Politik önyargılar mercek altında
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
3 MAYIS FİLMLERİ
Afganistan’da göğsünün orta yerine yediği şarapnelle bir savaş gazisi olarak konumlanan John Stark, Iron Man’i oluştururken de ‘güç’ ve ‘demir’le yükselmesiyle dikkat çeken bir figür. Elbette 2000’lerin çizgi roman uyarlamaları arasında sürekli ‘sıradan’ sıfatıyla anılıp “Yenilmezler” ile ‘ekip filmi’ne dahil olunca heyecanını, görkemini ve temposunu arttırma şansı yakalamıştır. Burada ise siyasi, alaycı ve gerçekçi tarafını koruyor. “Iron Man 3”, 11 Eylül sonrası oluşan politik önyargıların ve ezberin bir ‘TV/internet yanılsaması’ olabileceği hazin gerçeğinin üzerine gidiyor. Bunu yaparken de aynen “Iron Man 2”nin yaptığı gibi ilk filmin safkan emperyalist yaklaşımını yıkmayı beceriyor. ‘Cehennem Silahı’nın yaratıcısı Shane Black’in varlığıyla alaycılık, ciddi aksiyonu sollayarak sahne çalıyor. Ama elbette Marvel’in ‘Iron Man’i de içeren S.H.I.E.L.D. adlı süper kahraman ajan ekibinin maceraları için esas efekt ve ihtişam deposu 2015 tarihli “Yenilmezler 2” olacak.
Artık Marvel uyarlamalarını, bir blockbuster şampiyonundan bağımsız olarak değerlendirmek çok hakkaniyetli değil. Belki daha öncesinde ‘X-Men’ ve ‘Örümcek Adam’ serileşerek fazlaca kar ederken ‘modern çizgi roman kahramanı’ prototipini de doldurmuştu. Ancak geçen yıl dünya çapında tüm zamanların en çok izlenen üçüncü filmi koltuğuna oturan “Yenilmezler” (“The Avengers”, 2012), bir ufuk açtı. Gerçek bir pazarlama ürününün nasıl olabileceğini bizlere gösterdi. O albenisi yüksek ve bol çeşnili ekibin en akla yatkın yan bölümleri kuşkusuz, herhangi bir ‘Örümcek Adam’ (son reboot hariç) veya ‘X-Men’ filminin üzerine çıkamasa da 2008’den beri süregelen ‘Iron Man’ filmleri olmuştur.
‘S.H.I.E.L.D.’ ekibinin en izlenesi yan bölümleri ‘Iron Man’ benliğinde canlanıyor
Elbette Ang Lee’nin ‘S.H.I.E.L.D.’in toplanması öncesi çektiği, estetik devrime imza atan “Hulk” (2003) şaheserini saymıyoruz. Çünkü o bu ticari başarının önünde veya arkasında yer alan bir yapıt değil. Ancak genel anlamda bakınca savaş ortamında Nükleer ve Soğuk Savaş’la mücadele eden intikamcı süper kahraman ekibi, arka planına bakınca “Kaptan Amerika”da (“Captain America”, 2011) çok şovenist, “Thor”da (2011) çok Shakespeareyen haliyle ‘çöp üretimi’ne kayan bir yaklaşıma sahip.
Bunların arasından sıyrılan ise Robert Downey Jr.’ın da katkısıyla nam-ı diğer ‘Demir Adam’... Aslında bunun sebebi büyük oranda derinlikli, felsefesi olan kahramanların bu seriyle geriye itilip, alaycılığın, gerçekçiliğin, aksiyonun ve politikanın tavan yapması büyük oranda. Stan Lee’nin karakteri Amerika’nın kitle imha silahı ya da dış tehditleri alt etme zırhı olarak konumlanıyor. Bu Marvel çizgi romanların kahramanlarının bir kısmının 2. Dünya Savaşı, büyük güç Sovyetler Birliği ve nükleer tehditle mücadelesini Ortadoğu’ya çeviriyor.
Shane Black’in varlığı Amerika’nın terör ezberini alaya almaya yarıyor
Ancak ilk filmin bu konudaki emperyalist yaklaşımının, serinin ikinci halkasında biraz tersine çevrilmesi burada da nasibini almış. Dolar milyarderi Jack Stark’ın ‘bilim adamı-mühendis’ arası bir kimlik oluşturması aslında ‘Afganistan’da göğsünün ortasına şarapnel yemesi’yle ilintili. Bu sayede kendini teknolojiye veren bu kent soylu tipleme, Batman’in ‘aristokrat şato yarasası/kan emicisi’ kimliğinin biraz daha siyasi amaçlara yoğrulmuş hali olarak dikkat çekiyor.
Onun günümüzde Nolan sayesinde yükselen destansı havasına bürünmeyi özellikle reddetmesi, muzip karakterin Jon Favreau’nun ardından ‘doğru bir idareci’yle sinemalaştırılmasını sağlamış. Tarantinoesk kara komedi “Kiss Kiss Bang Bang”in (2005) yaratıcısı ve ‘Cehennem Silahı’ (‘Lethal Weapon’) serisinin senaristi Shane Black, doğru bir çözüm olmuş. Böylece aslında mizahi boyut öne çıkarken 11 Eylül sonrasında ‘terör’ meselesinin yol açtığı paranoya ve ırkçı önyargılara ironik bir ideolojik bakış devreye girmiş. Aksiyon kalıplarıyla oynamanın doğru ‘tuğlalar’ bulması da böylece sağlanmış.
Ben Kingsley’nin Usame Bin Laden alegorisi hali çok şey anlatıyor
‘Demir adam’ olmanın duygusuzluğunu bir savaş silahı olarak alan Stark, Guy Pearce, Rebecca Hall ve Ben Kingsley’nin Aldrich Killian, Maya Hansen ve Mandarin tiplemelerinin peşine düşüyor. Bu konuda da aslında kadınların arasında kalması, ikiyüzlülüğe adapte olması ve terörle ilgilenmesi gayet kolaylaşıyor. Yani milyarder ve yakışıklı olmanın zaaflarını kendi kimliğiyle bütünlüyor.
Black büyük oranda ABD’nin terör ezberinin, algısının ya da önyargısının, işi her ‘Arap’ı ya da ‘Müslüman’ı küçük düşürmeye kadar götürmesinin bir yanılsama olduğunu işlemek için yola çıkmış. Ortadoğu’da yaşananların ve dış tehdidin aslında ‘iç tehdit’le açıklanacağı gerçeğini aralamaya çalışmış. Bu konuda da alttan alta bir ironi ‘Iron Man’in çevresini sarıyor. Buna destek veren ise “Aşk Guru”sunun (“The Love Guru”, 2008) Hint Guru ve “Diktatör”ün (“The Dictator”, 2012) Wadiya’lı Tamir karakterleri kadar pespaye ve mizahi bir kimlikle sunulan Ben Kingsley’nin, kaydedilen görüntülerin aktif savaş parçalarıyla iç içe geçince nasıl göz boyadığına dikkat çekmeye yaraması aslında. Böylece Usame Bin Ladin alegorisi bir yaklaşım canlanırken, o konuda eleştirel bir yorum yapılıyor.
Lafın özü eserin özündeki Soğuk Savaş’dan Irak Savaşı’na taşınan politik tabanın aksiyon sinemasının ‘fantastik-aksiyon’a taşınan işlevinde ters bir görev üstlendiği gözüküyor. Shane Black ise bu alaycı yaklaşımı doldurmak için transfer edilirken Paltrow-Hall arasındaki mücadeleyi de öne çıkarıyor. İkinci filmin ‘demir-güç’ yüklü psikolojik çatışması burada daha farklı bir tabana transfer ediliyor. Orada içimizdeki tehdide kayan ideolojik yaklaşım ise burada sürüyor. Böylece 11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı sonrası, uzaylı istilası filmlerinin de katkısını arkasına alarak genelde patlayan milliyetçi ve emperyalist damar arka plana itiliyor.
130 dakika politik propagandanın yer yer içeri sızmasına yol açıyor
Görüntü yönetmenliği koltuğunun John Toll’a geçmesi işi klasikleştirse ve Matthew Libatique’i devre dışı bıraksa da popüler sinema adına eğlenceli bir tüketim sürecinden geçiyoruz. Böylece “Iron Man 3”, bir kez daha görkemiyle, alaycılığıyla, ihtişamıyla, efektleriyle, yükselen temposuyla ve klasik koreografisiyle ilgiyi sürekli ayakta tutuyor. Final sekansının kurgusu ve yönetmenliğiyle birazcık akıllarda kalıyor. Ancak 130 dakikalık süresinin zaaflarını yaşıyor bu sefer. Hatta yer yer politik propagandaya kayan dramatik yapısıyla bunun ‘volüm’ünü de yükseltiyor.
Ama böyle stüdyo mamulü filmler için bu durumun şart hale gelmesi normal. Bir not olarak kapanış jeneriğinin sonrasında “Yenilmezler 2”ye (“The Avengers 2”, 2015) selam çakan sahneyi de yakalamanızı öneririz. Zaten bu politik, gerçekçi ve zamanının gerisinde ekibin (ya cüssesiyle ya cüssesizliğiyle ya da yaşadığı devirle) en merak edilesi filmi o olacak gibi. Bu yıl içindeki ikinci ‘Thor’ ve 2014’teki ikinci ‘Kaptan Amerika’ filmlerini ancak kafası gitmiş Amerikan izleyicisi bekliyordur.
FİLMİN NOTU: 5.2
Künye:
Iron Man 3
Yönetmen: Shane Black
Oyuncular: Robert Downey Jr., Gwyneth Paltrow, Don Cheadle, Rebecca Hall, Guy Pearce, Ben Kingsley, Paul Bettany
Süre: 130 dk.
Yapım yılı: 2013
SİNEMA MI, O DA NE?
“Şans Kapıyı Kırınca”nın sitcom estetiği, siyasi taşlama ve kültür farkları komedisi yetisi, Ferhan Şensoy’un sinema kimliği için önemliydi. Ancak deneyimli oyuncu, “Muhalif Başkan”la düştüğü uçurumda ne yaptığını muhtemelen kendi de bilmiyor. Zira karşımızda ‘sinema’dan başka her şeye benzeyen, uzun süre ne ile yüzleştiğimizi anlamadığımız, renkleriyle oynanmış bir ‘pespaye görüntü parçaları bütünü’ var. Ne güldürmeyi, ne de görsel tutarlılık sunmayı becerebilen bu eser, bu sene izlediğimiz “Hükümet Kadın” ile birlikte ‘sinemasız politik taşlama denemeleri’ arasına yerleşiyor.
Sinema bazıları için üzerine fazla düşünülmesi gereken bir sanat dalı olmayabilir. Alınan eğitimle, edinilen alışkanlıklarla veya kurulan ekiple son derece ‘doğru kurallar’ belirlemeyi de becerebilirsiniz. Ama bu işin tersi olduğunda bir anda her şey üst üste gelebilir. Kendinizi aşırı rahatlığın kurbanı olarak bulabilirsiniz. “Muhalif Başkan” da yönetmen Yüksel Torun ile çöp korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Biray Dalkıran’ın yanında tecrübe kazanan görüntü yönetmeni Aşkın Sağıroğlu’nun katkısıyla bu koşulsuz yola sapıyor.
İzlediğimiz tam olarak ne?
2.35:1 formatını prodüksiyon kalitesi yüksek gözüksün diye yerleştiren eser, sözde ‘sosyal taşlama’ yapıyorum diye insanları uyutuyor. Bunu zannederken “Memleket Meselesi” (2010) gibi filmden başka her şeye benzeyen ‘yerli malı’ işlerden birine dönüşüyor. Kesin bir şey var o da perdede gördüklerinizin sinema olmadığı... Ancak ‘ne izliyoruz?’ ve ‘deneyimlediğimiz ne?’ gibi soruların cevapları kişiye göre değişebilir.
Bir tiyatro oyunu mu, bir TV dizisi mi, bir kasaba konuşması mı, bir skeçler bütünü mü, yoksa başka bir şey mi bilemeyeceğiz. Ama “Muhalif Başkan”ı bunların arasında bir yere konuşlandırabiliriz. Yüksek gözüken prodüksiyon kalitesinin sanki arkadaki ‘krem rengi tente’nin tonunu sarıltmak için kullanıldığı görsel yapı öylesine ‘pespaye’ bir şekilde kurulmuş ki olup bitenlere anlam verebilmek mümkün değil.
Lens kullanımının ne olduğunu çözmeden film çekmiş
Yüksel Torun’un yönetmenlik konusunda alacağı dersler çok fazla olmalı. Öncelikle 2.35:1’e uygun lenslerin ne olduğunu öğrenmesi lazım. Ardından her kareye orta ölçekli mercek yerleştirilmeyeceğini, zaman zaman onun oranının değiştirilmesi gerektiğini idrak etmeli. Bunun ardından da eğer seyirciyi hedef alan bir yapıt üretiyorsa, oyuncuların kameraya göre değil, kameranın oyunculara göre hareket etmesi gerektiğini çözmeli.
Zira burada o kadar garip bir durum var ki, sanki çerçeveler 1.85:1 formatına göre ayarlanmış, ama 2.35:1’e çekilince yan taraflarda boşluklar kalmış. Anamorfik formatın filmin başına açtıkları bununla da bitmiyor. Çok fazla karakter olmayan anlarda özellikle ‘geniş alan’ açıklığı devreye giriyor. Olmayacak bilinçsiz bir yalnızlık temsiliyle yüzleşiyoruz. Bu kadar garip bir süreç herhalde bir daha gelmez. Ama Türkiye’de yaşayınca bu cümleyi senede 10’a yakın kez söylemek zorunda kalıyoruz maalesef.
Gerçek bir sinemasızlık abidesi
Bu durumun Woody Allen’la akrabalık kuran Ferhan Şensoy tanımını arkaya itmesi, büyük oranda skeçlerde ‘kelimeler’in öne çıkmasına yol açıyor. TV alışkanlığı olan oyuncuların güldürü adına arkalarına ‘diyalog’ veya ‘sözlü/görsel espri’ alamaması ise normal. Zira karşımızda çerçevenin ne önünü, ne arkasını ayarlayamayan, yazım aşamasını da bunlara ‘yüksek uyum’la donatan bir ‘sinemasızlık abidesi’ var.
“Muhalif Başkan”dan “Osmanlı Cumhuriyeti” (2008) kadar zeki bir politik taşlama olması beklenemez. Ama en azından ‘Vizontele’ serisinde gördüğümüz, güncel sinemamızın taşra geleneğine yaklaşan bir mizah çıkartılabilirdi. Bu haliyle ise sözü geçen film, “Hükümet Kadın” (2013) ile birlikte bu devrenin ‘görünürde muhalif dururken hiçbir şey söylemeyip çöp tanımını hatırlatan komedileri’ arasına katılıyor. Peki ya bu eserin son bölümündeki ‘görüntü bindirme tekniği içeren sahneler’in, ‘ön çalışma aşaması storyboard’u’ olarak sinema derslerinde gösterilmesi açısından bir katkısı olabilir mi? O konuda da emin değiliz. Ama herhangi bir Hollywood çalışanı, bunları dijital ortamda düzeltilmemiş ham kurgu parçaları sanacaktır.
FİLMİN NOTU: 1.8
Künye:
Muhalif Başkan
Yönetmen: Yüksel Torun
Oyuncular: Ferhan Şensoy, Yusuf Atala, Dost Elver, Ali Yaylı, Cansel Kula, Türkan Kılıç
Süre: 99 dk.
Yapım yılı: 2013
HINZIR BİR YEŞİLÇAM HİKAYESİ
Yönetmenlik sanatı konusunda vizyon sahibi olmadığını “Girdap”ta kanıtlayan Talip Karamahmutoğlu, ikinci eserinde ‘yönetmenlik’ ve ‘senaristlik’ koltuklarını yine kimseye bırakmıyor. Ancak bu sefer en azından ‘meta-komedi’ omurgalı Yeşilçam’ın geleneklerini ti’ye alan mizah anlayışı, oyuncuların canlılığı ve hikaye kurgusunun ‘şekil şemal’ olarak doğruluğunun katkısıyla bir derece eğlendiriyor. Bu da “Bir Hikayem Var”ı görsel açıdan ‘amatörlük’, dramatik açıdan ‘amatör ruhlu samimiyet’ kelimeleriyle anılır hale getiriyor.
Bizde “2 Süper Film Birden” (2007) ile “Bana Bir Soygun Yaz!” (2012) gibi denemelerini gördüğümüz ‘meta-komedi’ aslında Hollywood’da çok yaygın bir alan. Bahsettiğimiz, büyük oranda sinema sinemaya bakıyor filmlerinin mizahi şubesi... Eddie Murphy-Steve Martin ikilisnden çıkan “Çatlak Yönetmen”den (“Bowfinger”, 1998) Buster Keaton’ın “The Cameraman”ine (1928) kadar uzanan sayısız evrensel örnekle de karşımıza çıkmıştır.
Meta-komedi iskeleti bir hikaye kurgusu dinamizmi ile akıyor
Burada ise “Bir Hikayem Var”da Talip Karamahmutoğlu, belli açılardan zeki bir esere imza atıyor. “Easy Rider”dan (1969) Tinto Brass’a uzanan göndermeler silsilesinin içinden erotik Türk filmi, Yeşilçam melodramı, biker-film, western gibi türler arasında bir yolculuğa çıkıyor. Bu toplam Türk halkıyla ve Yeşilçam’la dalgasını geçmeyi ihmal etmiyor.
Öncelikli hedefini Nuri Alço’nun gelenekleri olarak belirlerken de aslında Kadir Doğulu-Bülent Çolak ikilisinden aldığı canlılıkla, diyalogsal açıdan yer yer Judd Apatow’u akla getiriyor. Onun kadar repliklere hakim, sürekli söyledikleriyle anlam yaratabilen süreç, kalıcıdan ziyade akıcı olabiliyor. Böylece meta-komedi çekiciliğine bel bağlayan bir ‘hikaye kurgusu dinamizmi’yle yüzleşiyoruz.
Ancak film, bunu tamamlayacak yetkin bir yönetmen bulma konusunda ciddi sıkıntılara düşüyor. “Girdap”ta (2008) ilginç meseleyi ‘sinema filmi’ne dönüştürürken sendeleyen Karamahmutoğlu, burada da aynı sorundan mustarip. Elindeki hikayenin, intihar bombacılığı meselesinin dini metinlerini incelemeye çalışırken sinemasal gerçekleri unutması “Bir Hikayem Var”a da yüzde yüz oranda yansıyor. Böyle olunca görsel açıdan tepeden tırnağa ‘amatör’ bir işle karşılaşıyoruz.
Görsel açıdan amatör bir film
Yönetmenin bu sefer kurgu koltuğundan çekilmesi ise detay planların, yakın planların ve en ilkel kamera hareketlerinin üst üste yalapşap kurgulanmasına açılıyor nedense. Sonuçta da ‘hızlımsı bir kurgu’ yarattığını zanneden eserin düştüğü durumlar hakkaten çok acıklı. Bunlara elbette kaçırılan ölçeklerin de eklenmesi görsel açıdan eşeği sağlam kazığa bağlayamayan bir yapının beraberinde geliyor. Ancak en azından 90 dakikanın üzerine çıkmamasıyla oyuncularının samimiyetine ve gerekli kullanımına odaklanırken ‘mizansensizlik’i umursamıyoruz. Görüntü yönetimi ise neredeyse hiç yok.
Sahneleri birbirine bağlama konusunda cehalet o kadar belirgin ki üniversite öğrencileri bile güler. Bu sebeple de ‘amatörlük’ün en azından ‘senaryo’ konusunda ‘amatör bir ruh’la samimiyet aşıladığını söylemek mümkün. Birbirinin içine geçen ‘hikayeler-filmler’ ise inşa süreci açısından ‘gecekondu’ izlenimi bırakıyor. Bunu bilinçli yapıp postmodern sonuç alan yönetmenler varken, yerli sinemanın ne kadar geride kaldığı açığa çıkıyor. Ancak sanki hedefini Yeşilçam tabanına oturttuğu ve o kaynağı eleştirdiği için bu yaklaşım yer yer ‘anlam’ da kazanıyor. Ama Karamahmutoğlu’nun bu ‘taktik’i bilerek uygulayıp uygulamadığı konusunda derin şüphelerim var.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Bir Hikayem Var
Yönetmen: Talip Karamahmutoğlu
Oyuncular: Kadir Doğulu, Bülent Çolak, Ozan Akbaba, Nuri Alço, Teoman Kumbaracıbaşı, Turan Özdemir
Süre: 94 dk.
Yapım yılı: 2012
HOLLYWOOD İYİMSERLİĞİ VE AMBALAJI TAŞIYOR
İki evsiz Kürt çocuğun, 1990 Irak’ındaki umut hikayesini Hollywood kurallarıyla düzenleyen “Neredesin Süpermen?”, bu amacının sonuçlarını ‘yapma duran ve özenti bir sinema filmi’ olarak alıyor. Böylece Ghobadi’den sonra Kader de Ortadoğu’nun Kürt birey/azınlık temsilcisi olarak çıksa da, sinemaskop formatında görsel anlardan karakterlerin dönüşümüne kadar Amerika hayalini tutarlı bir perde temsiline dönüştüremiyor. Zira ister istemez İran sinemasının gerçekçiliğine uygun karakterlere ve doğa alışkanlığına ‘sinematografi’nin yapay bir görkem yüklemeye çalışması, biçim-içerik uyuşmazlığını beraberinde getiriyor.
Iraklı Kürt yönetmen Karzan Kader, aslında günümüz Türk sinemasıyla paralellik kuran bir hikayeyle yola çıkıyor. Ancak “Neredesin Süpermen?”i (“Bekas”, 2012) daha ziyade Bahman Ghobadi filmleriyle akraba olarak görebiliriz. Zira o da yükselen İran sinemasında ‘Kürt açılımı’nı mercek altına almıştır. Azınlıkların hikayelerini masaya yatırmıştır. Ama filmi izleyince, Kader’in güncel Türk sinemasında şu sıralar gördüğümüz bu etnik/alt kültürel yaklaşımın cesaretine kapıldığını düşünebiliriz. Hatta işi daha da ileri götürürsek Anadolu’da geçen bir Kürt hikayesi olarak da okuyabiliriz. Üstelik yönetmenin kendisine sorsak belki bu varsayımlara ‘evet’ de diyebilir.
Körfez Savaşı arifesinden bir umut hikayesi
Kader, bu ikinci filminde büyük oranda 1990 yılında Körfez Savaşı öncesinden evsiz iki çocuğun sempatik direnişine uzanıyor. De Sica’nın “Çocuklar Bize Bakıyor”un (“I Bambini Ci Guardano”, 1944) bir benzeri canlanırken bildik omurgaların seviyesini yukarılara çekmeyi denemiyor bile. Aksine “Utanç” (“Buda as Sharm Foru Rikht”, 2007) gibi Batı’nın emperyalist yaklaşımıyla ilişkide bulunmaya çalışan, o katmandan yükselen kini ise umutla-göstermelik mizahla doldurup ‘okşayan’ bir eser var burada. Lafın özü “Neredesin Süpermen?” için şiddeti ve savaşı onaylıyor diyebiliriz.
Bunu yaparken tutunduğu dala uygun bir şekilde 2.35:1 oranında Irak’ın Oscar adayı olmasına şaşırmayacağımız bir bütün sunuyor. Bu başarı ve yükseliş hikayesi ise Hollywood’dan aşağı kalmayan ‘hin numaralar’la örülüyor. Coca Cola, Süperman, Michael Jackson ve Saddam Hüseyin kelimelerinin-motiflerinin çevresinde dolaşan filmin, onlardan bir ‘yol’ açmaya çabaladığı görülebiliyor.
1930’lar Hollywood’undan çıkmış gibi dururken yapmacıklıkla boğuşuyor
İki milyon dolar bütçeye uzanan prodüksiyon kalitesi çölün turuncusu-krem rengi arası paletini göstermekten başka işe yaramazken zamanla senaryo yazımındaki sıkıntılar açığa çıkıyor. Her sahneyi bir ‘umut ışıltısı mizanseni’ olarak tasarlayan yönetmenin sanki hikaye anlatmayı unutup her şeyi sinematografiden beklediği söylenebilir. Yol filmi mizanseninin omurgasında derin boşluklar gözlerden kaçmıyor. Bu da Kürt öyküsünü Amerikan egzotizmiyle sararken neredeyse 20’ler 30’lar Hollywood’undan bir ırkçı yaklaşımla dolduruyor.
Böylece aslında Amerika kıtasında görsek şaşırmayacağımız bir eser, sanki Irak’tan Ortadoğu’dan yükselip ‘yapmacıklık’tan yara alıp ‘yapıştırma’ hissiyatına meylediyor gibi. Yedi ve 10 yaşındaki çocuklara konsantre olurken ise Amerikan ürünlerini bir çırpıda karşımızda bulmamız şaşırtıcı değil. Çıkış noktasından bakınca “Borat” (2006) gibi hınzır ve özenli hikaye yapısını, sinemasal açıdan bakınca ise Kenya’nın 2012 için Oscar aday adayı “Yarım Kalan Hayat”ın (“Nairobi Half Life”, 2012) tutarlı estetiğini arıyoruz.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Neredesin Süpermen? (Bekas)
Yönetmen: Karzan Kader
Oyuncular: Zamand Taha, Sarwar Fazil
Süre: 97 dk.
Yapım yılı: 2012
PACINO EVİNDE SAKLAMAYA UTANIR MI?
Belki de Pacino’nun geçen sene Altın Ahududu ödülü aldıktan sonra miyadını doldurduğu için projelendirdiği bir ‘eski dostlar kara komedisi’... “Eski Dostlar”, mizansensiz ve hikayesiz akan, senaryodaki sakil diyalogların yönettiği bir film kıvamında. Bu durum da Pacino, Walken ve Arkin’in kendi çapında takılmasına yol açarken, seyircisine ‘eline kamera alan film çekiyor’ tadında bir deneyim yaşatıyor. RED ile harikalar yaratan Soderbergh ve Fincher ise bu film izlerse herhalde ‘hayır!’ diye çığlık atıp uzaklaşır.
72 yaşındaki 40 senelik tecrübeli oyuncu Al Pacino, 41. filminde bir dostluk hikayesiyle çıkageliyor. İlk bakışta gayet akla yatkın gözükebilir. Hatta Fisher Stevens’ın toparladığı ekibin ‘veteran ruhu’yla halihazırdaki kara komedi mizansenini doldurmaya çabalaması da normal. Ancak ‘derme çatma’ üretildiği çok açık duran “Eski Dostlar” (“Stand Up Guys”, 2012) bu dehlizden çıkmak için uğraşmıyor bile. Eline kamera alanın film çektiği günümüzde bu ivmeye ayak uyduruyor.
Oyuncunun iflah olmaz hayranları bile bu kadarına isyan edebilir
RED’i kullanışsız hale getiren sinemaskop formatında konuşmalar ve yakın planlarla örülü ‘vay be!’ tepkisi bekleyen sekanslar bizleri bekliyor. Hayata karşı gelen bu ekibin didaktizmiyle ayağa fırlayıp alkışlamamız filmin esaslı arzusu... Fisher Stevens’ın ikinci sinema filmindeki etkisizliği ile görüntü yönetmeninin işlevsizliği, sanki hikayesiz senaryonun her yere diyalog serpiştirmiş haline takılıyor gibi. Işık ve renk gibi kavramlar ise ‘bir başka bahar’a bırakılıyor.
Böylece Pacino’nun dördüncü Altın Ahududu adaylığıyla geçen sene ‘En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülüne uzandığı süreçte ‘kişisel bir miras’ için projelendirdiği, Arkin ve Walken ile dostluk adına karşımıza çıkardığı ‘kötü’lüğü tartışılmaz bir film izliyoruz. Türk filmlerinin seviyesinden farksız duran bu yapıt, iflah olmaz Pacino hayranlarını hedefliyor olabilir. Ancak uyaralım, onlar da isyan edebilir.
2012 Pacino ve De Niro için kötü anılacak
Zira sinemada veya TV’de de olsa hala kendine uygun başrol yakalayınca döktüren bir oyuncu karşımızdaki. “Doktor Ölüm” (“You Don’t Know Jack”, 2010) onun tükenmediğini kanıtlıyor. Ancak De Niro’nun “Kırmızı Işıklar” (“Red Lights”, 2012), Pacino’nun ise buradaki performansıyla bezeli 2012 karnesi ‘iki ustanın da miyadı dolmuş’ tümcesini akla getiriyor maalesef.
Bu projede Walken ile Arkin dışındaki isimlerin bambaşka, isimsiz oyuncular olmasını ise nedense hiç ama hiç önemsemiyoruz. Zira seviyesini belli eden “Eski Dostlar” bu bit yeniğinden ziyade kendi sinemasal bakışının yerlerde sürünmesiyle uğraşmalı büyük oranda. TV geleneğine alışık yönetmeninin ikinci sinema filmi denemesi olması ise şaşırtıcı mı? Elbette hayır!
FİLMİN NOTU: 1.9
Künye:
Eski Dostlar (Stand Up Guys)
Yönetmen: Fisher Stevens
Oyuncular: Al Pacino, Christopher Walken, Alan Arkin, Julianna Marguiles
Süre: 96 dk.
Yapım yılı: 2012
HASSAS YÜREKLER İÇİN ‘ÇARPIŞMA’
Şiddet, cinsellik, protez bacak, çıplaklık ve bacakların olmadığı beden gibi öğelerin bir araya geldiği orantısız/rahatsız edici bir arka plan oluşturup, bunlara temas eden bir romantizm inşa ederken garip bir tat veren özel bir eser. “Pas ve Kemik”, Hollywood melodramının eskimiş tanımını David Cronenberg’in “Çarpışma”sından Leos Carax’ın “Köprüüstü Aşıkları”na uzanan belirgin akrabalıklarla onarmaya çabalıyor. Bunun devamında adının da katkısıyla gözümüzün önündekilerden ziyade etraftakilerle ilgilenmesiyle sıradan bir duygusal-dram olmaktan kurtulan, her türlü kitleyi bir yerinden yakalama garantili bir aşk filmine dönüşüyor.
FİLMİN NOTU: 6.2
Künye:
Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os / Rust and Bone)
Yönetmen: Jacques Audiard
Oyuncular: Mathias Schoenaerts, Marion Cotillard, Bouli Lanners
Süre: 120 dk.
Yapım yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Acı Reçete (Side Effects): 5.5
Aşk Kırmızı: 3.5
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Aşk, Şimdi (Now is Good): 4
Aşkın İzleri (To the Wonder): 8.3
Bahar İsyancıdır: 3.9
Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1
Crood’lar (Croods): 3
Çanakkale: Yolun Sonu: 5.5
Çocuklar (Djeca / Children of Sarajevo): 6.9
Dev Avcısı Jack (Jack the Giant Slayer): 5.9
El Cin: 0.7
Eve Dönüş: Sarıkamış 1915: 4.6
G.I. Joe: Misilleme (G.I. Joe: Retaliation): 4.6
Gazeteci Çocuk (The Paperboy): 6.5
Gelmeyen Bahar: 2.5
Göçebe (The Host): 7.5
Hayat Avcısı (The Imposter): 5
Hazine Avcısının Maceraları (Los Aventuras de Tadeo Jones): 5
Hile Yolu: 5.2
Hitchcock: 5.5
Hititya: Madalyonun Sırrı: 4.6
İntikam Benim (Dead Man Down): 3.8
Jin: 7.5
Kadınlar (Elles): 7.5
Kelebeğin Rüyası: 5.5
Koleksiyoncu 2 (The Collection): 1.7
Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5): 4.7
Koşulsuz Sevgi (Broken): 5.5
Kötü Ruh (Evil Dead): 5.5
Kuma: 4.5
Lanet (Sinister): 7.7
Mahmut ile Meryem: 3.8
Muhteşem ve Kudretli Oz (Oz: The Great and Powerful): 6.9
Muhteşem Yaratıkları (Beautiful Creatures): 5.5
Mutluluk (Glück / Bliss): 4.2
Oblivion: 4.2
Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6
Öldüren Tutku (Passion): 6.5
Sabit Kanca: 1.7
Sefiller (Les Misérables): 6
Sıcak Kalpler (Warm Bodies): 6.2
Suç Ortağı (Stolen): 4.5
Şeytanın Ormanı (The Barrens): 1.7
Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green): 3.5
Yabancı: 3.5
Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet): 5.5
Yedi Psikopat (Seven Pyschopaths): 6.2
Yolda (On the Road): 4
Yük: 5.4
Zerre: 5.6
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.