün servetini kaybeden bir tüccar,  altı kızına bakmak için yollar aramaktadır. Issız bir şatoda insan boyunda bir yaratıkla (Çirkin) karşılaşır. Ama onun gülünü çalınca ölümle cezalandırır. Bu olayın devamında tüccarın tek saf ve iyi niyetli kızı Güzel’in, Çirkin ile karşılaşması büyüleyicidir. Rüya gibidir. Bir anlamda ailenin bütün parasını kaybetmesi üzerine gelen bir ‘hayali armağan’ ya da ‘heyecan deposu’ anlamına gelmiştir. Aynı zamanda da ‘fiziğine değil, ruhuna tutul!’ tümcesinin iletişimsiz, sevgisiz aristokrasinin arasından çıktığı tabana dikkat çekmiştir.

 COCTEAU NASIL HİSSEDİYORDUR?

 Elbette 1962’de eski Hollywood’da Edward L. Kahn kurt adamlı bir fantastik filme dönüştürmüştür bu eseri. TV ekranına uygun işler bir kenara, Villeneuve’ün masalı esasen Jean Cocteau ve Juraj Herz gibi yönetmenlerin entelektüel uyarlamaları ile dikkat çekmiştir. 1991’deki animasyon temsili ise düşler diyarında en iyi geri dönüş sağlayan iş olarak aslında hikayenin klasik haliyle kurmacada yeri olmayacağını ispatlamıştır. Bunlardan 1946 tarihli, Jean Marais ile Josette Day’i bir araya getiren, Cocteau imzalı temsili, birçok şeyin sözünü vermiştir. Bu tabanın da fazlaca konuda öncüsü olmuştur. “Güzel ve Çirkin” (“La Belle et La Bête”, 1946),‘fantastik aşk deneyimi’nin, ‘güzel-çirkin buluşması’nın, ‘ötekilik temsili’nin ve ‘masalsı dönem filmi’nin değerli bir örneğidir.

 Kuşkusuz bu Fransız masalı, şablonunun temsilleri söz konusu olduğunda en çok o ‘başyapıt’ın etkisiyle kavranmıştır. Peri masalı filmi alanındaki vukuatlarını bir ‘auteur’ün gözünden yansıtmıştır. Jean Cocteau’nun fantastik dünyası Terry Gilliam’dan Jean-Pierre Jeunet’ye kadar birçok isimde iz bırakmıştır. Yönetmen, bütün cesaretiyle o zamanlar üretim yapılmaya korkulan bir alana kaymaktan gocunmamıştır. Fransız Şiirsel Gerçekçiliği ile Fransız Yeni Dalgası arasındaki boşlukta daralmayıp bir geleneğin sözünü vermiştir.

 1946’DA BAŞYAPIT ÇIKARMIŞ BİR MASAL

 68 yıl önce yapılan uyarlama, aslında efektleriyle de, hayal dünyası ile gerçek dünya arasındaki dengeyi tutturmasıyla da değerlidir. Büyük oranda 1950 yılına kadar “Oz Büyücüsü” (“The Wizard of Oz”, 1939) ile beraber en kilit iki alt tür ürününden biri olmuştur. Cocteau’nun entelektüel yaklaşımıyla aslında bir ‘aristokrasi-burjuvazi’ çatışması da sosyolojik damar getirmiştir. Verilen sözler, yalanlar, lanetler üzerinden bir damar oluşturulmuştur.

 Şimdilerde ise bu alanda ‘destansı’lık ve ‘melez omurgalar’ öne çıkmaya başladı. “Alis Harikalar Diyarında” (“Alice in Wonderland”, 2010) ve “Pamuk Prenses ve Avcı” (“Snow White and the Huntsman”, 2012) gibi eserler, 150 milyon doları aşan bütçeleriyle iz bırakmaya başladı. Lewis Carroll’ın 19. yüzyıl İngiliz sosyetesinin dehlizlerine giren eserinden uyarlanan bunlardan ilki aslında ‘Güzel ve Çirkin’le akrabadır.

 FRANSIZ SİNEMASININ BİÇİMCİ KANADINDAN

 Ama bu yeni “Güzel ve Çirkin” (“La Belle et La Bête”, 2014),bir Hollywood ‘blockbuster’ının seviyesine ulaşmaktansa Christophe Gans’ın geleneğine yükleniyor. Biçimci bir sinema anlayışını dijital efektlerin hakimiyetiyle harmanlıyor. Christophe Gans, Mathieu Kassovitz, Pitof ve Chris Nahon’ın iştirak ettiğini, 2000’lerin başında çıkışa geçen ülkenin popüler sinemasının biçimci kanadının sıfır kilometre ürününe dönüşüyor.

 “Kurtların Kardeşliği”nde (“Le Pacte des Loups”, 2001) ve “Sessiz Tepe” (“Silent Hill”, 2005) ile korkunun farklı alt türlerine giren yönetmen bu kez akraba bir alana kayıyor. Çok bilmediğimiz ıssız ortamlardan ‘öteki’ kavrama arzusunu buraya da taşıyor. Bunlardan ilkinde 18. yüzyılda ‘canavar’ avına çıkan yönetmen, ikincisinde yaratıklarla örülü lanetli bir kasabada ‘kozmik korku filmi’ denemesine imza atmıştı. Burada da aşık olduğu kişiye sevgisini göstermediği için lanetlenen bir yaratık var. Ama akrabalık bağlarına bakınca karşımıza ‘kardeş’ olarak Gaston Leroux’nun ‘Operadaki Hayalet’i çıkıyor. Bu durum hem aşkı, hem sanayileşme öncesi dönemi anlatmaya yarıyor.

 GÖRSEL EFEKTLERE YÜKLENEN YAPI NE KADAR İŞLİYOR?

 Ama yönetmen, işi büyük oranda kendi tarafına çevirmiş. Konuşan eşyalarla, müzikal sahnelerle yol alan 1991 tarihli sevecen Disney animasyonunun kenarından bile geçmiyor. ‘Popülerlik’i kendine göre yorumlarken asla o kadar iyimser olmuyor. ‘CGI’ (computer generated imagery) üzerine kurulu bir yapının sözünü veriyor. 18. yüzyılda geçen filmin arka plan yaratımı konusunda “Jurassic Park” (1993) ile 90’larda piyasaya giren tekniği benimsediği çok açık. Ama 35 milyon dolarla bunun ne kadar kasvetli doğayı, hikayenin kattığı melankoliyi yansıtabildiği tartışmalı.

 Güzel’i canlandıran Seydoux ile Çirkin’i canlandıran Cassel arasındaki iletişim ise çekici. Bu konuda bir uyumdan bahsedebiliriz. Ormanlardan yükselen, fazlasıyla kasvetli bir dünya var… Cocteau’nun ikişer sabit açı ile geçiştirilen ‘ormandan masalsı malikaneye geçiş’ meselesi dumanlı, korkutucu bir atmosferle yer değiştirip Herz’in “Beauty and the Beast”inin (“Panna a Netvor”, 1979) büyüsü, şiirselliği ve gerçeküstücülüğüyle canlanıyor. Ama büyük oranda demir, görsel efekt teknolojisi kokarak…

 MODERN ‘GÜZEL VE ÇİRKİN’ UYARLAMALARI VAR

 Bunun ötesinde eve girerken canlanan ‘konuşan kafalar’ gibi efektler görkemli hale geliyor. Animasyonda mum, saat ve çaydanlıkların hareket edip konuşmasıyla yaş ortalamasını düşürmenin kenarından bile geçilmiyor. Örneğin hareketlenen bir dev yaratmak o zamanlar hiç kolay değildi. 1946’da ‘çözülme efekti’ (zamansal atlamaya yarayan kurgu efekti) ile yapılan ‘aynayla masalsı dünyaya geçiş’, burada geçişi kıvraklaştıran ekran bölme tekniği ve bastıran ses efektleriyle hallediliyor. Büyük oranda da “Güzel ve Çirkin” bir rollercoaster gezisinden hallice ilerliyor. Çirkin’in çok yakın planlarını bile ‘korkutucu’ kullanıyor. Hedef epik sıfatıyla da anılacak bir eser olunca ise “Alis Harikalar Diyarında”nın yanına yanaşamıyor.

 “Kurtlar Sofrası” (“The Company of Wolves”, 1984) gibi ormandan büyüleyici bir atmosfer çıkaran bir başyapıt çekilmişken böylesi bir filmin çok anlamı yok. Üstüne üstlük artık masalın “Tutku” (“Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus”, 2006) gibi modern dünyaya uyarlanmış ve olgun kitleye uygun, yetkin örnekleri var. Hatta Steven Shainberg’in varlığıyla kalitesini ispatlamış bir eser bu… Onu geçtik mi “Beastly”nin (2011) çekiciliğiyle olmasa bile fikri ile karşılaşabiliyoruz. Tabanı, öyküsü ve karakterleriyle önceki yüzyıllarda kalıp, Sanayi Devrimi’ni, kapitalizmi, internet çağını görmeden yapılan bir ‘görsel efekt aşısı’ bir yere kadar değerli olabiliyor.

 YÖNETMEN DERSİNE İYİ ÇALIŞMIŞ

 Nihayetinde Gans yönetmenlik koltuğunda efekt yönetimi, kurgu zamanlaması ve çekim aşaması konusunda dersine iyi çalışmış. Görsel ambalaj açısından tatminkar ve gürültüyü anlamlı kılan bir anlayış var. Ekiple iletişim konusunda popüler sinema işçiliği yürüyor.

 Ama “Pan’ın Labirenti” (“El Laberinto del Fauno”, 2006) gibi melankolik ve siyasi peri masalı filmi başyapıtlarının üretildiği yüzyılda, zamanı geçmiş geleneksel hikayenin ve formülün önceki dönemlerin yaşam biçimine uzanması garip. Bu da sanki Gans’ın sinema tarihi üzerine kafa yormadan şekillendirdiği filmografisinin en zayıf noktası. Zaten yönetmen, bütçesi 30 milyon doların üzerine çıkan projeleri batırması ile nam saldı.

 FİLMİN NOTU: 4.7

 Künye:

 

Güzel ve Çirkin (La Belle et La Bête)

Yönetmen: Christophe Gans

Oyuncular: Léa Seydoux, Vincent Cassel, André Dussollier, Eduardo Noriega, Audrey Lamy

Süre: 112 dk.

Yapım yılı: 2014

 

ATIF YILMAZ USULÜ MODA TASARIMCISI BİYOGRAFİSİ

 Ünlü Fransız moda tasarımcısı Yves Saint Laurent’ın hayat hikayesini, acemi ve aceleci yollarla anlatan, sonucunda da 106 dakikayı doldurmakta sıkıntı çeken bir eser. “Yves Saint Laurent”, biyografik filmin en geleneksel kalıplarını TV ekranında bile tutarlı olamayacak kadar tek boyutlu kullanıyor. Sonuç ise biseksüel bir moda figürünün moda şovları, zekası ve cinsel hayatı arasında gidip gelirken kaybolan bir sinema eseri.

Biyografik film formülünü elinize aldığınızda birçok negatif öğeyle, sıkıntıyla veya zorlukla karşılaşırsınız. Ancak eğer bu noktada doğru bir adım atıp hassas dengelerden yararlanabilirseniz, işiniz kolaylaşabilir. Örneğin alanın içinde ‘kısıtlı bir zaman dilimi’ni ele alan eserler son dönemde daha başarılı olabiliyor. Fakat illa uzun vadeli bir hayatı kavramak için sinema formatını seçerseniz en baştan kaybedersiniz.

 KULLANDIĞI FORMÜLDE HİÇBİR NUMARASI YOK

 Zamansal defolarla örülü film süreci arka plandaki set tasarımlarıyla ve performansla parlayan oyuncularla sınırlı kalabilir. Jalil Lespert, “Yves Saint Laurent”da (2014) tüm bu zafiyetleri taşıyor. Sinemaskop formatında ikonlaşmış bir figürün 21 yaşından ölümüne uzanan hayatını kavramaya çalışıyor. Ama sonuç beklendiği gibi…

 Sinematografi biraz idare etse de 106 dakikayı kaldırabilecek bir senaryo yok. Pierre Niney ana karakteri ayağa kaldırmak için didinse de arkasını dolduracak profesyonellikte bir oyuncu kadrosundan destek almıyor. Esas mesele de bu noktada kopuyor sanki. ‘Moda tasarımcısı biyografisi’ni kavramak zaten çok sinemasal değilken, bunu da bir ‘numara’ ile saramamakta…

 ATIF YILMAZ’IN SEVECEĞİ BOYUTTA

 “Yves Saint Laurent”, biseksüel bir karakterin etrafında dolaşıyor. Kadın kitlenin hayranlık duyduğu alana sinemaskop formatında (2.35:1) akan popüler bir dili uygun buluyor. Ancak sahnelerin boyutsuzluğu ve özensizliği büyük oranda filme girme arzumuzun önüne set çekiyor. TV dizisi olarak bile düzgün duramayacak sinema malzemesi ‘açı’ların plansızlığı ile sarılıyor. Devamlılığın ‘kırılgan’lıkla tamamlanması her şeyin tuzu biberi oluyor.

 Zaten baştan da çekici olmayan proje, Atıf Yılmaz usulü bir biyografik filmi yaratmaya soyunuyor. Kadınların kıyafet tasarımlarını ‘erkeksi’ görebilen biseksüel kimlik adına çekici. Fakat sinema perdesi adına kalıcı olamayacak, renk ayarının tek boyutun dışına çıkamadığı bir görsel yapı izliyoruz. Özgürlükçülük konusunda dünya ve Amerikan sinemasında görülenlerin ötesine geçilmezken, eşcinsel sinema için herhangi bir adım da atılmıyor.

 Jalil Lespert ise “Sert Rüzgarlar” (“Des Vents Contraires”, 2011) bir ölümün etrafını “Macera”vari (“L’Avventura”, 1960) çizgilerle donattıktan sonra burada hayal kırıklığı yaratıyor. Memuriyet ile para kazanmanın peşine düşüyor. Görsel açıdan dizi boyutunda kalan seyir süreci, dramatik açıdan sayfalar sürüp bitmeyen sıkıcı bir romandan destek alıyor sanki. Süresiyle de kırılganlaştıkça kırılganlaşıyor. Biseksüel karakterlerin yapısına ve dünyasına hassasiyeti olan eşcinsel veya heteroseksüel bir yönetmenle, filmin anlamı ve görsel karşılığı daha sağlıklı olabilirmiş. Sözgelimi Neil Jordan imzalı ‘trans kadın biyografisi filmi’ “Plüton’da Kahvaltı” (“Breakfast on Pluto”, 2005),masalsılığa ve kurmacaya kayan evreniyle bu konuda yetkin bir örnek.

 FİLMİN NOTU: 2

 Künye:

 

Yves Saint Laurent

Yönetmen: Jalil Lespert

Oyuncular: Pierre Niney, Guillaume Gallienne, Charlotte Le Bon, Nikolai Kinski, Laura Smet

Süre: 108 dk.

Yapım yılı: 2014

 

BİR BİRAY DALKIRAN ÇÖP FİLMİ DAHA

 Ölüm arifesindeki bir karakterin yarattığı duygu seli ile yürüyen aşk filmleri hepinizin malumu. “Peri Masalı” da bu çiğ formüle tutunarak, ‘ağlatma emri’ vermekte zirve yapan Flash TV kalitesinde bir duygusal-dram çatısı inşa ediyor. Böylece çöp korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Biray Dalkıran’ın ‘çöp aşk filmi’ denemesi de sinema tarihinde ‘gülünç’ ve ‘pespaye’ sıfatlarıyla yerini almakta sıkıntı çekmiyor.

 Bir yönetmen için en kötü şeylerden biri şüphesiz her şeyi bildiğini iddia etmesidir. Elbette bir alanda başarılıysanız ona bağlı alanlarda da zamanla uzmanlaşabilirsiniz. Ama eğer her şeyin ilkini yaptığınızdan bahsedip teknik tutarsızlıklar, dramatik yapısızlık, plansız çerçeveler ve kendi haline bırakılmış oyunculuklarla seyirciyi selamlarsanız esas sorun orada başlar. Buna paralel olarak da yönetmen, senarist ve görüntü yönetmeni koltuğunda oturmak yola çıkarken ‘balık baştan kokar’ durumu oluşturur.

 CEHALET, ÇOKBİLMİŞLİĞE DÖNÜŞÜRSE…

 Elbette böylesi bir tabloda hemen başvurulacak kavram ‘auteur’dür. Ama senaryoyu ve kamerayı eline alan her yönetmene bu yakıştırmayı uygun bulmak ne kadar doğrudur? Tartışılır. Zira yedinci sanatta böylesi dağılımlar, büyük oranda ucuz bütçenin katkısıyla karşımıza çıkar. Bu kısa sürede halledilen eserler de genelde kalıcı olmaz. Biray Dalkıran’ın ancak bir mizahçının adamakıllı ti’ye alabileceği, trajikomik sinema kariyeri de aşağı yukarı böyle bir şey.

 Bu sayede set işçisi kadar etkisiz bir rejisör, “Araf”tan (2006) bu yana mesafe kat etmeyi reddedip ‘cehalet’i ‘çokbilmişlik’ olarak yorumlamasıyla anılabiliyor. Çöp korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni ibaresiyle kucaklandığı süreçte, “Bana Bir Soygun Yaz!” (2012) ile ‘kara komedi’ye zıpladıktan sonra burada da şansını ‘duygusal-dram’da deniyor. Burcu Kıratlı ve Emre Kızılırmak dizi yüzleri olarak bu ‘sinema sanatının dip noktası’nın en az suçlu bireyleri. Aynen amatör “Uzun Yol”un (2013) Hakan Yufkacıgil’i gibi…

 FLASH TV DİZİSİ KIVAMINDA

 “Peri Masalı”, ismi peri olan ana kız karakterinin ardına ‘masal’ koymayı zekilik zannederek yola çıkıyor. Ardından bir saniyede halledilmiş karelerle, oyuncuların arzusuna göre şekillenmiş planlarla ve post-prodüksiyon görmemiş renk paletiyle hareket ediyor. Görsel yapı arada ‘röntgencilik’e kayıp ‘üç başlı görüntü yönetmeni ekibi’nin mağduru oluyor. Bir kez daha sektörden anlamayan isimlere ‘liderlik’ yapan çokbilmiş bir yönetmenin döküntü yapıtlarından birini izliyoruz.

 Dalkıran, burada da Flash TV dizisi kıvamında yazılmamış karakterler, farkına varmadan absürdleşen diyaloglar, bulanıklık etkisi yaratan ışık kullanımı, boyutsuz makyaj ve tempo yapınca sırıtan kurgu ile yol alıyor. Bunların üretimine katkıda bulunduğu, Kazakistan’dan çıkmış gibi duran egzotik bir fantastik dolgu sanki. Onu da zaten pespaye ‘düğün süsleri’yle bezenmiş tuhaf açılış jeneriği destekliyor. En iğreti Karadeniz komedisi yan hikayelerinden biri de bu toplama ‘hediye’ niyetine eklemleniyor.

 ‘PERİ’NİN MASALINA İNANAN VAR MI?

 Belli ki yönetmen, her zamanki iddialı duruşuyla ‘ağlatan aşk filmi mi lazım, ben çekerim!’ diyerek her türde film içeren bir kariyer inşa etmek istiyor. Sanki sektörden anlamayan Eser Yapım’a ‘korku çekmiş adamım ağa, aşk zorlamaz’ dediği çok açık.

 Ama bu durum ‘erkek’in aşka bakışındaki ‘anormallik’i ortaya koymak bir tarafa, çekim sürecinden direk perdeye aktarılıp, renkleri işlenmeyen bir eseri beraberinde getiriyor. ‘Peri’nin masalına inanabilenlerin sayısı bir elin parmaklarını bile geçmiyor. Şüphesiz sinema tarihimizin en zayıf aşk filmlerinden biri “Peri Masalı”… Bu konuda yeni milenyumda “Yüreğine Sor” (2010),“Eşruhumun Eşzamanı” (2011),“Ya Sonra” (2011) ve “Evim Sensin”in (2012) rakibi olarak anılacaktır.

 FİLMİN NOTU: 0.8

 Künye:

 Peri Masalı

Yönetmen: Biray Dalkıran

Oyuncular: Burcu Kıratlı, Emre Kızılırmak, Sedef Şahin, Alp Korkmaz, Itır Esen

Süre: 90 dk.

Yapım yılı: 2013

 

HER ŞEY ‘ADALET İÇİN’

 Heinrich Von Kleist’ın ‘Michael Kohlhaas’ romanını işitsel ve görsel açıdan minimal tercihlerle saran karamsar bir 16. yüzyıl portresi. “Adalet İçin”, Mads Mikkelsen’in karizması, yönetmenin anlık hamleleri ve adaletin her dönemde aynı şekilde tecelli ettiğine parmak basan metinleriyle öne çıkmak istiyor. Ama bütün olarak bir Werner Herzog ıssızlığına, egzotizmine veya Pallières özelinde “Parc” atmosferine ulaşamıyor.

 Issız, gizemli ve kaotik atmosfer duygusuyla dikkat çeken Arnaud de Pallières, burada Ortaçağ’dan yeni çıkılan bir zaman dilimine odaklanıyor. Varlıklı at taciri Michael Kohlhaas’ın adalet arayışını Heinrich Von Kleist’ın romanını kaynak alarak perdeye yansıtmaya çabalıyor. Sinemaskop oranında derinlik duygusunun anbean yükseldiği eser, gün ışığının karanlığa meylettiği, dumanlarla sarsıldığı buhran anlar da deneyimliyor. Ancak bu sinemasal yoldan sıyrılıp bir kademe yukarıya çıkamıyor.

 YOLDA GELENEKSEL BİR VAROLUŞ MİZANSENİ

 “Adalet İçin” (“Michael Kohlhaas”, 2013) geleneksel kaçış, damgalanma, idam ve isyan öyküsünü zaman zaman yıkıyor. Nesnelerden ziyade karakterlere odaklandığımız bir sürece imza atıyor. Mads Mikkelsen’in yabancılaşması ve coşkusuyla Werner Herzog doğasından anlar içeren bölümlerde dikkat çekici bir feodal sistem eleştirisine uzanıyor. ‘Başsızlık’ı uyarıyor. “Aguirre Tanrının Gazabı”nı (“Aguirre, der Zorn Gottes”, 1972) akla getiriyor.

 Bunu ruhsal bir portreye oturtmak ise Nicolas Winding Refn’in mistik 11. yüzyıl portresi “Cennetin Kapısında” (“Valhalla Rising”, 2009) kadar iz bırakacak ve ufuk açacak seviyede değil. Daha ziyade yolda kendi varoluşunu oturtma adına filizlenen bir eserin ‘anlık hamleleri’ni izliyoruz. Şiddet, zaman zaman içeri girip insan bedeninin sürekli tehlike altında olduğu bir ‘soykırım’ kıvamı getiriyor. Bu durum da karşımıza Pallières’in filmi namına gizemli ve ıssız bölümleri arttırıyor. Ama bunun ötesinde atılan bir adıma, bu medeniyetlerle, ilkellikle mücadelenin çıtayı yükselttiğine tanıklık edemiyoruz.

 “PARC” ETKİSİ BURADA YOK

 Yönetmen için karamsar “Parc” (2008) sonrası ileri bir adım olmasa da sinemayla ilgili düşünen bir ismin varlığını tatmamızı sağlıyor bu eser. Fazlasıyla da doğal ışıktan ve natüralizmden beslenen görsel bir düşünce eşliğinde ışıldayıp kayboluyor nihayetinde. Tema müziğinin, çalgılarla planlandığı, ses tasarımının ise ‘iğneleyici’ olduğu işitsel yapı, görselliğe dokunaklı bir kıyafet giydiriyor.

 Ama 2008 tarihli o eserdeki kaotik ve ıssız banliyö atmosferinin irkiltici bir sınıfsal taşlamaya dönüştüğü nokta, burada bütüne yayılmıyor. “Adalet İçin”, 1968 tarihli Schlondörff uyarlaması “Hak Mücadelesi” (“"Michael Kohlhaas - Der Rebell”, 1969) gibi ‘keskin gerçekler’in ötesine geçmeden Dreyer’in “Jeanne d’Arc Tutkusu” (“La Passion de Jeanne d’Arc”, 1928) misali dingin ama sarsıcı bir idam sürecine uzanıyor.

 FİLMİN NOTU: 5.4

 

Künye:

 

Adalet İçin (Michael Kohlhaas)

Yönetmen: Arnaud de Pallières

Oyuncular: Mads Mikkelsen, Mélusine Mayance, Delphine Chuillot, Bruno Ganz, Sergi Lopez, Denis Lavant, Amira Casar

Süre: 114 dk.

Yapım Yılı: 2013

 

SÖMÜRGECİ POLİTİK-DRAM

 Norveç sinemasının popüler sinema anlatısı konusunda sıkıntısı olmayan yönetmenlerinden Erik Poppe, “Binlerce Kez İyi Geceler”de ‘Batılı’ bir savaş fotoğrafçısının ‘iş mi, aile mi?’ tercihinin kenarında alıyor soluğu. “Bulanık Sular”da olduğu gibi yönetmen bir kez daha meselenin duygusallığına kapılıyor. Bilinçli veya bilinçsiz bilinmez, ama bir şekilde ‘Batıcı’ ve ‘sömürgeci’ bir söylemle zorlayarak iki saati bulabilen bir filme imza atıyor.

Savaş fotoğrafçılığı sinemada ‘bireysel mücadele’yle kalkınan, drama ve politika eğilimli bir formülle anılmıştır. Eğer bu konuda bir dert, söyleyecek bir mesele var ise önümüze o meslekle ilgilenen kişinin yaşadığı açmazlar ve ruh hali bütün çıplaklığı ile serilir. Genelde de ‘erkek bir karakter’in izinde bu gerçekleşir. Ama 2014’te “War Story” ve 2013’te “Binlerce Kez İyi Geceler” (“A Thousand Times Good Night”) adlı iki aynı minvalde ‘kadın’ portresinin üst üste gelmesi ilginç.

 TRAVMATİK KAFA YAPISININ HALLERİ

 Zira bunlardan ilkinde Libya’da rehin alındıktan sonra travmatik anlar yaşayan ve her daim ‘hayal mi, gerçek mi?’ sorusunu sordurtan Lee (Catherine Keener) var. Ona ise yeni geldiği Sicilya’da gerilla usulü bir görsel yapı eşlik ediyor. İkincisinde ise Ortadoğu misali bir atmosferde her şey canlanıyor. Rebecca’nın (Juliette Binoche) problemi, Kabil’deki bir intihar bombacılığı olayının ardından fazlasıyla ‘dertli’ olmasında... Yaralanan karakterimiz işi ile ailesi arasında kalıp bir anlamda ‘savaşın yıkıcılığı mı, yoksa mutlu aile tablosu mu? veya ‘heyecanlı hayat mı, durağan hayat mı?’ sorularını soruyor kendi kendine.

 Juliette Binoche’un kavrama gücünden beslenen bu karakter, İngilizce dille dokunuyor. Ama bu durum “Yağmurdan Önce” (“Before the Rain”, 1994) gibi mantıklı bir çerçeveye oturmuyor. Aksine karakterimizin mizansene, savaş ortamına neredeyse “Gündüz Gece Gündüz Gece”nin (“Day Night Day Night”, 2006) intihar bombacısı ana karakteri gibi üzerine ‘bombalar yapıştırarak’ girmesi filmin ideolojik duruşunu netleştiriyor.

 ORTADOĞU’YA YAKLAŞIM HİÇ MASUM DEĞİL

 Erik Poppe, Norveç sinemasının popüler kanadından bir isim. “Bulanık Sular”da (“DeUsynlige”, 2008) reji açısından sıkıntı çekmese de süresinden ve sahici durmayan dramatik dönüşlerden zarar görmüştü. Kaybolan bir çocuğun açtığı yaraları doğru yönlere çekememişti. Burada da yönetmen, sinemaskop oranında, etkili tarafları olan dramatik bir atmosfere imza atıyor. Beyazın doğal renklerle iç içe geçtiği bir dünyada duygusallık öne çıkıp ‘ruhani’likle kaynaşıyor. Belki de Afganistan halkının sert dini inanışıyla bağ kurup değişmek isteyen bir karakterin hüzünlü dönüşüm süreciyle yüzleşiyoruz.

 Bir kez daha ağlatmak zamanla esaslı amaca dönüşüyor. Binoche ise ‘Batı’nın temsilcisi olarak ‘sömürgeci’ yaklaşımı hakim kılıyor. Ortadoğu’nun gösterilince net çizgilerle ayrıştırılması, İngilizce/Arapça, konformizm/terör gibi keskin farklarla anlamlandırılması, film adına sığ bir siyasi düş gibi. Bu da görsel açıdan temiz “Binlerce Kez İyi Geceler”i, dramatik açıdan savruk ve sorunlu hale getiriyor. Kristen Sheridan’ın İngilizce metne katkısı da yer yer ‘simultane çeviri’ izlenimi bırakıyor.

 FİLMİN NOTU: 4.3

 Künye:

 

Binlerce Kez İyi Geceler (A Thousand Times Good Night)

Yönetmen: Erik Poppe

Oyuncular: Juliette Binoche, Nikolaj Coster-Waldau, Maria Doyle Kennedy, Denise McCormack

Süre: 110 dk.

Yapım Yılı: 2012

 

‘MEDDAH’LIĞIN AYARINI KAÇIRMA SANATI

 Sinema tanımını ağdalı diyaloglara ve yapay oyunculuklara bırakan, bunun arkasını da “Hokkabaz”vari bir yaklaşımla onarmaya çalışan bir eser. “Meddah”, dizi alışkanlığı olan ekip ve kadrodan çekmesiyle hatırlanacak, 98 dakikalık boyutsuz, geveze ve acemi bir duygu patlaması olarak anılabilir.

 Meddahlık bizde biraz da komedinin tarihsel doğuşu olarak anılır. Bir topluluk önünde hikayeler anlatan bir kişinin söylediklerine kulak verenler ise orada şans eseri toplanan insanlardır. Bu alanın veya komedi sanatı dalının ‘stand-up’ta etkisi tartışılmayacak gibiyken, aslında Kemal Sunal, Şener Şen gibi oyunculara da bir yerinden bağlanması kuvvetle muhtemeldir.

 ACEMİLİK RUHUNA SİNMİŞ

 “Vali”nin (2009) senaristi ve birçok dizi projesinin yapımcısı Batur Emin Akyel, burada ‘kahverengi’nin renk paletine dönüştüğü bir yaşı geçmiş meddah hikayesine odaklanıyor. Yitip giden değerlerin etkisi, kapitalizmin her şeyi kontrol altına almasıyla köşesine çekilen bu karakter sinemasal malzeme barındırıyor. Ama kamera arkasındaki ve post-prodüksiyon sürecindeki isimler acemi veya kolaycı olunca bu insanilik hiçbir şekilde seyirciye geçmiyor.

 “Meddah”, “Dondurmam Gaymak” (2006) kadar sempatik bir sürece kaymaktan ziyade garip açılar ve kareleri kurguyla bağlama eksikliği sebebiyle, dizi arka planlı oyuncuları baltalıyor. Münir Canar’ın sürekli konuşması gevezelik katkısı verirken, 1.85:1’de kazara planlanmış, içi boş bir renk dokusu hiçbir şeye hizmet etmiyor.

Meddahın kızının garip flashback sahnesindeki eğreti yakın planı gördükten sonra karaktere içimizden ‘nereye bakıyorsun?’ diye sorduğumuzdaysa hiçbir karşılık alamıyoruz. Garip bir siyah-beyaz doku da çiğlik anlamına geliyor. 90’larda Orhan Oğuz, Ersin Pertan, Ali Özgentürk gibi yönetmenlerin çektiği, basit mesajları kör kör parmağım gözüne veren filmlerin ‘kartpostal’ kıvamından hiç de yukarıda değil bu iş. “Hokkabaz” (2007) gibi ‘başarısız sihirbaz’ hikayesindeki beceri varken burada benzer bir projeye girmek nasıl bir cahil cesaretidir? Bu sorunun ucunu açık bırakmak lazım.

 FİLMİN NOTU: 2

 Künye:

 Meddah

Yönetmen: Batur Emin Akyel

Oyuncular: Münir Canar, Tuğçe Kumral, Evren Bingöl, Tolga Evren

Süre: 98 dk.

Yapım yılı: 2013

 

 

 KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

 12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave): 7

300: Bir İmparatorluğun Yükselişi (300: Rise of an Empire): 5

Aile Sırları (August: Osage County): 4

Ammar: 4.5

Aşk (Her): 8.3

Bi Küçük Eylül Meselesi: 5.5

Bizum Hoca: 1.5

Çocuk Pozu (Pozitia Copilului / Child’s Pose): 4.2

Düzenbaz (American Hustle): 4.3

Eyyvah Eyvah 3: 2

Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı (I, Frankenstein): 5.5

Geçmiş (Le Passé / The Past): 7

Gloria: 6.8

Gulyabani: 5.5

Hazine Avcıları (The Monuments Men): 4

Herkül: Efsane Başlıyor (The Legend of Hercules): 3.8

Jack Ryan: Gölge Ajan (Jack Ryan: Shadow Recruit): 2.5

Kaçış Planı (Escape Plan): 4

Kadın İşi Banka Soygunu: 2.5

Kapital (Le Capital / Capital): 5.8

Karlar Ülkesi (Frozen): 6.2

Kemerlerinizi Bağlayın (Allacciate le Cinture): 2.5

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown): 4.8

Kış Masalı (Winter’s Tale): 5.4

Köksüz: 3.5

Lego Filmi (Lego Movie): 7.4

Mavi Dalga: 4.5

Mavi Ring: 1.7

Meydan (Al Midan / The Square): 5.5

Mr. Banks (Saving Mr. Banks): 5.5

Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty): 7.5

Non-Stop: 3.5

Ömer (Omar): 4.8

Para Avcısı (The Wolf of Wall Street): 6.9

Paranormal Activity: İşaretliler (Paranormal Activity: The Marked Ones): 3.2

Recep İvedik 4: 3.5

RoboCop: 4.9

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive): 7.7

Sadece Sen: 4.9

Sağ Salim 2: Sil Baştan: 3.2

Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis): 6.7

Senin Hikayen: 5.3

Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club): 4

Silsile: 3.5

Soğuk: 3.4

Son Kalan (Lone Survivor): 2.5

Sonsuz Aşk (Endless Love): 2.8

Sürgün İnek: 3.5

Şarkı Söyleyen Kadınlar: 5

Şöhret Tepesi (The Canyons): 2

Vampir Akademisi (Vampire Academy): 3.5

Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty): 4.5

Yasak Aşk (Two Mothers): 5.8

Yunus Emre: Aşkın Sesi: 3

Zaman Makinesi 1973: 2.5

 

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.