Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Sanat ve gereksiz fazlalıklar
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Steven Soderbergh, son yıllardaki üretkenliğini sürdürüyor. 2025 tarihli “Christopherlar” (The Christophers), “Varlık” (Presence - 2024) ve “Kara Torba Operasyonu” (Black Bag - 2025) ile birlikte Soderbergh’in son 2 yıla sığdırdığı, tür olarak birbirinden çok farklı 3 filmden biri…

        Film, Soderbergh’in, tecrübeli senaryo yazarı Ed Solomon’a “bir buçuk” cümleyle önerdiği, onun da kısa sürede şekillendirdiği bir hikâyeye sahip. Solomon, flash-back tekniğini hiç kullanmadan iki karakterin geçmişine doğru açılan bir senaryoyla çıkıyor karşımıza. İşleri pek yolunda gitmeyen genç ressam Lori Butler’a (Michaela Coel) gelen bir sahtecilik teklifiyle başlıyor her şey. Sonra yaşlı ressam Julian Sklar’ı (Ian McKellen) tanıyoruz.

        Parlak günlerini geride bırakmış, kendi köşesine çekilmiş ünlü bir sanatçıdır Sklar. “The Christophers” serisi hariç eserleri eskisi kadar ilgi görmez. 1990’lardaki ilk iki seriye ait resimler, hâlâ milyon dolarlara alıcı bularak el değiştirirken üçüncü seriye ait tamamlanmamış 7 tablo, Sklar’ın Londra’daki evinin üçüncü katında, banyo küvetinde yatar. Tüm sanat dünyasının varlığından haberdar olduğu, şöhreti ressamın kendisini dahi aşmış çalışmalardır bunlar. Tamamlanıp satışa çıkmaları halinde koleksiyoncular arasında önceki iki seri kadar ilgi göreceğine kesin gözüyle bakılır. Ne var ki, hayranlarına özel hatıra videoları hazırlayarak para kazanmayı tercih eden Sklar, The Christophers serisini bitirmek için yıllar boyunca hiçbir hamle yapmaz. Soranlara tabloları evde tuttuğunu ve konunun “özel bir mesele” olduğunu söyler.

        Kızı Sallie (Jessica Gunning) ve oğlu Barnaby’nin (James Corden) ondan gizli olarak geliştirdikleri bir planları vardır. Doktorların uzun ömür biçmediği babaları ölmeden önce The Christophers’ın üçüncü serisini başka bir ressama tamamlatmayı düşünürler. Lori Butler’a tam da bu noktada teklif götürürler. İlk hedefleri, Lori’yi yardımcı olarak babalarının yanında işe sokmaktır. Sonra da Lori’nin evdeki malzemeleri kullanarak orijinal tabloları tamamlamasını düşünürler. Böylelikle sahtecilik şüphesine hiç yer vermeyeceklerdir. İş görüşmesini ayarlar ve sonucu beklemeye başlarlar ama babalarının kolay lokma olmadığını bir kez daha anlayacaklardır.

        “The Christophers”, başarı, şöhret ve ego gibi bütün fazlalıklarından arındırıldığında sanat adına geriye ne kaldığına bakmaya çalışan çok hoş bir film… Başarıyla gelen şöhretin sanatın özüne hiçbir katkısı olmadığının, tam aksine bazı durumlarda zarar verebileceğinin altı özenle çiziliyor. Julian Sklar’ın resim serüveni, şöhretin verebileceği olası tüm zararların özeti gibi… Onu tanıdığımızda esin kaynaklarını, heyecanını ve bir zamanlar onu sanatçı yapan cevheri kaybetmiş gibi görünüyor. Ki ilerleyen bölümlerde bu durumu kendisinin de kabullendiğini fark ediyoruz.

        En büyük sorunu ise birçok başarılı insanın içine düştüğü o büyük tehlike… Yani, yıllar içinde egosunun ve narsisizminin esiri haline gelmesi… Babalarından kalacak mirasla, sözgelimi o büyük ev ve içindekilerle yetinemeyen, gözlerini The Christophers’dan gelebilecek milyonlarca dolara diken oğlu ve kızını bir yana bırakırsak, filmin gerçek “kötü adamı” Sklar’ın kendi dahil, bazen çevresindekileri de yakıp yıkan egosu aslında.

        Öte yanda, derinlerinde bir yerinde egosuna direnen gerçek bir sanatçı ruhunun hâlâ yaşadığını hissediyoruz. Milyonlarca dolar kazanma fırsatı dururken The Christophers’ın üçüncü serisine el sürememesinde saygı duyulacak bir yan var çünkü. Lori’yi de etkileyen bir şey bu… Yaşanmış gerçek duygularına, kendi hayat öyküsüne dayanan bir seriyi parayla ilişkilendiremiyor. Onları tamamlamak için paradan çok daha güçlü bir itkiye ihtiyacı olduğu belli. Portrelerini çizdiği Christopher’ın hayatından çıkıp gitmesiyle seriye hangi duyguyla devam edeceğini bilmiyor. Hayatındaki en samimi davranışlardan biri, duygularına sadık kalarak bu seriye devam etmemek belki de… Kendisine söylediği yalanları sürdüremediği, egosuna meydan okuyan bir direniş var içinde… O yüzden, filmin kötü adamı nasıl onun içinden çıkıyorsa, iyi adamı da derinlerinde bir yerlerde duruyor ve ortaya çıkacağı anı bekliyor.

        “The Christophers”ın en güçlü yanlarından biri, Lori ile Sklar arasındaki ilişkiyi, her ikisi açısından da ilgi ve merakla takip ettiğimiz bir etkileşim, değişim sürecine dönüştürebilmesi… Tüm film, Lori’nin sahtecilik tezgahıyla, yani yalanlar ve oyunla geçmiyor. Lori’nin asistan olarak hayatına girmesiyle başlayan çatışmalar, tartışmalar ve uzlaşmalar, her ikisini adım adım değiştiriyor.

        Lori, onun içinde bir yerlerde hâlâ duran gerçek sanatçıyı keşfediyor. Sklar ise Lori’nin sadece dürüstlüğünden değil, sanatı ve eserlerine olan bakışından etkileniyor. Lori’in ilk iki The Christophers serisinden bahsettiği sahnede adeta büyüleniyor -ki o sahnenin ilişkileri açısından bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün. Tam orada, iki sanatçı arasında bağ kuruluyor, gerçek etkileşim başlıyor.

        Sklar’ın Lori’nin yıllar önce yazdığı bir eleştiri yazısını keşfetmesinden sonra yaşadığı duygu ve düşünce karmaşası, hikâye açısından çok önemli. Ne kadar acı verici gelse de dürüstlüğe ihtiyaç duyduğunu seziyoruz. Film ilerledikçe içine düştüğü durumun ve kendisine söylediği yalanların farkında olduğunu görüyoruz. Ian McKellen tüm bu sahnelerde kelimenin gerçek anlamıyla döktürüyor, karakteri mükemmel şekilde yorumluyor.

        Lori, ilk iki seri üzerinde konuşurken hayat ile sanat arasındaki bağı çok doğru yerden okuyor. Boya, fırça kullanımı, resmin merkezi ve katmanlar gibi teknik detaylar üzerinden psikolojik okumalar yaptığı sahne, başka bir alana taşıyor bizi.

        Sklar, kendini sözleriyle, duygu dalgalanmalarıyla açıkça ifade eden bir karakter. O yüzden onun değişimi gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Lori ise duygularını dışa vurmayan içe kapalı bir karakter… Değişim yaşasa dahi bunu çok belli etmiyor. Daha karşımıza çıktığı ilk sahnede, sanat hayatının maddi açıdan çok kötü gittiğini anlasak da Lori’nin, teklifi tam olarak neden kabul ettiği sorusu dahil onunla ilgili birçok yanıtı, davranışlarının altındaki nedenselliği bulmak bize bırakılıyor. Kaldı ki, finalde de yanıtı bize bırakılan başka sorular çıkıyor. Kesin olan, Lori’nin yaşadığı deneyimin sonunda, kendi içindeki sanatçıyla daha güçlü bir bağ kurması, öfke ve intikam hislerinden kurtularak özgürleşmesi… Michaela Coel’in Lori Butler yorumu da azımsanmayacak kadar iyi…

        Büyük laflar etmekten uzak yaklaşımı bir yana galiba filmin en çok mizah duygusunu sevdim. Laf cambazlığına bayılan alaycı, geveze, dışadönük ve şovmen Sklar ile az konuşan, sakin, alaycı ve sezgisel Lori arasındaki kişilik uçurumu, filmin mizah duygusunun temelini oluşturuyor. Sözgelimi, ilk iş görüşmesinde Sklar’ın yaptığı tek kişilik şov; karşısına yarı çıplak çıktığı ikinci görüşmede Lori’nin özel hayatına bodoslama girme çabaları, ince bir mizah duygusuyla yazılan ve iki oyuncunun da harika şekilde yorumladığı sahneler…

        Soderbergh’in McKellen ve Coel’i daha senaryo aşamasında belirlediğini, oyuncu yönetiminde doğaçlama tekniğini kullandığını ve birçok diyaloğun sette şekillenmesine izin verdiğini söyleyelim.

        Sklar’ın kızı ve oğlunu canlandıran Jessica Gunning ve James Corden’in de filmin mizah duygusuna önemli katkılar sağladığını düşünüyorum. Öyle ki, “Keşke daha çok sahneleri olsa” diye geçiriyorsunuz içinizden.

        Soderbergh, Sklar’ın evini nerdeyse karakter gibi ustalıkla kullanıyor. Burada, Antonia Lowe’nin prodüksiyon tasarımının altını çizelim. Evin, içindeki her çeşit nesneyle birlikte her odası ve her köşesiyle yaşayan, sahici bir yer olması değil kastettiğim. Aynı zamanda Julian Sklar’ın hayatında geldiği son aşamayı, psikolojik durumunu ve kişiliğini de yansıtan bir yer olmasından söz ediyorum. Lori’nin kendisi gibi genç sanatçılarla yaşadığı mütevazi mekân ile bu ev arasındaki kontrast kuşkusuz ayrıca önemli.

        Mekân duygusuna ve arka plana film boyunca ayrı bir önem veren Soderbergh’in geniş açı objektifleri tercih etmesi, pek şaşırtıcı değil. Soderbergh’in Peter Andrews ve Mary Ann Bernard mahlaslarıyla görüntü yönetimi ve montajı bizzat üstlendiğini belirtelim.

        Soderbergh – Solomon ikilisi, hayat ile sanat arasındaki içtenlik bağı koptuğunda eserlerin, bundan nasıl etkilenebileceğini etkili ve anlamlı şekilde sorguluyorlar. Gerçek sanatın ancak sanatçının kendine dürüst olmasıyla ortaya çıkabileceğini ima ediyorlar.

        “The Christophers”, seyredilmeyi hak eden iyi bir film.

        7.5/10