Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Muhterem okuyucularım... Geçen hafta sizlere Orta Çağ’da hem Hıristiyan hem de İslam dünyasında yaşamın evrimi hakkında ne gibi fikirler geliştirildiğini özetlemiştim. 2 hafta önceki yazımda, Avrupa’da Martin Luther (1483-1546) tarafından başlatılan “Reformasyon” hareketinin Kutsal Kitap’ın hiçbir şekilde yorumuna izin vermeyerek bu fikirlere bir set çekmeye çalıştığını, ama bu seddin Luther’in arkadaşı ve daha sonra kendisine “Almanya’nın Öğretmeni” (Praeceptor Germaniae) denilen Philipp Melanchthon’un (1497-1560, gerçek adı Philipp Schwartzerdt) Almanya’daki okulların müfredatı içine Aristoteles’in eserlerini de sokmasıyla yıkılmaya başladığını söylemiştim.

FATİH’E SUİKAST VE AVRUPA’DA BİLİM

Ne yazık ki bu tarihlerde, artık İslam dünyasında akılcı düşüncenin etrafına kalın duvarlar örülmeye başlanmıştı. Osmanlı’nın hiç kuşkusuz en büyük padişahı olan ve 1481 yılında daha 49 yaşındayken bir suikasta kurban giden Fatih Sultan Mehmed (1432-1481), bu acı reaksiyonun kurbanlarından biridir.

Ancak Avrupa’da Rönesans’ın daha sonraki evrelerinde en azından dört ayaklı hayvanların vücut yapılarında ve bilhassa iskeletlerinde keşfedilen büyük benzerlik, bu hayvanların belki de ortak bir atadan türemiş olabilecekleri fikrini ateşlemişti. Bu benzerliği ilk defa gösteren, İstanbul civarının da ilk bitki mecmuasını yayımlayan Fransız doğa bilimci Pierre Belon’dur (1517-1564).

Belon, Paris’te 1555’te yayımladığı Histoire de la Nature des Oyseaux (Kuşların Doğa Tarihi) başlıklı eserinde kuş ve insan iskeletlerini karşılaştırarak bunlardaki şaşırtıcı benzerliğin doğada bulunan bir ilkel desen (dessein primitif) kavramı çerçevesinde yorumlanabilmesini ilk defa mümkün kılmıştı. Bu kitabıyla Belon, karşılaştırmalı anatominin kurucularından addedilir. Bu İbni Haldun’un dikkat çektiği maymun- insan benzerliğinden de çok öteye giden bir gözlem ve yorumdur.

DEİZME KAYIŞ

Melanchthon’un eğitimde yaptığı devrime ve Belon’un gözlemlerine paralel olarak Rönesans’ın sonlarına doğru Alman coğrafyacı Sebastian Münster (1488-1552), Alman kökenli Felemenk coğrafyacı Gerhard Mercator (1512-1594, esas adı Gerhard Kramer) ve gene Alman coğrafyacı Bartholomäus Keckermann (1572-1609) gibi bilginlerle hızla taraftar kazanan deistik, yani Tanrı’ya inancı koruyan, fakat dinden giderek uzaklaşan bir doğa bilimi görüşü oluştu.

Kronolojik olarak bu görüşün doğa bilimlerinde biyolojide mesela William Turner’in (yaklaşık 1508-1568) kuş listesi ile kuş biyolojisi arası bir eser olan kuş kitabından kuzey İtalya’da Padova okulu anatomlarının (Gabriele Fallopio: 1523-1562; Hieronymo Fabrizio: 1533-1619; Giulio Cassiero: 1561-1616; Adriaan van der Speighel: 1578-1625) çok daha dikkatle yapılmış tasvirler içeren ve türler arası karşılaştırmalara önem veren, hayvanlar âlemini bir bütün olarak anlatmaya çalışan eserlerine, oradan da William Harvey’in (1578- 1657) kan dolaşımı ve çoğalma konusundaki incelemelerine, Harvey’den Antony van Leeuwenhoek’un (1632-1723) mikroskobu keşfinden sonra görülebilen spermatozoon’un keşfine (1677) doğru, giderek Orta Çağ’ın etkisinden kurtulan ve daha çok doğrudan gözleme ve tasvire önem veren bir yön olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

Yaşam bilimlerinde bu gelişmenin fizikte de Galileo’nun gözlemi vurgulayan çalışmalarıyla aynı zamanlarda olduğuna bilhassa dikkat çekmek isterim.

İNANÇLA BİLİM ÇELİŞMEYE BAŞLAYINCA

Hayvanlar âlemindeki bu yapı birliğinin, hayvanların zaman içinde ortak bir atadan türedikleri fikrini doğurması ise ancak fosillerin, yani geçmişte yaşamış canlıların taşlaşmış kalıntılarının doğru yorumlanmasıyla mümkün olabilmiştir. İlk Çağ’da, özellikle Sokrat öncesi doğa bilimcilerde, daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, fosillere bakarak eskiden yaşamış olan hayvanlar hakkında çıkarımlar yapmak olağandı. Hatta fosillere dayanarak eski coğrafyalar ve dünyanın gelişimi hakkında Anaksimander ve Aristoteles gibi bilim insanlarınca fikirler bile ortaya atılmış, tartışılmıştı.

Ancak Orta Çağ’da hem Hıristiyan hem de Müslüman dünyasında bu yorumlar Kutsal Kitap ve Kuran’da anlatılan yaradılış efsaneleriyle çelişmeye başlayınca terk edildi. Onun yerine fosillerin toprağın içinde esrarengiz bir yaratma gücünün ortaya çıkardığı “yarım kalmış” yaratma denemeleri olduğu gibi pek garip görüşler geçerlilik kazandı. Mesela İbni Sina (yaklaşık 980-1037) meşhur Şifa başlıklı eserinde fosillerin bir “taşlaştırma sıvısının” eseri olduğunu öne sürmüştü.

DİŞLERDEN EVRİME VE JEOLOJİYE

Fosillerin bu yanlış yorumuna ilk darbe Danimarkalı büyük anatom Niels Stensen’den (1638-1686) gelmiştir. Stensen İtalya’ya hicret ettikten sonra doktor olarak Toskana dükünün hizmetine girmiş, adını da zamanın âdetlerine uyarak Latinceleştirmiş, Nicolaus Stenonius yapmıştır. Biz Türkçe’de kendisine Fransızları izleyerek Steno demişiz.

1666 yılı sonbaharında kuzey İtalya’da Livorno sahillerine vuran dev bir köpekbalığı leşi, böyle şeyleri toplamayı sevdiği bilinen Toskana düküne getirilmişti. Dük de leşi incelemesi için Steno’ya verdi. Steno leşi incelerken dişleri dikkatini çekmişti. Bu dişler, Floransa’da eczanelerde ilaç olarak satılan “dil taşları”na benziyordu. Steno dil taşlarının Floransa çevresindeki kayalardan elde edildiğini öğrendi eczacılardan. Bu şaşırtıcı bilgi onu şu soruya götürdü: Katı bir cisim olan köpekbalığı dişi nasıl oluyor da gene katı bir cisim olan taşın içinde taşlaşmış olarak bulunabiliyordu?

Bir tabip olarak Steno kanda ve idrarda çok daha önceden keşfedilmiş olan sedimantasyon, yani çökelme kavramlarını biliyordu. Şöyle düşündü: Köpekbalığı denizde yaşar. Eh denizde de bizim nehir ağızlarında gördüğümüz gibi sedimantasyon oluyor. Bir köpekbalığı ölse ve leşi diğer hayvanlar tarafından yense; geriye yenmeyecek kısımlar kalır. Yani sadece dişler. Bu dişler zamanla çökellerin içinde kalır ve bu çökeller zamanla taşlaşınca onlar da taşlaşır. Yer hareketleriyle deniz dibinde oluşan çökeller yeryüzüne çıkınca biz de bu taşlaşmış dişleri “dil taşları” olarak buluruz.

Bu müthiş bir buluştu: Sadece fosillerin gerçek karakterlerinin ne olduğunu söylemiyor, aynı zamanda tabakalı çökel kayaçlarının nasıl oluştuğunu da anlatıyordu. Steno bu buluşlarını 1669’da De Solido intra Solidum Naturaliter Contento (yani katılar içinde doğal olarak bulunan katılar hakkında) adlı eserinde yayımladı. Bu yayınında Steno daha ilerideki yazılarımda detaylı olarak anlatacağım bir şekilde, modern jeolojiyi de kurmuş oluyordu.

EVLİYA ÇELEBİ’DEKİ BİLİM

Ancak, Steno’dan da önce bakalım Evliya Çelebi fosiller hakkında neler yazmış:

Seyahatname’sinin 1640’tan önce yazıldığını bildiğimiz ilk cildinde “Karadeniz’in açılmasını bildirir” diye bir bölüm var. Bu bölüm, Avrupa bilimsel literatüründe 18. yüzyıl sonuna kadar güncelliğini korumuş bir varsayımı anlatıyor. Buna göre, eskiden Karadeniz ile Akdeniz’in bağlantısı yokmuş. Evliya diyor ki: “Hey’et ilmini (yani astronomiyi) bilen tarihçilerin doğru sözlerine göre Karadeniz Nuh Tufanı karanlık suyundan (burada ‘karanlık su’ ile kastedilen Arapça’da ‘bahr-ı muzlim’ denilen ve normalde ‘ulaşılamayan’ okyanustur) kalmış bir denizdir ki derinliği 80 kulaç büyük bir kara denizdir ki Tufan’dan önce Akdeniz’e karışmaz, İstanbul yakınında hâlâ Karadeniz Boğazı olan yerde son bulmuş idi.”

 

 

Pierre Belon’un meşhur insan ve kuş iskeletleri karşılaştırması 1555.

- Robert Hooke’un kitabından ammonit fosilleri çizimleri.

Sonra başkalarının efsanelerle karışık gözlemlerini nakleden Evliya, bunlara ilâveten bir de bu konuda kendi gözlemlerini sıralıyor: “Hattâ bu hakîr ... Heyhât sahrasında (Kırım’ın hemen kuzeyindeki alçak ve susuz düzlükler) ... atlara su vermek için eşmeler kazarken toprak içinde deniz mahlûklarının alâmetleri(ni) çıkardı. Meselâ yengeç, kerevit, midye ve istiridye gibi haşerâtın kabukları çıkardı. Ondan anlanır ki Heyhât vadisi de Karadeniz imiş.”

Evliya 17. yüzyılda Avrupa’da şiddetle tartışılan bir konuda, fosillerin geçmişte yaşamış canlıların kalıntıları olup olmadığında, hiç tereddütsüz, bunların canlı kalıntıları olduğunu savunanların yanındadır! Üstelik bunlara dayanarak buraların eski coğrafyası hakkında tahmin bile yürütmüştür. Seyahatname’nin diğer ciltlerinde de Evliya fosiller hakkında bilgi verir.

RET HER YERDE VAR

İngiliz doktoru ve doğa bilimcisi Martin Lister (1639-1712) ise 1677’de yazdığı Oxfordshire’ın Doğa Tarihi adlı eserinde fosillerin eski canlıların kalıntıları olduğunu reddetmiş, bunların toprağın bir heykeltıraşınki gibi yaratıcı bir gücüne bağlanması gerektiğini öne sürmüştü. Ama Lister’in bu konudaki fikrinin nedeni ilginçti: İngiltere’de bulunan fosiller bugün gördüğümüz canlılara benzemiyordu. Bu konuda gerçi Lister haklıydı ama aklına bu hayvan kalıntılarının nesli tükenmiş hayvanların izleri olabileceği gelmemişti. Bunu ilk defa İngiliz doğa bilimci Robert Hooke (1635-1703) Micrographia adlı 1665’te yayımlanmış olan eserinde ileri sürdüyse de pek taraftar bulamadı.

*********** 

DÜNYA SEYAHATLERİNDE BİLİMİ ANLAMAK İÇİN NERELERE GİDELİM?

BUREAU DES LONGİTUDES

25 Haziran 1795’te astronomik gözlemleri iyileştirmek, zamanı standardize etmek ve denizlerde seyrüseferi ve topoğrafya ölçümlerini geliştirmek için kurulan Boylam Bürosu, bugün Paris’te en çok görülmeye değer müzelerden biridir. Orada Paris meridyeni üzerinde yürüyebilir, Arago ve Alexander von Humboldt gibi büyük bilim insanlarının çalıştıkları masaları görebilirsiniz. Saatler nasıl hesaplanır, astronomik yer tespiti nasıl yapılır, GPS nasıl çalışır? Buna benzer pek çok sorunun cevabını bilmek isteyenler için muhakkak görülmesi gereken bir yer bu muhteşem müze.

Adres: Bureau des longitudes 23 quai de Conti 75006 Paris

Geçici giriş: 16 rue Mazarine 75006 Paris

Telefon: 01 43 26 59 02 (Ziyaret için buradan bilgi alınmalıdır.)