Son Dakika

 

"ÖĞRETMEN ÇOCUĞUYDUM"

İlkokulu Kitre’de okumuştum. Kitre; Kıpçak, Oğuz ve Peçenek boylarının karışımından oluşan saf bir Türk köyüydü. Babam, öğretmenlikle ailemizin giderlerini karşılamaya çalışıyordu. Köyde iyi olan ailemizin ekonomik durumu Ankara’ya taşındıktan sonra bozulmaya başladı. Babamın, 200 Lira olan öğretmen maaşının 75 Lirası ev kirasına gidiyor; 125 Lira’yla da altı nüfus geçim mücadelesi veriyorduk. Kıt-kanaat geçim derdi içinde olan bir aile içinde büyüdüm.

"9 YAŞINDA TURANCI OLDUM"

Ben siyasetle 12 yaşımda tanıştım; ancak bu, ideolojik siyasetle tanışmamdı. Bu konuda en çok beni babam etkilemiştir. Ailemiz, Zeybekoğulları Ailesi CHP’liydi; fakat babam DP’liydi ve Atsız’ın (Nihal) yazılarını okurdu. Reha Oğuz Türkkan’ın kitaplarını görüyordum evde ve onun kütüphanesinde duran kitapları karıştırmaya başlamıştım. Babam, beni karşısına çekip doğrudan bir şey anlatmadı; ama 9 yaşındayken, daha Kelkit’teyken ben, Turancı fikri benimsemiş, dünya Türklerini birleştirmek istediğimi öğretmenime söylemiştim. Muzaffer Özer isminde bir öğretmenimiz vardı. 4 ve 5. sınıflara ders veriyordu. Eskiden kalmış bir hayat bilgisi ya da coğrafya ders kitabında bir Özbek tipi, bir Kazak tipi, bir Başkurt tipi fotoğrafı vardı. Bunu Muzaffer Hoca’ma sordum. Muzaffer Hocam, Türkiye’nin dışında da Türkler’in olduğunu söyledi. Nasıl konuştuklarını sordum. “Biz, ‘Ben’ deriz; ama onların kimi ‘Men’, kimi de ‘Min’ der” demişti. Bunları nereden bildiğini sorduğumda babamın öğrettiğini söyledi. Ben o zaman Turan düşüncesiyle tanıştım ve dünya Türklerinin bir araya gelmesi fikrine sıcak bakmaya başladım.

 

"HİSSİYATIMI OSMAN YÜKSEL, FİKRİYATIMI GÖKALP TAMAMLADI"

Babam, 1944 Olayları’nda son anda tutuklanmaktan kurtulmuştu ve Turancı şiirler yazıyordu. Bu aile ortamının siyasi olarak gelişmemde etkisi oldu. Osman Yüksel Serdengeçti’nin “Nerede benim Ural-Altay dağlarım; akşam olur sabah olur ağlarım” mısraları ve yazıları benim düşünce dünyamda yer etmeye başladı. Serdengeçti, Türkçü, müslüman ve toplumcuydu. Berrak bir müslümanlık anlayışı vardı. Toplumcuydu hatta bir gün, bu pek bilinmeyen bir şeydir, “İslam sosyalizmine” inandığını ve bu konuda yazmaya başladığını söylemişti. Serdengeçti ve Büyük Doğu dergilerini okuyordum, 1959-60’lı lise yıllarımda. Hissiyatımın gelişmesinde Osman Yüksel’in büyük payı vardı. Bunun yanı sıra, Osman Bölükbaşı’nın hiçbir mitingini kaçırmamaya çalışır hatta ezberlerdim. Onu taklit etmeye, onun gibi konuşmaya çalışırdım: “Biz gözlerine sarımsak sır bağlayanlardan değiliz. Osman Bölükbaşı daha çiçeği burnunda bir delikanlıyken…” diye başlardı. 

Düşüncelerimin oturmasında ise hiç kuşkusuz Ziya Gökalp’in etkisi vardı. Ben Das Kapital’i Milli Kütüphane’de buldum; ama okumak istediğimi söylediğimde vermemişlerdi. Sonra ben Marks’ın Kapital’ini Türk Ocağı'nda buldum ve okudum. Belki okumak için okudum (Gülüyor); ama onu da okumam gerekiyordu, okudum.

"TÜRKEŞ İLE 19 YAŞIMDA TANIŞTIM"

Ziya Gökalp’ten etkilenerek üçlü bir dünya görüşü oluşturdum. “Milliyetçiyiz, Türkçüyüz; ama ırkçı değiliz”di bu görüş. Ankara Hukuk’ta, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bu görüşleri insanlara anlatmaya başladım. 1961 yılıydı, DP kalmamıştı, CKMP vardı; ancak o da bize yetmiyordu artık. Toplumcu olduğumuzu, kollektivist olmadığımızı anlatıyordum ve kilit milliyetçi, müslüman ve toplumcu bir görüştü. Ben o gün ne diyorsam, bugün de aynısını söylüyorum.

Rahmetli Türkeş’i o yıllarda gıyaben tanıyordum. İsmini Orkun Dergisi ve 1944 Olayları’ndan biliyordum. Kendisi o dönem Hindistan’daydı. “Türkeş gelecek ve başımıza geçecek” diye düşünüyordum.

Türkeş Bey, Türkiye’ye döndükten sonra beni Gaziosmanpaşa’daki Kader Sokak 10/4’teki evine davet etti. Abdurrahman Keleşoğlu’yla birlikte gittik. “Namık Kemal Bey hoşgeldiniz!” dedi. Ben o zaman 19 yaşındayım. “Albayımız…” dedim. 

Türkeş Bey’le ilgili konuşmalarımızda kendisinden “Albay” sözcüğüne de yakın olması nedeniyle “Ali Bey” diye de bahsettiğimiz olurdu. Bir anlamda Kod adı: Ali Bey’di. Kendi aramızda konuşurken konu onunla ilgiliyse ve başkasının anlamasını istemiyorsak, “Ali Bey”i kullanırdık.

 

Namık Kemal Zeybek, 33 aylık tutukluluğunun ardından tahliye günü eve girmeden önce ailesi ve dostlarıyla bu fotoğrafı çektirmişti. Tarih: 10 Haziran 1983...

"CKMP GENÇLİK KOLLARINI KURACAKSIN"

Önce Huzur ve Kalkınma Derneği adı altında bir dernek kurulması düşünüldü, sonraysa CKMP’de karar kıldılar. 31 Ağustos 1965’te ben, oluşturduğum 50 kişilik bir grupla partiye katıldım. Bunun için bir tören yapıldı. Kendileri o zaman partinin “Başmüfettişi”ydi ve beni yanına çağırıp: “Gençlik Kolları’nı siz kuracaksınız ve genel başkanı olacaksınız” dedi. Yaşım 21'idi ve ben irkildim... “Efendim, benim yaşım 21, izin verirseniz daha deneyimli bir arkadaşımızı genel başkan yapalım, ben yardımcısı olayım” dedim. “Hayır sen olacaksın!” dedi. Ben de “Pekiyi Efendim” dedim. CKMP’nin Gençlik Kolları’nı kurdum. Daha sonra da Ülkü Ocakları. Atilla Özer başkanı oldu. Dünya çapında bizim hasmımız “Kapitalizm ve emperyalizm”di. Benim ilk bildirim bunun üzerineydi. Hatta “Genel Başkanım bildiri çok güzel; ama iki cümle de komünizmden bahsetseydiniz” diye eleştiri aldım. Yıl 1965’ti.

"ÜLKÜ OCAĞI NEREDEN GELİYOR?"

Avukat Muzaffer Özdağ, tüzüğü hazırladı. 1965’in sonu 66’nın başlarıydı. Ülkü Ocağı nereden çıktı? “Ülkü”, Atsız’ın Türk ülküsünden çıktı, kitabının adı da buydu. Yine “Dokuz Işık”tan biri ülkücülüktü, bir de Mülkiye’de bir arkadaşımızın “Ülkü” panosu vardı. Ülkü sözcüğü bize hoş gelen bir ifadeydi. “Ocak” da Türk Ocağı’ndan geliyordu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ülkü Ocağı kuruldu. Sonra Dil ve Tarih’te, sonra da Ziraat Fakültesi’nde Ülkü Ocağı kuruldu. Ardından da bu ocaklar toplanıp, federasyon haline getirildi. Sonra ben kaymakamlık görevim nedeniyle teşkilattan ayrılmak zorunda kaldım. Ancak 10 yıl boyunca gittiğim her yerde MHP’li olduğumu açıkça dile getirdim ve herkes benim kimliğimi biliyordu. Mülkî bir amir olarak düşüncelerimi çekinmeden insanlarla yıllarca paylaştım. İlk olarak Çayeli’ne gittim. Sonra Bilecik Pazaryeri, Gümüşhane Şiran, Ilgaz, Tortum, Kâhta ve Keles’te mülkî amirlikler yaptım. 1977’de Bursa’dan milletvekili adayı olunca görevimden ayrıldım.

 

"KÂHTA'YA VECDİ GÖNÜL GELMİŞTİ"

Ben, görevim süresince hiçbir zaman kapalı propaganda yapmadım. “Açık açık” düşüncelerimi anlattım; ancak hiçbir zaman adaletsizlik de yapmadım. Herkes benim MHP’li olduğumu bilirdi; ama kimse benden rahatsızlık duymazdı. “Bu adam MHP’lidir; fakat adam kayırmaz, adaletsizlik yapmaz” dediler. Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde kaymakamlık yaparken buraya müfettiş olarak Vecdi Gönül Bey geldi. Ben ona da düşüncelerimi bir bir anlattım. (Gülüyor…)

Bursa’dan milletvekili adayı olduğumda Keles Belediye Başkanı CHP’liydi ve bana: “Kaymakam Bey ben CHP’liyim biliyorsunuz. Sizin için çalışamam; ama oğlum bir arabayla hizmetinizdedir” dedi. Açık olursanız bir de dürüstseniz insanların takdirini mutlaka alırsınız.

"GENÇLERİN EĞİTİMİNİ ÜZERİNE AL YESEVİ'Yİ, ALPERENLERİ ANLAT"

Seçimi kaybettikten sonra Ankara’da Tarım Toprak Reformu Müsteşarlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda görevliydim. Türkeş Bey çağırdı, 1977 yılının Eylül ayıydı ve kendileri, “Biz seni yıllardır Ankara’ya getirmeye çalışıyorduk, kendin geldin. Çok büyüdük, sokaktaki ülkücü sayısı 1 milyonu buldu; ancak eğitim noksan, gençlerin eğitilmesi işini sen üzerine al” dedi.

Eğitim sürecinin oluşturulmasında rahmetli Türkeş, Türk gençliğinin idealinin “Kürşad” mı başka şeyler mi olması konusunda kararını vermişti. “Ocaklara gidiyorum, beline kadar açık, yanında bir kurtla her yere Kürşad resmi asmışlar. Biz gençliğe sadece Kürşad’ı mı anlatacağız?” demişti.

30 kişilik bir kadro oluşturmamı, bu kadroları eğitmemi ve kadroların maaşlarının parti tarafından karşılanacağını, bu kadroların tek işlerinin ülkücüleri eğitmek olacağını söylediler. Ramiz Ongun ile Türkmen Onur’u kendileri tavsiye edip, isim belirlememi istedi. Konu olarak da Ahmet Yesevi’yi, Alperenler’i anlatmamı istedi. Türkiye’yi 9 bölgeye ayırdık ve ülkücü hareketin bence iskelet kadrosunu oluşturan isimlerle bir araya geldik.

 

"30 KİŞİLİK KADRO HER YERDE SEMİNER VERDİ"

Aralarında Yılma Durak, Sami Bal, Ramiz Ongun, Muhsin Yazıcıoğlu gibi isimlerin yer aldığı 30 kişilik kadromuzu oluşturduk. Muhsin Yazıcıoğlu, parti kendisine maaş vermesine rağmen “Maddi koşullarım yeterli” deyip maaş almamıştı. Dört buçuk aylık bir eğitim sürecinin ardından kadrolar, belirlenen dokuz bölgedeki eğitim yerlerine gittiler. Ancak bir süre sonra ülkücü-eğitimci kadro başka şeylere ister istemez müdahale ettiler. 12 Eylül sonrası savcının iddianamesinde bu eğitim kadrosu şemalarla yer aldı. Önce Ülkü Yolu’nun, sonra Ülkü Ocakları’nın faaliyetleri direk bizimle ilişkilendirildi. 146’yla, idamla yargılandık. “Devlet düzenini silahla yıkmak gerekçesiyle” yani. Politikada şiddet üzerine kitap yazan Taha Akyol, seminer verdiği için yargılandı mesela.

"BEN ÜLKÜCÜLERE ŞİDDET ANLATMADIM"

Anti-demokratik dönemlerde hukuk işlemiyor; işlese beni gerçekten tutuklamazlardı. Ben ne anlattım; “Beşerî münasebetleri” anlattım. İnsanlarla münâkaşa bile etmeyin dedim, kaba olmaktansa anlayışlı olmak gerektiğini söyledim. Savcının iddiası ise, benim “İnsanları öldürün” dediğimdi. Ahmet Yesevi’yi anlattım. Hacı Bektaşi Veli’yi, Hacı Bayram Veli’yi, Yunus Emre’nin tasavvufi anlayışını, Türk tarihini, bunun içinde kapitalist-emperyalizmin meydana getirdiği tahribat üzerine dersler verdim.

Mamak’ta bir süre solcuların kaldığı koğuşa konuldum. Burada kendi içlerinde tartışıyorlardı. Biri birine “oportünist”, diğeri ötekine “goşist” falan diyordu. Tartışmaları bittiğinde “İçimizde farklı düşünen tek sensin, sen ne düşünüyorsun?” diye bana döndüler. Ben onlara konuya yabancı olduğumu; ancak isterlerse “Milliyetçilik ve Ülkücülük nedir?” diye anlatabileceğimi söyledim. Bir saatten fazla anlattım ve içlerinden biri “Hayır senin anlattığın ülkücülük olamaz” demişti. Ben şiddet anlatmamıştım.

Biz birbirimizi tanıyamamıştık. Bizim cepheden baktığınızda solun tamamı ya Çin ya Rus ajanıydı. Maocu’ysa Çin, Leninci’yse Sovyet ajanıydı. Onların tarafından baktığınızda da biz Amerikan ajanı ve faşisttik. Bizim programımızdaki totaliter, faşist rejimleri eleştiren ders notlarını dava sırasında belge olarak sundum.

"PİJAMAMI ALAYIM MI DİYE SORDUM, 'GEREK YOK' DEDİLER

Ben tam anlamıyla öyle bir işkence görmedim. Evet dayak yedim ama “işkence gördüm” demek, gerçekten işkence görenlere haksızlık olur. Bana karşı kullanılan şiddet, “Bakın sizin liderlerinizi de dövüyoruz” mesajıydı. Harbiye’de Yılma Durak’ı, Halil Doğan’ı, Celal Adan’ı gördüm çünkü. İşkenceyi gerçekten yaşamışlardı.

Benim sürecim şöyle işledi: 11 Eylül günü İstanbul'da Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nda (MİSK) eğitim seminerine katıldım. Ders bitti ve arkadaşlara, yarın buluşmak üzere deyip ayrıldım. Buluştuk; ama çok farklı koşullarda buluştuk. (Gülüyor...)

12 Eylül'ün sabah saatlerinde radyoda çalan marşlarla darbenin olduğunu anladık. Ben darbenin olmasıyla birlikte Türkiye'nin rahatlayacağını düşünüyordum. Darbeden bir gün sonra, 13 Eylül'de Ankara'daydım ve Kızılay'da, Ulus'ta gönül rahatlığıyla gezdiğimde çok mutlu olmuştum. Bu güzel günler 29 Eylül'e kadar sürdü. 29 Eylül sabahı kapım çaldı ve bir yüzbaşı ile iki neferi geldi. "Küçük bir konu var", dediklerinde "Pijamamı alayım mı" diye sordum. Gerek olmadığını söylediler. Ankara Merkez Komutanlığı'nda götürdüler önce, geceyi 1. Şube'de sandalye üzerinde geçirdim.

"SAVAŞ PSİKOLOJİSİ Mİ KİTLE PSİKOLOJİSİ Mİ?"

Daha sonra İstanbul'a getirildim ve Metris Askeri Cezaevi'nde 26 gün tuttular. Gözlerimi bağladıklarında “Beni öldürebilirler” diye düşündüm. “36 yaşındayım, genç bir hanımım, iki kızım var; ama Allah verdi ve benden sonra da onlara bir yol gösterecektir” diye aklımdan geçirdim, bunu dediğim zaman rahatladım. İnsan, öyle bir ortamda hayatından vazgeçtiği an rahatlıyor onu biliyorum. İlk soru:

“Eeee! Namık Kemal Zeybek… Pişman mısın yaptıklarından?” oldu.

“Ben pişman olacağım hiçbir şey yapmadım” dedim. Bunun üzerine anlattığım eğitimi sordular ve onlara da seminer vermeye başladım. Bir tanesi “Pekiyi, psikolojik savaş anlatmışsın, bunu anlat bakalım” dedi.

“Hayır, psikolojik savaş değil, o kitle psikolojisidir” diye yanıtladım.

“Hayır!” diye direttiler; bunun üzerine “Benim ne anlattığımı benden iyi bilebilir misiniz?” dedim.

“Ya gidin şu Celal’i çağırın” dedi bir tanesi.

Celal Adan’ı getirdiler ve “Bu size psikolojik savaş anlatıyor muydu?” diye sordular.

“Yok ağabey, kitle psikolojisi dedim ben”, “İyi tamam çık” deyip onu gönderdiler, bana sormaya devam ettiler.

"SAVCI SOYER: YESEVİ'Yİ DE ZEYBEK'İ DE TUTUKLAYIN"

Metris’i, Harbiye izledi. Ekim ayının 26'sı gibi Harbiye'deki Askeri İnzibat Komutanlığı'na götürdüler. Burası kapıları kapandığı zaman dünya ile ilgili hiçbir sesi duyamayacağınız bir yerdi. Kemerim, kravatım burada alındı ve hücreye kondum. Sorguda bir çok defa, "Arkadaşlarınıza yaptığımızı size yapmak istemiyoruz" dediler. Ben de, "Arkadaşlarıma ne yaptınız?" dedim. Buradaki sorgunun ardından Selimiye'de koğuşlara verildik. O dönemin koşulları ağırdı.. Ama komik olaylar da oluyordu. Mesela, MHP Davası’nda Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcısı Nurettin Soyer, ülkücülere "Sizi kim eğitti?" diye sormuş. Çocuklar da beni söylemişler. "Pekiyi ne anlatıyordu?" diye sorunca, bizimkiler "Ahmet Yesevi'yi anlatırdı" demişler. Bunun üzerine Savcı, "İkisini de Zeybek’i de Yesevi’yi de tutuklayın" demiş. Bizden birinin, "Fakat Ahmet Yesevi öldü Sayın Savcım" sözü üzerine de, "O zaman diğerini tutuklayın" demiş (Gülüyor).

"İĞNEYLE KONUŞTURSANIZA, 'ONA PARA YETER Mİ?"

Harbiye’de çok çığlık duydum. Oranın psikolojisi çok kötüydü. Ne olacağınız belli değildi ve öyle ki insandan çıkmasını tahmin edemeyeceğiniz sesler duydum orada. “Sıradaki ben miyim ve ne zaman?” sorusu hep aklımızdaydı.

Bu arada atlamayayım, ben Metris’te benim sorguma katılan komiseri tanıdım. Burada 26 gün tuttular ve artık göndereceklerinde işlemler için gözlerimi açtılar. Bir odada evrak işlerimi yaparlarken, bir komiser boş bulunup, bir arkadaşına soru sordu. Ona dönüp, “Siz benim sorgumdaydınız değil mi?” diye sordum. Şaşırdı. “Hayır! Hayır! Ben sorgunuza girmedim” dedi. Bir sorgumda da, “İnsanlara neden bu kadar acı çektiriyorsunuz? Bir iğne yaparak da insanları konuşturabilirsiniz” diye sordum. Aldığım yanıt fıkra gibiydi:

“Onu biz de biliyoruz, Amerikalılar kullanıyor; ama çok pahalı ona para mı yeter?”
(Gülüyor)

"YARALI ELİME COP VURULMASINA ASKER TEPKİ GÖSTERDİ"

Selimiye'de düştüm ve yaralandım. Hastaneye kaldırdılar beni. Haydarpaşa Askeri Hastanesi'nde tedavi görürken oraya gelen bir doktor Yarbay hakaret etti, ben de kendisine karşılık verdim. Onun üzerine askerler saldırdılar. Bu sırada ben de onlara saldırdım ve kolumu bir cama vurdum, bileğim kesildi...

Mamak Askeri Tutukevi'nde bir kafes vardı oraya gelen ilk olarak bu kafese konurdu. Altı gün bu kafeste bağdaş kurarak ve dizlerimin üzerinde oturdum. Burada akıllarına estikçe insanları çağırır, ellerini uzatmaları istenir ve copla vururlardı.

Kafeste tutulurken bir asker karşıma geçip, “Namık Kemal olabildin mi laaannn?” diye bağırdı. Ben de, “Ben sana Namık Kemal’i tersten okuturum!” dedim.

Bunun üzerine asker dondu, kaldı. Hiçbir şey demedi. Benim aklıma nasıl böyle bir şey geldi ben de onu bilmiyorum. Çocuk cevap beklemediğinden bir mahçup oldu, öylece bana bakakaldı. (Gülüyor…)

Mamak'ta B Blok 13'üncü koğuşa kondum. Sağ elim bileğim dahil sargıdaydı ama taze bir yara daha açılmıştı ve kanıyordu. Onbaşı rütbeli bir asker girdi koğuşa ve ellerimizi uzatmamız istendi, emre uydum. Elime copun inmesiyle birlikte onbaşının yanındaki asker, "Napıyorsun eli kanıyor" diye tepki gösterdi. Ben hiç sesimi çıkarmadım askerin gözlerine baktım. Elime vuran asker yarım saat sonra çevremde dolaşmaya başladı. Bize terörist diyorlardı ve ben de liderleri arasındaydım, bu sanırım onu biraz kaygılandırdı, yanaşmaya başlayınca; halini hatırını sordum. Pişmandı, çok ezildi.

"AMELİYATLIYKEN DÖVÜP FITIĞIMI PATLATTILAR"

Benim üzerime gelmelerinin nedeni bütün isimlerin benim tarafımdan eğitildiğinin söylenmesiydi. Daha sonra B Blok'a aldılar, burada çok yasak vardı. D Blok'un koşulları daha iyiydi; İşçi Partililer, MSP'liler ve TÖB-DER'lilerle kaldık burada. Ama A Blok felaketti. Ayaklarınızı uzatmanıza bile izin verilmezdi. Sorgum aralıklarla 6 ay kadar sürdü. 12 Eylül öncesinde fıtık ameliyatı olmuştum, yine bir gün sorguya götürürlerken koridorda diğerlerine gözdağı vermek için vurmaya başladılar. Özellikle onları uyarıp, "Ameliyatlıyım" dedim. Bunun üzerine, "Nereden ameliyatlıysan oranı tut" deyip dövdüler. Fıtığım yine patlamıştı, tekrar ameliyat oldum tabii. Mamak'ta bizim kaldığımız koğuşun karşısında solcu kızları yere yatırdılar. Ülkücü kız azdı; ama solcu kız bayağı vardı. Sonra o kızların üzerinde postallarıyla yürüdüler. O görüntüyü unutamam ve orada da çok dokunmuştu bana. "Nasıl böyle olabiliyorsunuz? Bunlar kız be kız!" diye bir şiir yazmıştım solcu kızlar için...

"A BLOK'TA SABAH OLDUĞUNDA İNSANLAR KORKUDAN TİTRİYORDU"

A Blok felaketti. C-4 iyiydi. A Blok’ta ranzaya otururken sırtınızı duvara yaslamanız suçtu ve döverlerdi. Benim C-4’ten A’ya gitmeme Mamak Askeri Cezaevi’nde bir Yüzbaşı ana, avrat söverek isyan etmişti. Hem de herkesin içinde. “Sizi de mi oraya götürüyorlar” diye. Ben, “Eyvah! Bu kadar tepki gösterdiyse, beni kesin cehenneme götürüyorlar” diye düşündüm tabii.

Gider gitmez ülkücüler çevremi sardı: “Ağabey, İstiklal Marşı’nı biliyor musun?” diye sordular. “Biliyorum tabii.” dedim. “Ağabey öyle değil, beşinci, sekizinci, altıncı, yedinci kıta dediklerinde okuyabilir misin diye soruyorlar; okuyamayınca dövüyorlar” dedi biri. Ben o gece on kıtasını bildiğim marşı kıta başlarındaki sözcükleri kodlayarak bir daha ezberledim. A Blok’ta sabah olduğunda insanlar artık dayak yememek için korkudan titriyordu. Sayım için koğuşa girdiler, hazrol vaziyeti aldık ve başlar tavana dikildi. Benim yanıma geldiler. “Yedinci kıta!”, okudum… “Dört!”, okudum… “Dokuz!”, okudum…“Beş!”, okudum… Nefer yanındakine döndü; “Doğru mu laaaannn!” diye sordu. “Valla doğru laaannnnn!” yanıtını aldı ve gittiler.

“KAÇ KABULÜN VAR? SÖZÜ MODAYDI"

A Blok’ta yine bir sabah sayım için geldiler. Üst baş araması yapmaya başladılar. Benim de tespihe merakım vardır. Asker elini ceketimin sol cebine attı, bir tespih çıktı. “Bu ne laaannnn?” dedi. “Tespih…” dedim. Elini bu sefer sağ cebime attı. Ondan da bir tespih çıkınca şaşırdı: Yüzüme kısa bir süre baktıktan sonra, “Sen tespih tüccarı mısın laannnn?” diye bağırdı. “Eyvah, bu sefer gittik!” dedim. (Kahkahalar atıyor.)

İnsanların en çok korktuğu o sırada başkasını suçlamaktı. İnsanlar birbirini suçlamıyordu; ama söylenilenleri yapsa da yapmasa da işkence görmemek için kabul ediyordu. Öyle ki çocuklar arasında “Kaç kabulün var?” sözü modaydı.

Bir defasında bizden birine, “Oğlum bunların hepsini sen mi yaptın?” diye sordum, “Yok ağabey; ama artık dayanamıyorum, hepsini kabul ettim, ne olacaksa olsun” demişti. Başkasını suçlamaktansa suçu kabul edip, bir anlamda insanın kendi pimini çekmesi bile inanın çok onurlu bir işti…

"AĞABEY, BEN SENİ DIŞARIDA GÖRSEM VURURDUM' DEYİP GÜLDÜ"

Mamak'ta Nihat Erim'in katili olduğu iddia edilen bir çocukla karşılaştık. Daha sonra nasıl oldu hatırlamıyorum onların koğuşuna ziyarete gittim, Bursalı sarışın bir çocuktu. Tabii ben misafir olduğum için o beni ağırlıyordu. Ona, "Nihat Erim'i vurdun mu?" diye sordum. "Ağabey ben attım; ama geldi mi gelmedi mi bilmiyorum" dedi. Geçmişten konuşmaya başladık, bir yandan yemek yapıyor bir yandan anlatıyordu, bana dönüp; "Ağabey ben seni dışarıda görsem seni de vurabilirdim" dediğinde ikimiz de gülüyorduk.

Bu sürecin ardından üst düzey tutukluların gönderildiği Dil Okulu'na gönderdiler. Pijamamı almama gerek var mı soruma "Hayır yok" demelerinin üzerinden 2 yıl 11 ay geçti ve 10 Haziran 1983'te serbest bırakıldım.

"ÇIKTIĞIMDA, BİNALAR VE İNSANLAR ÜZERİME GELİYORDU"

Üç yıla yakın süren bu olayların ardından dışarı çıktığımda uyum sorunu yaşadım. Hanım, 5 bin Lira verip alışveriş yapmaya gönderdiğinde parayı nereye koyacağımı bilemedim meselâ. Binalar ve insanlar üzerime geliyor gibiydi.

Kapalı ortamda kalamama durumu ortaya çıktı öyle ki evde otururken sıkılıyordum ve "Hadi dışarı çıkalım gezelim, hava alalım" deyip ailemle dışarı çıkıyorduk.

Allah bu millete dilerim bir daha ne 12 Eylül öncesini ne de sonrasını yaşatır. Siyasete girdikten sonra Mamak Askeri Cezaevi'ne gittim ve buranın kapatılması için siyasi mücadele ettim...
(Alper Uruş'un, 12 Sanık 12 Tanık isimli kitabından alınmıştır.) 

 

GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
adblock
Adblocker kullanıyorsunuz.

Değerli okurumuz,
Farkında olarak veya olmayarak Adblocker (Reklam Engelleyici) kullanarak sitemizi ziyaret etmektesiniz. Habertürk olarak size en hızlı, en doğru ve en tarafsız haberleri sunmak için büyük bir ekiple çalışıyor ve yılda yüz binlerce haber üretip beğeninize sunuyoruz. Bizim de bu kapsamda maliyetlerimizi karşılayabildiğimiz tek gelir kalemimiz, internet reklamları.

Elimizden geldiğince bu reklamların sizi rahatsız etmemesi için azami özen göstermeye çalışıyoruz.

Bu kapsamda AdBlock (Reklam Engelleme) aracınızda haberturk.com alan adını beyaz listeye almanızı, veya bu alan adında engelleyiciyi kapatmanızı ve tüm internet sektörünün sağlıklı gelişimi için Adblock aracınızı kaldırmanızı rica ediyoruz.

Bunun karşılığında gösterdiğimiz reklamları okuma deneyiminizi rahatsız etmeyecek şekilde azaltacağımıza söz veriyoruz.