Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

Nuri Bilge Ceylan’ın Avrupa’nın en prestijli festival yarışmasına beşinci kez seçilmesiyle birlikte ‘acaba?’ demiştik aslında. Ardından olumlu tepkilerin yoğunluğuyla emin olduk. Çarşamba günkü yazımda da “Kış Uykusu”nun yarışta bir adım önde gittiğinden bahsetmiştim. Bütün göstergeler 67. Cannes Film Festivali’nin noktalanacağı 24 Mayıs’ı bir zafer gecesi olarak gösteriyordu. Sonunda “Yol”dan bu yana, 32 senedir özlemini çektiğimiz Altın Palmiye zaferi geldi. Dünya sinemasının kalbinin attığı yerde bize böylesi anlamlı ve evrensel bir başarı yaşattığı için Nuri Bilge Ceylan ve Zeynep Özbatur Atakan’a ne kadar teşekkür etsek az kalır.

Geçmişte tek tük başarılarımız vardı. Ama esasen 2000’lerde sinemamızın yurtdışında temsil edilebileceğini uluslararası festivallerdeki dünya prömiyerleriyle anladık. Bunu bize 90’larda çıkan ‘Yeni Türk Sineması’ ya da ‘Yeni Yönetmenler Kuşağı’ alıştırdı. Majör festivallerde ana yarışma rekabetleri, ilgi gösteren yabancı eleştirmenler-seyirciler, övgüler düzen İngilizce-Fransızca yazılar, dikkat kesilen uluslararası dağıtımcılar derken aslında bizim adımıza çok anlamlı bir sürecin içindeyiz. Son 10 yılda Avrupa’daki temsilcilerimizi de dahil edersek, Cannes, Berlin, San Sebastian, Karlovy Vary ve Rotterdam’da en üst noktayı gördük.

SİNEMAYA KAFA YORMANIN BAŞARISI

Sinemacılarımız bize bu gururu yaşattı. Kimi alanlarda dünyayla baş etmeyi bile başarı saydığımız günlerde, Türkiye sanat sineması geleneğinde en yukarıda olduğunu kanıtladı. Elbette bu bir başarı, irade öyküsünden ziyade, yedinci sanatla ilgili düşünmenin, her çerçeve üzerine kafa yormanın, profesyonel çalışmanın, arka planı doldurmanın, festival stratejilerini doğru planlamanın zaferidir. 1990’larda çıkan Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim ve Reha Erdem’in başı çektiği jenerasyonun, dünyayla yarışan kaliteli yerli filmleri günbegün arttırması bir kıvanç kaynağı. Elbette Erdem ve Zaim, fark yarattıkları için bu toplamdan ayrılırken, Zeki Demirkubuz’un becerisine karşın buralara gelememesi ayrı bir tartışma konusu.

Ama bu durumun fazla ara vermeden güç gösterisine dönüşmesi de bizim adımıza ‘gurur’un ta kendisi. 2000’lerde bu geleneğin ikinci kuşağı Tayfun Pirselimoğlu ve Semih Kaplanoğlu’nun yine ‘sabit kamera kullanan minimalist sinema’ becerimizle kalkınması önemli. ‘Genç kuşak yönetmenler’e dahil olan Mahmut Fazıl Coşkun’un Rotterdam’da 2009’da “Uzak İhtimal”le Altın Kaplan’a ulaşması da elbette çok büyük heyecan yaşatmıştı.

32 YIL SONRA GELEN GURUR

Nuri Bilge Ceylan ise aslında sonunda bekleneni gerçekleştirdi. Kalite, emek, detaycılık ve ustalık kazandı. 2003’te “Uzak” ile başlayan Cannes ana yarışmasındaki, alışkanlık yaratan ödüllü yolculuk bugünlere kadar geldi. İki ‘Büyük Ödül’, bir ‘En İyi Yönetmen’ ödülü, bir ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülü ile bir ‘FIPRESCI’ ödülüne, ‘Altın Palmiye’ zaferi ve ikinci ‘FIPRESCI’ ödülü ile belki de nokta konulmuş oldu.

Bu büyük başarı aslında 1982’de Yılmaz Güney-Şerif Gören ikilisinin “Yol” ile yaşattığının bir benzeri. O zaman filmin yasaklanıp ancak 1999’da Güney vefat ettikten sonra ülkemizde vizyona girmesi ve meselesi sebebiyle 12 Eylül döneminin yasakçılığından kurtulamaması ayrı bir mücadeleydi. Hatta Kürt asıllı yönetmenin ülkeye girme izni dahi yoktu. Ama Ceylan, bugün de Güney’le aynı pozu verip sağ yumruğunu havaya kaldırdı. Günümüz politik rejiminin bambaşka eylemlerle benzer şeylere yol açması ayrıca değerlendirilebilir.

NURİ BİLGE CEYLAN’LA NE KADAR ÖVÜNSEK AZ

Ama “Kış Uykusu”nun, sanki “Yol”un Kiliseler Birliği ve FIPRESCI ödülünü de almasıyla paralellik kurarak FIPRESCI ödülüne de ulaşıp tek ödülle sınırlı kalmaması ilginç. Ceylan’la ne kadar gurur duysak az. Çoğu zaman ülke sinemasının üzerine çıkan minimalist yönetmenlik mükemmeliyetçiliğine onu örnek göstererek bu başarıyla övünmeliyiz. Kendisi de zaten festivalde ‘Büyük Ödül’ ve ‘En İyi Yönetmen’ ödülü alamayan Türk sinemacılar için öncü olmuştu. Fatih Akın gibi ‘En İyi Senaryo’ya ulaşamasa da aslında birçok şeyi başardı.

Bu durum, genç kuşağın da önünü açacak. Dünyada konuşulan Nuri Bilge Ceylan isminin marka değerini arttıracak. Aynı yaş grubundan minimalist yönetmenler Dardenne Kardeşler’le beraber anılmak zaten garanti gibi (ki bence Ceylan, onlardan daha iyi bir sinemacı). Bundan sonra yönetmenin hedefi, ya Altın Palmiye’yi iki kere alan yedi yönetmenin rekorunu egale etmek ya da Venedik ana yarışmasında zafere ulaşmak olmalı.



BUNDAN SONRA HEDEF VENEDİK OLABİLİR Mİ?

Zira Venedik’te çeşitli ödüller alsak da “Susuz Yaz” (1963) ve “Bal”ın (2010) (ortak yapım olarak “Duvara Karşı” da eklenebilir) Berlin’deki ‘ana yarışmada üst noktayı görme’ heyecanını yaşayamadık. Altın Aslan seçkisinde bile az yer aldık. Bu etiketten sonra gururumuz Ceylan böyle bir yolu tercih edebilir. Sinemamıza ilkleri yaşatan, majör festivallerde alışkanlık sağlamasına önayak olan bu değerli adam, ne yaparsa kabulümüz!

Alf Sjöberg, Francis Ford Coppola, Bille August, Emir Kusturica, Shohei Imamura, Michael Haneke ve Dardenne Kardeşler ile birlikte bu ödülü iki kez kucaklayan isimlerle aynı kategoriye yükselmek de ayrı bir tercih olabilir. Elbette dünya prömiyeri Cannes’da yapılmazsa, öncesinde Pyramide Distribution, ardından Memento Films’le Fransa’da kurulan bağların da kaybolabileceğini hesaba katmak lazım. “Kış Uykusu”nda Memento Films, yapımcı ortaklığına kadar yükselmiş durumda. Bu da ‘palmiye pazarı’nın içinde ayrı bir ‘kıstas’…

2003’te Ferzan Özpetek’in “Karşı Pencere” (“La Finestra di Fronte”) ile Locarno, 2004’te Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” (“Gegen Die Wand”) ile Berlin, 2008’de Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” ile San Sebastian, 2009’da Mahmut Fazıl Coşkun’un “Uzak ihtimal” ile Rotterdam, 2010’da Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” ile Berlin’deki zaferleri tam bir yüksek sanat coşkusu yaşattı. Bugüne değin en önde gelen yedi-sekiz festivalde ödül sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen Türk yönetmenler, zafer sevincini alışkanlık haline getirdi.

İKİ DEĞERLİ JENERASYON DA ALTIN PALMİYE ALDI

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’ın sanat sineması kriterleriyle tırnaklarını kazıyarak buralara gelmesi de değerliydi. Bu sevinci yaşamalı, yaşatmalı, sonraki jenerasyonlara anlatmalı. 20 seneyi bulan kariyerin bu noktaya nasıl ulaştığı yol göstermek için özetlenmeli. TV yayını olmadan Berlin ve Cannes’da zafer yaşamamız ise ayrı bir püf noktası. Ama eğer her yayınlanmayan majör festivalin ödül töreni bu başarıyı getirecekse, canlı yayına gerek yok!

Yılmaz Güney’in Türk Yeni Dalgası’nın da, 90’larda çıkan ‘Yeni Yönetmenler Kuşağı’nın da bir Altın Palmiye’si olduğuna göre ülke sinemasının her dönemde dünyayla yarıştığı söylenebilir artık. İlki Costa-Gavras ile paylaşma olsa da sorun değil. Her yerde bunu ballandıra ballandıra anlatabiliriz. Üstelik “Kış Uykusu”, Altın Palmiye alan üç saatin üzerindeki üçüncü film olmasına karşın Altın Palmiye göstere göstere gelmişken…