Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

 30 MAYIS FİLMLERİ

 ‘Uyuyan Güzel’ masalının kötü cadısının hikayesine uzanan “Malefiz”, stüdyonun kurallarının dışına çıkmadan Angelina Jolie gerçeğine bel bağlıyor. Yan bölüm formatının heyecan vericiliğinden beslenmekten ziyade, çocuk kitleyi tatmin edecek numaralar çekmeyi uygun buluyor. Yönetmenlik koltuğuna oturan Oscar’lı yapım tasarımcısı ve görsel efekt uzmanı Robert Stromberg, öykünün melankolik tarafının sahiciliğini ‘mekanik’ bir yaklaşımla zedelerken, 1959 tarihli değerli animasyon uyarlamasının ‘iyimser’ yönlerini ana eksene yerleştirmek için çok uğraşıyor.

 Günler geçtikçe Hollywood, eldeki kaynakları zenginleştirmeyi, içeriği abartmayı kafasına koymuş gibi hareket ediyor. Birçok masal, çizgi roman ve edebiyat uyarlaması, geri planda kalmasına alıştığımız veya hiç sesini duymadığımız karakterleriyle karşımıza çıkabiliyor. Bunların evrenine girmek isteyince de bir çekince, bir kafa karışıklığı yaşayabiliyoruz. Elbette perde deneyimlerinin farklı kollarına açılmak, hatta bu konuda bir harita çıkararak önlem almak sağlıklı bir sürece dönüşebilir.

1959 TARİHLİ ‘UYUYAN GÜZEL’ UYARLAMASINI ‘İYİ’ BİLİRİZ

Ama işin esasına bakınca Hollywood fabrikasının içerisinde biz bir seri üretim ağının içindeyiz. Elbette yeniden çevrimler zeka kokabildiği gibi esasen yan bölüm (spin-off), ön bölüm (prequel) gibi bilinmeyen hikayeleri aydınlatan formatlar daha çok keyif veriyor. Bu durum da ister istemez ‘toplu tüketime yol açan seriler’ ile ‘zeki seri üretimler’i ayırmamızı sağlıyor. Charles Perrault ve Grimm Kardeşler’in dünyaya kazandırdığı ‘Uyuyan Güzel’ (‘Sleeping Beauty’) masalı ise Avrupa’da çeşitli kurmaca filmlere uyarlansa da, temelde buralarda “Uyuyan Prenses” adıyla anılan 1959 tarihli iki boyutlu Disney animasyonu uyarlamasıyla biliniyor.

Hikayeye göre kralın prenses Aurora’nın doğumuna davet ettiği periler, onu güzellikle, zarafetle, şarkılarla besler. Mutluluk içinde yaşamasına önayak olur. Ancak kindar ve kötü peri Malefiz, bebeğe 16. yaşında ölmesini sağlayacak bir büyü yapar. Bir peri bu laneti tersine çevirir. Ancak bu sefer de Aurora, 100 yıl uyumakla cezalandırılmıştır. Bunu çözmeye çalışan mitoloji uyruklu üç peri ise bir kulübeye çekilir ve laneti bozabilecek beyaz atlı prensi bulmaya çalışır. Ancak Malefiz, laneti savunmak için kâh kargasıyla kâh ejderhaya dönüşerek mücadele edecektir.

‘ŞREK’ VE ‘MANHATTAN’DA SİHİR’İN BECERİSİ YOK

“Malefiz” (“Maleficent”, 2014), masalın ana yapısının özellikle öncesini ‘kötü peri’ tarafından doldurarak hareket ediyor. Böylesi çekişmelerin niye yaşandığını, tersinden aydınlatmaya çabalıyor. Barışçıl bir krallıkta ‘iyi’ olarak doğan bu karakterin niye ‘kötü’ye dönüştüğünü aydınlatıyor. Böylece bir yan bölüm karşımıza çıkıyor.

Ancak “Alis Harikalar Diyarında” (“Alice in Wonderland”, 2010) ve çizgi filmlerle bilinen senarist Linda Woolverton’ın projeye yerleştirilmesi, iki masal kaynağı ile animasyon kaynağını harmanlama anlamına geliyor. Film, son dönemde “Şrek” (“Shrek”, 2001) ve “Manhattan’da Sihir” (“Enchanted”, 2007) gibi popüler masalları zeki ve pastiş (kopyala-yapıştır sanatı) yapılara kavuşturmayı beceren, animasyonla ilişkili yönlendirici ve kalıcı eserlerden birine dönüşmüyor.

Aksine Charlize Theron’un Ravenna’sı (“Pamuk Prenses ve Avcı”), Monica Bellucci’nin Ayna kraliçesi (“Çılgın Kardeşler”) ve Julia Roberts’ın kraliçesi (“Pamuk Prenses’in Maceraları”) gibi karakterlerden bir tane de Angelina Jolie bünyesinde, Malefiz adıyla canlandırıyor. ‘Ötelenen cadı’ tanımından vazgeçildiği günümüzde, ‘sapına kadar iyi kahraman’ı merkezden uzaklaştırıyor. Masalı, çocukların korktuğu için fazla görmek istemediği kötü kadınının gözünden akıtarak anlam kazanmak istiyor. Adeta geleneksel ve köşeli peri masalı tanımının devre dışı kaldığı bir dönemde (bkz. “Kız ve Kurt”, “Dev Avcısı Jack”, “Hansel ve Gretel: Cadı Avcıları”), bir proje de burada ortaya çıkıyor.

‘WICKED’IN UTANGAÇ KARDEŞİ

Ama “Malefiz”, Angelina Jolie’nin izinde bir yan bölüme dönüşürken, sanki 2003’te Warner Bros.’un sinema için kabul etmediği bu sebeple de bir Broadway fenomenine dönüşen ‘Wicked’ müzikaline öykünüyor. Orada “Oz Büyücüsü”nün (“The Wizard of Oz”, 1939) iyi ve kötü cadısının geçmişine, okul yıllarına, büyüyü, laneti tatmalarına ve kötülüğün nasıl ortaya çıktığına odaklanılmıştır. Burada ise boynuzlarıyla, bir ‘minotor’u ya da şeytanın ta kendisini andırırken, cücelerle birlikte yaşadığı ormanda yaşayan insan-hayvan melezi bir yaratık görüyoruz.

97 dakikalık süre, bu girizgahın çabucak geçilmesini ve Tarsem’in “Pamuk Prenses’in Maceraları”ndaki (“Mirror Mirror”, 2012) kötü kraliçesinin tanıtımı gibi halledilmesini sağlamış. Bunun içerisinde ‘ormandaki canavarlar’la kurulan ordunun ve ‘fantezi-epik’ ürünü savaş sahnesinin görkemiyle yüzleşiyoruz. Hikayede her zaman boşluk olarak kalan Malefiz’in insanlara bilenip niye böylesi bir büyü yapmak istediği konusu aydınlanıyor. Ama karakterimizin dolunay, ay ışığının vurduğu ormanda lacivertimsi renkler ve gölge oyunlarıyla ‘melankolik bir coğrafya’ya sokulması biraz fazla ‘mekanik’ duruyor. Yönetmenin görsel efektçi ve yapım tasarımcısı geçmişi, cadının setle ve efektlerle ahengini ‘yapaylık’la anılır hale getiriyor. Sanki sanat yönetimi ile Malefiz’in bilgisayarda ayrı ayrı yerleştirildiğini hissediyoruz. Halbuki ‘Wicked’da, Oz büyücüsü ve Dorothy’den bağımsız bir şekilde Oz diyarının ilk yıllarında yaşanan büyü süreçleri incelenir, bambaşka kapılar açılır. Bunlar bir ‘prolog’a sıkıştırılmaz.

GEROMINI’NIN ESERİNİN TEMELİ KORUNMUŞ

Ancak perdede ve ‘Uyuyan Güzel’ gibi eskimiş bir masaldan böyle bir inşa süreci göremiyoruz. 25 senedir çeşitli filmlerde görsel efekt birimlerinde çalışan Robert Stromberg’in sadece efektlerle ve yapım tasarımıyla uğraşması zamanla göze batmaya başlıyor. Stüdyonun kurallarını net belirlediği ısmarlama proje de (zaten yönetmenlik koltuğunda Tim Burton gibi bir isim olmaması şaşırtıcı değil) böylece açılış ve kapanış dışında yeni bir açılım kazanmıyor. Hatta gelişme bölümünde Elle Fanning’in ‘uyuyan güzel’inin anlatıcı sesiyle hareket ettiği açık ediliyor. Bunun devamında da ‘kral-prens-prenses’ üçlüsünün eğilimleriyle fazla oynanmıyor. Clyde Geromini’nin “Uyuyan Prenses”inin temeli yerli yerinde duruyor.

Finalde varılan noktada aslında kötülüğün zirve yapmaması ve meşhur ejderhalı sekansın kurmacaya sızma becerisi iyi. Ama animasyondan çıkan üç küçük perinin, Imelda Staunton, Juno Temple ve Lesley Manville gibi oyunculara alan açmak için gerçek ebadını kaybedip insan boyutuna transfer olması neye yarıyor? Peki ya Sam Riley’nin ‘insana dönüşen karga’ münasebetindeki güldürmeyen ‘çizgi filmsi’ tepkileri? Sadece göstermelik bir ‘olgunlara uygun film çektik’ deyişine.. Böylece çocuk kitlenin perdeyle oynama arzusu fazla ‘iyimser bir tablo’ ile sarılıp bilinçaltında saklanan ‘vay be!’ emir kipi hedef alınıyor.  Malefiz’in kapkaranlık ruhu ise aslında ‘vaftiz anne’liğe itilmesiyle reddediliyor. Bambaşka bir anne-kız ilişkisi canlanmış gibi yapılıyor.

ANGELINA JOLIE FİLMİN YILDIZI MI?

İyilikten arınıp kötülüğe geçerken beliren iyi-kötü ayrımı çok keskin. Bir anlamda boynuzların ‘şeytan’ tanımı hiçbir dramatik gelişme olmadan devreye sokuluyor. Kötülük, kötücüllük törpülenirken, masalın renkleri de araya sızmak için yollar arıyor. Ormanda Malefiz’in uyuyan güzeli izlediği sahneler görünürde ‘bakış açısından’ gözükse de bu işlevi vermekten ziyade ‘gözlemci kötü’yü açığa çıkarıyor.

Yani Stromberg’in efekt ve set tasarımındaki özen bir tarafa, yan bölümün hiçbir cesaret gösterememesi bir ısmarlama proje ya da efekt zanaatkarlığı çıkarıyor karşımıza. “Malefiz” ister istemez yan bölüm heyecanının altını dolduramıyor. Çizgi filmi kurmacaya transfer etme adına olgunlara uygun bambaşka işlerle tatmin olmamızı istiyor. Angelina Jolie, animasyondaki modellemeye yakın ve uygun olsa da, belli oranda Anne Hathaway’in ‘Kedi Kadın’ ve Jennifer Garner’ın ‘Elektra’ tiplerine yakın bulunacaktır. Bu yaratımla ‘yeni bir kötü kadın tanımı mı geliyor?’ deyişine malzeme edilecektir.

 FİLMİN NOTU: 4.2

 

Künye:

 Malefiz (Maleficent)

Yönetmen: Robert Stromberg

Oyuncular: Angelina Jolie, Sharlto Copley, Juno Temple, Imelda Staunton, Lesley Manville

Süre: 97 dk.

Yapım yılı: 2014

 

 

MELEZ ‘KAN BAĞLARI’

 Biri suçlu diğeri polis iki erkek kardeşin hikayesine odaklanan yeniden çevrim “Kan Bağları”, Brooklyn’deki çeteleşme meselesinin içyüzüne odaklanıyor. Oyuncu Canet, dördüncü yönetmenlik denemesinde 70’ler ruhunu projeye görsel ve işitsel açıdan iyi yediriyor. Buna oyuncu yönetmenliğindeki özen de eklenince ‘azap’ dolu aile portresi tesir ediyor, ama Hollywood ezberinde ayakta durmakta zorlanıyor.

Klasik hikaye anlatma sinemasına dair çıkarımlarını gördüğümüz Guillaume Canet, burada ilk İngilizce filmiyle dikiliyor karşımıza. Biri hapisten çıkan suçluyu, diğeri polisi canlandıran iki erkek kardeş üzerinden ‘azap’ dolu bir aile hikayesi planlıyor. Aksiyona kaymayan psikolojik ve dramatik bir çatışma bizleri bekliyor. 2008 tarihli Canet ile François Cluzet’nin başrollerini paylaştığı “Rivals”ın (“Les Liens du Sang”) yeniden çevriminde onların yerini Billy Crudup ile Clive Owen alıyor.

70’LERİN HAVASINI İYİ YANSITIYOR

Ünlü oyuncu dördüncü kez yönetmenlik koltuğuna otururken sinemaskop formatında teknik ekibini değiştirmemiş. Filminin yapısını 1970’lerin retro duygusu üzerine kurmuş. Zoom hareketleri, grenli bir pelikül, gri-beyaz arası bir renk paleti ve oyuncu yönetiminden beslenme arzusu öne çıkıyor. O dönemin nostaljisini canlandıran ve kulak aşinalığı yaratan şarkılardan oluşan soundtrack de unutulmuyor. Canet, kendi ağır tempolu geleneğini bu dönemde bulmuş. Robert Altman, Sidney Lumet gibi sinemacılarla bağ kurmuş. Ancak günümüzden ‘kuşbakışı’ bir dönemsel dünya onunki…

Bu hedef doğrultusunda yakın zamanda izlediğimiz ‘suçlu-polis’ ya da ‘iki kardeş’ hikayelerine yepyeni modeller kazanmak için yanıp tutuşmuyor. O dönemde bir dramatik eğilim ararken ise David Ayer gibi isimlerin bunu yaptığını çok umursamıyor. Ama Crudup-Owen arasındaki etkileşimden tutun diğer başarılı oyunculara kadar dinginlik ve arka planın retro havası tutuyor.

CİDDİYET SEYİRCİYLE BAĞIN ÇABUK KOPMASINI SAĞLIYOR

“Kan Bağları” da bir yere kadar becerikli bir suç filmine dönüşüyor. Hatta “Baba” (“The Godfather”, 1972) ile akrabalık da kuruyor. James Gray’in diyalogları New York aksanına uyarlaması bir katkı vermiş. Canet’nin ekibinin Fransa’da ‘mini dizi’ ve ‘göstermelik sıkıcılık’ depolayan tarafları ise törpüleniyor. Bu durum, 70’lerin yitik, paranoyak ve suç eğilimli sükunet yüklü dünyasına uyum sağlıyor. “Kimseye Söyleme” (“Ne Le Dis à Personne”, 2006) ve “Küçük Beyaz Yalanlar”ın (“Les Petits Mouchoirs”, 2011) inatlaşan ‘sıkıcı Fransız sineması’ damarı yıkılıyor.

Bir ailenin suça ve kanuna odaklanan bireyleri çok yukarı bir seviyede değil. Ama yakın zamandan ambalaj açısından “Zafer ve Gurur” (“Pride and Glory”, 2008) ve “Büyük Dövüş” (“Warrior”, 2011) ile akraba bir yapıt canlanıyor. Elbette “Büyük Hesaplaşma” (“Heat”, 1995) gibi polis-suçlu çekişmesi adına stilize, auteur dokunuşu taşıyan işler üretilmişken buradaki ciddiyet çok yenilikçi, güncel gelmiyor. Aksine film, déjà vu hissiyatı yaratıp kendi dünyasında idare ederek seyirciyle bağını çabuk koparıyor. Unutulmaya açık bir seyir süreci sunuyor.

 

FİLMİN NOTU: 5.5

 

Künye:

 Kan Bağları (Blood Ties)

Yönetmen: Guillaume Canet

Oyuncular: Billy Crudup, Clive Owen, Marion Cotillard, Zoe Saldana, Mila Kunis

Süre: 127 dk.

Yapım yılı: 2013

 

PROPAGANDA AMAÇLI SİYAHİ İSTİSMAR FİLMİ

 2005’te çektiği “Shadowboxer” adlı ayrıksı kiralık katil filmiyle bağrımıza bastığımız Lee Daniels, son dönemde düşüşte... Ancak onun propaganda amaçlı ısmarlama bir Obama projesinin başına geçip, adeta Leni Riefenstahl’ın Hitler zamanı yaptığına yaklaşmasını kimse beklemezdi. 2013’ün en büyük fiyaskosu “Başkanların Hizmetkarı”, tek renge bağlı kalan karton estetiği, frankenstein yaratacağını düşündürten makyaj çalışması ve geçit töreni yapan ünlü oyuncularıyla maalesef bu duyguyu uyandırıyor.

 Beyaz Saray’da Afro-Amerikalı Cecil Gaines’ın 1950’den günümüze uzanan uşaklık serüvenini ele alan eser, Will Haygood’un makalesinden uyarlanmış. Bu tabanı senaryoya çevirecek bir malzeme ise bulamamış. TV arka planlı Danny Strong’un senaryosu, net bir tarihi gerçekliği izlemeyince yalapşap oluşturulmuş. Aslında hikaye ilginç. Nixon’dan Reagan’a uzanan bütün başkanların altında çalışmış, temeli köleliğe uzanan Gaines’in azınlık olarak yumruğunu havaya kaldırmasına izin veriyor.

 SİNEMA FİLMİ Mİ, GEÇİT TÖRENİ Mİ?

 Yönetmenlik koltuğundaki Lee Daniels ise kendini dizginlemiş. Bu duygusal damarın üzerine gitmeyi seçmiş. Böyle olunca da “Acı Bir Hayat Öyküsü”nde (“Precious”, 2009) açığa çıkan çiğ melodram duygusu devreye girmiş. Ötekileştirilen alt kültür mensubu karakterin ailesiyle ilişkisi, hayatından parçalar ve ünlülerin oynadığı Amerikan başkanlarının gösteriş sevdası olarak üçe bölünebilecek bir eser karşımızdaki.

Bu da “Başkanların Hizmetkarı”nın (“Lee Daniels’ The Butler”, 2013) ‘biyografik film’in bütün zaaflarına düşmesini sağlıyor. Her duyan, Obama hayranının koşa koşa geldiği süreç bir sinema filminden ziyade bir geçit törenini andırıyor. Bunun altının senaryo ile dolmaması da eklenince aslında liberal görünümlü milliyetçilik, ruh okşama seansları rahatsız ediyor. Bu kadar beyaz Amerikalı ile bir araya gelmiş bir şahsiyetin, statü farkını tatmış bir adamın, isyan etmesini, ayrımcılığa karşı çıkmasını beklemez misiniz?

MELVIN VAN PEEBLES GÖRSE BEĞENİR Mİ?

Bence filmin yapımcıları bu soruya hayır cevabını verir. Elbette bu kimseye dokunmama yanlısı duruş, Afro-Amerikan propagandasının fitilini ateşlerken Beyaz Saray’ı da yıkmayalım arzusunun bir geri dönüşü. Tamam kölelik meselesinin üzerinden zaman geçmiş olabilir. Ama iş rejimin en üst noktasına taşınınca, ast-üst ilişkisinde bir ‘şiddet uygulama arzusu’ veya ‘tartışma anı’ da mı alevlenmiyor? Baba-oğul ilişkisinden farklı bir şey böylece inandırıcılığı zedeler hale geliyor.

Daniels’ın önceki filmlerindeki gerçeküstücü ve rahatsız edici ‘ara sahneler’in burada olmaması da karşımıza sarı tonda o kültürü temsil ederken yabancılaştırma efekti yapan bir eser çıkarıyor. İster istemez siyasi ve sinemasal açıdan karton bir damar kuruluyor. Böylece Spike Lee sonrası 70’lerin ucuza üretilen ‘siyahi istismar filmi’ (‘blaxploitation’) tanımından kopan Afro-Amerikan filmleri, burada tekrar o damara geri dönüyor. Melvin Van Peebles’ın dünyasını akla getiriyor.

YAPIŞTIRMA MİLLİYETÇİLİK

Kendilerini sanki artakalmış makyaj malzemeleriyle boyanmış bulan karakterler, adeta dönemsel bir gerçeklik içinde frankenstein galerisine açılıyor. Bir süre sonra bunlara inanmak değil, oturduğunuz yerde ‘kahkaha’ atmak zorunluluk haline geliyor. Melvin Van Peebles’ın o zamanlar bir özgürlük, cesaret için yaptığı atılım burada ‘yapıştırma bir milliyetçilik’e açılıyor.

Filmin son bölümünde işin Obama hayranlığına götürülmesi bu eğilimi doldurmaya yarıyor. Kareleri birbirine bağlarken mini diziden farksız örgünün, dramatik yapı kurmadan hayat parçalarını üzerimize atması derken sadece birkaç flashback yanımıza kar kalıyor. Bu noktada Whitaker yüzündeki makyajın şekliyle, bir tarafı açık kahverengi, bir tarafı koyu kahverengi durabilen tam bir ‘dönüşümü tamamlayamamış korku ötekisi’ izlenimi bırakıyor. Winfrey ise saçıyla özenle değil de yalapşap oynanmasıyla yataktan çıkarak girdiği filmi o noktada tamamlıyor.

ISMARLAMA OBAMA PROJESİ

Böylece “Kara Yılan İnliyor” (“Black Snake Moan”, 2006) gibi siyahi istismar filmleriyle akrabalık kurmaya çabalıyor. Bir bakıma Leni Riefenstahl ile Van Peebles’ı bir araya getiren “Başkanların Hizmetkarı”, ısmarlama Obama projesi gibi duruyor. Aksanlı bir güneyli portresinin arkasına, bir geriye itilme, çekememezlik, dünyadan uzaklaşma, soyutlanma yerleştiriyor. Bu köşeye sıkıştırılmış ses bile düzgün durmadan finaldeki ağlatma emrine doğru usulca yanaşıyor.

Douglas Sirk’ün elinde camp’leşecek (bilinçli bayağılık estetiği) bu kitsch (bayağılık estetiği) melodram bundan da kurtulmak istemiyor. En önemli sıkıntısı bu gibiyken sanki ‘Afro-Amerikalılar ne haldeydi, şimdi ne haldeler?’ sorusu kulağımızda çınlatılıyor. Bir günah çıkarma damardan veriliyor. Uşak hikayesi başkanlarla ilişki kurmadan, özensiz karakterlerle ilerliyor. Daniels’a da ‘Oscar yoluna girme arzusuyla ruhunu satmak yaramadı’ dedirtiyor. Onun esas dünyası için “Shadowboxer” (2005) ve “Gazeteci Çocuk”u (“The Paperboy”, 2012) öneririm. Ama en çok iş yapan filmi olarak da Obama milliyetçiliğinin üzerine basan “Başkanların Hizmetkarı” akla gelecek.

 

FİLMİN NOTU: 2

 Künye:

 Başkanların Hizmetkarı (Lee Daniels’ The Butler)

Yönetmen: Lee Daniels

Oyuncular: Forest Whitaker, Oprah Winfrey, David Oyelowo, Terrence Howard, John Cusack, Robin Williams, James Marsden

Süre: 130 dk.

Yapım yılı: 2013

 

‘SON ŞANS’I DÜN YAZMIŞTIM

 1971’de yazılan bir bilimkurgu romanını günümüzde uyarlarken, bilinçaltını ve sanal dünyayı oyun alanına çeviren şablonları iç içe geçiren, özellikli bir eser. “Son Şans”, “Sunset Bulvarı” ile “Simone”u bir araya getirip “Masum Sanık Roger Rabbit”le yüzleştirmiş izlenimi bırakırken, Stanislew Lem’in eserini günümüzün ‘dijitalleşme’ sürecine dair ‘taşlama malzemesi’ olarak kullanıyor. “Beşir’le Vals”in yönetmen Ari Folman, ‘live-action bilimkurgu animasyonu’ alanının nadide ve ufuk açıcı örneklerinden birine imza atıyor.

 Haftanın en iyisi “Son Şans”ı dün kaleme almıştım.

FİLMİN NOTU: 7.5

 

Künye:

 Son Şans (Le Congrès / The Congress)

Yönetmen: Ari Folman

Oyuncular: Robin Wright, Harvey Keitel, Paul Giamatti, Danny Huston

Süre: 122 Dk.

Yapım Yılı: 2013

 

 

 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

 Anormal Aktivite (A Haunted House): 4.4

Aşk, Tutku, Dedikodu (Les Gazelles): 2

Bensiz: 4.5

Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel): 7.3

Büyüler Evi: Sihirbaz Kedi (The House of Magic): 6.3

Cennetten Kovulmak: 4.5

Düş ve Gerçek (Jimmy P.): 3.5

Düşman (Enemy): 6.8

Fındık İşi (The Nut Job): 3.3

Frank: 4.5

Godzilla: 5.8

Görünmeyen Kadın (The Invisible Woman): 3.5

Hayaletli Ev (The Haunter): 4.5

Hayat Sana Güzel: 4

Hazine Avcıları (The Monuments Men): 4

İksir: 4.4

İnanılmaz Örümcek-Adam 2 (The Amazing Spider-Man 2): 3.2

İtirazım Var: 6.3

Joe: 6.2

Kan Kokusu (We Are What We Are): 5.8

Kaptan Amerika 2: Kış Askeri (Captain America: The Winter Soldier): 5.5

Karınca Kapanı: 3.5

Kendime İyi Bak: 3.5

Kiralık Aşık (Fading Gigolo): 3.3

Kötü Komşular (Bad Neighbours): 5.4

Lal: 2

Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol (Mandela: Long Way to Freedom): 4.1

Mandıra Filozofu: 4.5

Mavi Adam: 3.5

Mutlak Adalet: 4

Non-Stop: 3.5

Nuh: Büyük Tufan (Noah): 6.5

Ocak Ayının İki Yüzü (The Two Faces of January): 3.5

Öteki Kadın (The Other Woman): 4

Panzehir: 6.5

Sabotaj (Sabotage): 3.5

Sadece Sen: 4.9

Seninle Yaşıyorum (How I Live Now): 6

Sensiz Olmaz (Tengo Ganas De Ti / I Want You): 5.4

Sıfır Teorisi (The Zero Theorem): 5.5

Son Üç Gün (3 Days to Kill): 2.9

Şanslı Sayılar (The Pelayos / Winning Streak): 2.9

Şeker Portakalı (Meu Pé de Laranja Lima / My Sweet Orange Tree): 6.5

Telekinezi (Dark Touch): 3

Tinker Bell ve Korsan Peri (The Pirate Fairy): 3

Umudun Peşinde (Philomena): 5.5

Uyumsuz (Divergent): 5.2

X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past): 6.8

Yasak Bölge (Brick Mansions): 1.8

Zayıflığın Esareti (Abus de Faiblesse / Abuse of Weakness): 1.6

 

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.