Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

Fantastik bir 2. Dünya Savaşı filmi

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
09 Kasım 2018 Cuma

“Overlord Operasyonu”, “Er Ryan'ı Kurtarmak” (Saving Private Ryan – 1998) filminin havada geçen versiyonu gibi başlıyor...  “Er Ryan'ı Kurtarmak”ın açılış sahnesinde, yoğun Alman ateşi başlamadan hemen önce çıkarma gemisindeki askerleri yakın çekimlerle görürüz. Burada ise hava indirme birliğindeki askerler, uçağın içinde paraşütle atlayacakları anı beklerken aralarında laflıyorlar. Filmdeki karakterlerin çoğuyla tanıştığımız bir sahne bu... Kimisi konuşuyor, kimisi susuyor.
İçlerinde en gergin ve rahatsız olan Boyce (Jovan Adepo) diğerlerinden farklı. Savaşmaktan hoşlanmadığı, kimsenin canını almak istemediği belli... Uçakta bir korkak gibi görünüyor. Ama gecenin karanlığında ağır uçaksavar ateşi altında Fransa'ya inmelerinin ardından korkak olmadığını anlıyoruz. Zaten öyküde korkak asker yok. Hatta “Overlord Operasyonu” klasik anlamda bir kahramanlık filmi... Amerikalıların çektiği 2. Dünya Savaşı filmlerinin temel klişesini aynen koruyor: Amerikalılar kurtarıcı, Fransızlar mağdur, Almanlar ise zalim... “Overlord Operasyonu”nun klişelerle arası gayet iyi ama alışıldık 2. Dünya Savaşı filmlerinden farklı olduğu kesin. 

Popüler kültür tarihinde, 2. Dünya Savaşı'yla fantastik janrı birleştiren bir damar öteden beri vardır. Bu filmlerde Naziler dünyayı ele geçirmek için fizik ötesi yollar ararlar. Gerçek hayatta bilimsel araştırmalarda insanları denek olarak kullanan Naziler, filmdeki Fransız köyünde doğaüstü güçler bulmak için benzer deneyler yapıyorlar. Aslında özellikle Fransa topraklarına inmemizle birlikte bazı açıklanamaz olaylarla karşılaşıyor ve Amerikan askerlerini esrarengiz bir tehdidin beklediğini hissediyoruz.  
Sonuç olarak eski usul bir 2. Dünya Savaşı filmi gibi başlayan “Overlord Operasyonu”, bir yerden sonra çağdaş özel efekt teknolojisinin kullanıldığı fantastik bir korku filmine dönüşüyor. Şiddetin dozu giderek artıyor. Bu dönüşümün şok edici olduğu kadar eğlenceli bir yanı olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi bir savaş filminde değil, her şeyin bile bile abartıldığı fantastik bir korku öyküsünün içinde olduğunuzu anlıyor ve hikâyeyi çok ciddiye almamaya başlıyoruz.  Hikâyenin gelişimi, filmi grafik anlamda başka bir düzeye taşıyor, beklentilerimizi değiştiriyor. Filmde bazı karakterlerin geçirdiği bedensel dönüşüm gibi “Overlord Operasyonu”nun da ikinci yarısında türünü değiştirerek görsel bir dönüşüm yaşadığı söylenebilir.
Peki, bu dönüşüm, daha önce benzerini hiç görmediğimiz orijinal bir buluş mu? Pek değil. Özellikle 1980'ler ve 1990'larda çok popüler olan bazı bilgisayar oyunlarını hatırlayanlar için tanıdık bir dünya bu... Bu oyunlarda, içinde Nazilerin olduğu kale, şato gibi büyük mekânlara girip birilerini öldürmeye başlarsınız. İlk aşamalarda sadece askerleri öldürürsünüz ama oyun ilerledikçe doğa ötesi varlıklar çıkmaya başlar karşınıza. Onları yok etmek giderek zorlaşır... “Overlord Operasyonu” da aynı mantıktan hareket ediyor. Resmi anlamda bir oyun uyarlaması değil ama sözünü ettiğim oyunların ruhundan çok şey aldığı belli...
“Overlord Operasyonu”nun en başından itibaren ana karakteri Boyce üzerinden şiddet karşıtı bir alt metni var... Mecbur kalmadıkça şiddete başvurmak istemeyen, arkadaşlarının hayatını her şeyin önüne koyan Boyce, düzgün ahlaki değerleri temsil ediyor. Nazilerin deneyleri ise güç arayışından kaynaklanan bir tür şiddet hastalığı gibi... Bu hastalığın, müttefikler arasında kendisini gösterme ihtimali olduğu da ima ediliyor... 
Filmi ayakta tutan sadece alt metni değil. “Overlord Operasyonu” bence baştan sona iyi çekilmiş bir film... Yönetmen Julius Avery özellikle uçaktaki açılış sahnesini görsel ve işitsel olarak çok etkili kılabiliyor. Filmin geri kalanında da gerilim pek dinmiyor, tempo hiç düşmüyor. Karakterler belki çok derin değil ama aralarındaki ilişkilerin, çatışmaların iyi kurulduğu söylenebilir. Boyce'u oynayan Jovan Adepo dışında, Wyatt Russell (Ford), Mathilde Ollivier (Chloe), John Magaro (Tibbet) ve Nazi subayında Pilou Asbaet üstlerine düşeni yapıyorlar. Görüntü yönetmeni Laurie Rose ve Fabian Wagner'in de iyi iş çıkardığını belirtelim. Ama yine de beklentinizi çok yüksek tutmayın. “Operasyon Overlord”, her şeyiyle tipik bir tür sineması örneği. Hikâyesi zayıf ama geri kalan her şeyi sağlam.
Filmin notu: 6

 

'Post-terapi'nin sefaleti

Ergenlik çağı zordur. Daha zor olanı ise ergenlik çağında, cinsel yöneliminiz nedeniyle hasta, günahkâr ve sorunlu ilan edilmenizdir herhalde... Yönetmen Desiree Akhavan’ın Emily M. Danforth'un romanından sinemaya uyarladığı “Cameron Post'a Ters Terapi” (The Miseducation of Cameron Post) filminde arkadaşıyla eşcinsel ilişkiye giren Cameron Post (Chloe Grace Moretz), tam olarak bunu yaşıyor ve “genç günahkârların iyileşmesi” amacıyla kurulmuş bir tür dini eğitim programına gönderiliyor. Gittiği yerde “güler yüzlü, sevgi dolu” bir baskı bekliyor onu. Aslında iki yönlü bir baskı bu… Kendisini oraya düzelmesi için gönderen ailesinin görünmez baskısı belki daha güçlü. Bir de kamptaki gençler grubunun içindeki arkadaş baskısı var...

Uygulanan terapi programı ise özünde kendini yargılama, geçmişini silme ve dine sarılarak kendini kurtarma üzerine kurulu. “Psikolojik terapi görünümlü” bir beyin yıkama programı da denilebilir. Öte yandan, dini duyguları güçlü gençler için her şey daha da zor. Onlar belki hayatları boyunca suçluluk duygusuyla yaşayacaklar… Adına “terapi” denilen baskılama metodunun Cameron Post’a çok derinden işlememesinin nedeni belki de dini inancının zayıflığı. Ama bu, hiç kuşkusuz kendini kötü hissetmediği anlamına gelmiyor. Sonuç olarak, “iyileşene” kadar baskının süreceği bir yerde yaşamak zorunda ve “iyileşme”nin tam olarak ne olduğunu dahi bilmiyor.
1990'ların ilk yarısında geçen “Cameron Post’a Ters Terapi”, “dini terapi” uygulamasını doğru noktalardan eleştiren bir film. Ne var ki, benzer bir konuyu anlatan ve yine bu yıl seyirciyle buluşan “Boy Erased”in gölgesinde kaldığı kesin. “Boy Erased”i henüz seyretmedim ama “Cameron Post'a Ters Terapi”, meseleyi daha çok gençlerin bakış açısından ele alıyor. Aileler filmde pek yok ama gençleri en çok etkileyen de zaten evlerinden, okullarından alınıp oraya gönderilmiş olmaları... Film, ergenlik çağında aileden dışlanma duygusunun altını çiziyor ve bunun gençlerde yaratacağı suçluluk duygusunun ağırlığını tahayyül etmemizi istiyor. 
“Appropriate Behaviour” (2014) ile tanınan Desiree Akhavan'ın anlatımı sade ve işlevsel... Başroldeki Chloe Grace Moretz ve “American Honey”den tanıdığımız Sasha Lane de anlatıma uygun abartısız performanslarıyla gayet iyiler. Belki hikâyenin çok iyi kurulduğu söylenemez. Sinemasal cazibe açısından da mütevazi bir film ama son birkaç haftanın en sevdiğim filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirm.
Filmin notu: 7

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.