Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Gülenay BÖREKÇİ / HT Pazar

gborekci@htgazete.com.tr

Öyküleri, tiyatro oyunları TV senaryolarıyla tanıdığımız Seray Şahiner, bu kez bir romanla okur karşısında. Antabus’u “Vah vah” deyip geçtiğimiz 3. Sayfa haberlerinden yola çıkarak yazmış. “O vakaların üzerinde düşünmek, değiştirmek için uğraşmadığımızda sadece samimiyetsiz değil, suç ortağı da oluyoruz, çünkü göz yummak suça dahil olmaktır” diyor.

Seray Şahiner öykü kitapları, tiyatro oyunları ve şimdiden unutulmazlar arasına giren Kayıp Şehir gibi televizyon dizisi senaryoları derken kadına yönelik şiddeti ve bu şiddetin genel olarak hepimize yaptıklarını ele aldığı ilk romanı Antabus’la okur karşısında. Enteresan bir geçmişi var Seray Şahiner’in, bugüne dek yapmadığı iş kalmamış gibi. Buna konfeksiyon işçiliği ve overlokçuluk da dahil... Bana kalırsa, Antabus’ta bir konfeksiyon atölyesinde çalışan kahramanının hayatındaki bazı ayrıntıların sahici durmasını sağlayan da bu olmuş zaten. “Mesleği bilmek, o sektörden birini yazarken büyük avantaj oldu” diyor. “Konfeksiyonda ‘fire’ diye bir deyim vardır, dikilen, tasarlanan ana parçadan kesilip atılan kumaş parçalarına verilen addır bu. Ben de romanda tam olarak toplum içinde bu şekilde kesip attıklarımızı anlatmak istedim. Konfeksiyonda çalışmış olmam, sınıf meselesine daha içerden bakmamı sağladı hatta hayata bakış açımı, dert edindiğim konuları yönlendirdi...” İşte Seray’la yayınlanır yayınlanmaz Devlet Tiyatroları repertuvarına giren ilk romanı Antabus’la ilgili olarak konuştuklarımız...

■ Leyla kim diye soracağım...

Şiddet gören ama pes etmeyen bir kadın. İçinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için kapıları sürekli zorlayan biri. Çaresizliği kabullenmeyi denese de, mücadele etmekten vaz geçmiyor. Sadece özgürlük değil, bir ölüm kalım mücadelesi veriyor. Kendisi için de, çocukları için de...

■ Anlattığın normalde üç satırla geçiştirilen ve mutlaka hep şiddet içeren bir üçüncü sayfa gazete haberi gibi. Çoğu kişi bu haberlerin olduğu sayfaları pek de önemsemeden, öylesine çeviriveriyor... Sence niçin önemli bu tür haberler?

“Üçüncü sayfa haberleri üç beş satırdan ibaret olsa da kırk katır mı kırk satır mı türünden hikâyeler anlatır” diyor kahramanım Leyla. Bu haberler memlekette yaşanan ev içi şiddetin “resmî” istatistiğidir. Resmi olduğundan güvenilmezdir. Ama en az bu kadar şiddet vakası yaşanıyor diye baktığımızda bile çerçeve korkunç. Çoğumuz, 3. sayfa haberini okurken “Vah vah” deyip geçiyoruz. O vakaların üzerinde düşünmek, değiştirmek için uğraşmadığımızda sadece samimiyetsizlik etmekle kalmıyoruz, suça ortak da oluyoruz; göz yummak suça dahil olmaktır... 3. sayfa haberindeki mağdurun kurtuluşu sadece kendinden geçmiyor, bizim bir şekilde baskı oluşturup bu şiddet ortamını meşru kılan sistemi değiştirmemiz şart.

‘CİNSEL ORGANLARI DEĞİL VİCDANLARI BÜYÜSÜN’

■ Romanın merkezinde kadına yönelik şiddet var. Öte yandan şiddet yalnızca kadınların değil erkeklerin de hayatını karartıyor; hepimizin aslında... Sen şiddetin yarattığı insanlık hallerini sergilemişsin bir bakıma... Çözümü var mı bunun?

Kadınlara vicdanlı ve anaç olmak öğretiliyor, erkeklere güçlü olmak. Erkekler “erk”liği bir kambur gibi sırtına yüklenmiş olarak büyüyor. Onlara dünyayı cinsel organlarının ucunda döndürme terbiyesi veriliyor: “Oğlumuz sünnet olup erkekliğe adım attı, göster amcalara bakayım” gibi sözler daha sonra, “Erkek değil mi, döver de sever de” şeklinde zuhur ediyor. Bir insana doğduğu andan itibaren böyle bir muktedirliğin verilmesi çok büyük bir acımasızlık. Erkekler onlardan beklenen gücü kendilerinde bulamayınca, şiddet kullanarak durumu örtbas etmeye çalışıyor. Bu yüzden erkekleri cinsel organlarının değil, vicdanlarının büyümesini önemseyecekleri şekilde yetiştirmek gerek.

■ Son derece açık sözlü bir dille yazıyorsun. Sanki “Falanca eylem için bizim çok net bir kelimemiz var ama kullanmıyoruz” demiş ve hep o türden net kelimeler kullanmışsın gibi. Gittikçe muhafazakârlaşan bir toplumda yaşadığımızı düşünürsek, seni ürkütmedi mi bu?

Bir küfür kadar içten olmak istedim. Açıkçası uygulanan fiilin dile dökülmesinde ahlaki bir problem görmüyorum. Tecavüz küfür değildir mesela ama fena bir şeydir. Sözün sertliği, yaşadığımız ev içi ve toplumsal şiddetin yanında çok hafif kalıyor. Muhafazakârsak insanı muhafaza edip mağduriyetini ortadan kaldıralım. Yaşanan bütün şiddete, tacize göz yumup muhafazakârlık adına üstünü örtmek çok ahlaksızca. Kullandığım dilden değil, toplumun bahsettiğin şekilde “muhafazakâr”laşmasından ürküyorum. Dayağın, tacizin, fiili halinden daha sert bir söz yok.

■ “Bende konuşma reflüsü” var diyen bir karakter Leyla. İşçi sınıfına mensup bu genç kadın önce baba evinde, sonra koca evinde o kadar dayak yiyor, konuşmak istediklerini o kadar çok geri yutuyor ki şimdi fırsat bulduğunda bu defa da susmak bilmiyor... Nereye, kime baktın onu yaratırken?

Ne yazık ki tek bir örnek yok. Önce sözü, sonra özgürlüğü elinden alınmış o kadar çok insan var ki... Kapatıldığı evde, televizyondan ve konuşmayı kendi öğrettiği çocuğundan başka muhatap bulamayan kadınlar... Sadece kulağımızı değil gözümüzü de bu insanların üzerinden ayırmamamız lazım.

Bu yıl Devlet Tiyatroları’nda sahnelenecek

■ Aç kalmamak için hastanelerde kimsesiz hastaların refakatçisiymiş gibi davranan ve ara sıra eğlenmek için mahalle aralarındaki düğün salonlarında tanımadığı insanların düğünlerine gidip göbekler atan Ülker Hanım var bir de... Nereden çıktı bu karakter?

Ülker, özgürlüğü hafif delimsi bir ruh haline bürünmekte bulmuş. Görmüş geçirmişlik açısından Leyla’dan bir adım önde. Sırf gidecek yeri olmadığından değil, kendisinden bile dertli insanlar görebileceği için hastanede. 20 yıl bilfiil dayak yemiş biri için, “Benden kötüleri de varmış” diyeceği durumlarla karşılaşmak pek sık rastlanan bir durum değil... 3. sayfa haberlerini okuyup “Yazık, dünyada neler oluyor, gene halimize şükür” diyenler gibi biraz... Kimsesizlikten ötürü kimsesizlerin kimsesi olmuş bir kadın...

■ Onun sinemacılar için müthiş bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Çok uzun süredir televizyon dizilerine senaryo yazdığın için günün birinde sinemaya geçmek gibi bir hayalin olup olmadığını da soracağım...

Kitapla ilgili sinema hayali kurmadım ama bir tiyatro oyunu projesi var. Devlet Tiyatroları repertuvarına girdi. Bu sene sahnelenmesini bekliyoruz.

‘Heykelle öpüşme bir umut provasıydı’

■ Cinselliği ilk olarak tecavüzle yaşayan Leyla’nın ilk öpüşmesi de bir gece parktaki heykelle oluyor. Gelecekteki hayatında kazasız belasız, yarasız beresiz atlattığı tek öpüşme de bu olacak zaten...

Leyla’nın heykelle öpüşmesi bir umut provası. İlk gerçek öpüşmesinin kendi iradesiyle olacağını sandığından, “Öpüşmeyi de bilmiyorum, rezil olmayayım” diye heykelle öpüşüp prova yapıyor. Onda da bekçi gelip durduruyor. İradenin elinden alınmasının sadece ev içinde değil, sokakta devlet tarafından da olduğunun ironik bir göstergesi olarak kullandım Leyla’nın heykelle öpüşmesini.

■ Hikâyesi çok acı ama Leyla komik bir kadın aynı zamanda. Gülmek neye yarar sence; yarayı hafifletir mi yahut direnişi güçlendirir mi?

Mizah bir hayatta kalma, savunma, gerektiğinde saldırı sanatıdır. Leyla mizahıyla kendi sızısını hafifsemeye çalışırken okuyanın kayıtsızlığını örselesin istedim... Görmezden geline geline başkası yokmuş gibi yaşamayı öğrenmiş bir kadın. O da bir içsel intikam olarak kendisini görmeyenleri görmezden geliyor. Mizahla içini kalabalıklaştırıyor. Çok yalnız ve muhatapsız. Konuşacak kimsesi olmadığından gülerek kendine yankı yapıyor.