Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

Nureyev'in bir genç adam olarak portresi

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
23 Haziran 2019 Pazar

(UYARI: Nureyev'i tanımıyor ve hayat hikâyesi hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, yazıyı filmi seyrettikten sonra okumanız daha iyi olabilir)

Rudolf Nureyev, Batı'da tanınmaya başlandığı 1960'lı yıllardan itibaren kendi döneminin en iyi baletlerinden biri olarak kabul edilir... Hâlâ da efsane bir isimdir. Onu sahnede canlı olarak seyredenler kendilerini şanslı hissederler.
Nureyev, 1938 yılında Sovyetler Birliği'nde, hareket halindeki bir trende doğdu... Sovyetler Birliği'nde II. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. O, sağ çıkanlar arasındaydı. Tatar kökenli bir aileden geliyordu.
1961 yılında, Soğuk Savaş'ın en “sıcak” günlerinde, Kirov Balesi'nin yıldız dansçılarından biri olarak geldiği Paris'te Fransa'ya iltica etti...


İlticanın hikâyesini bütün ayrıntılarıyla final bölümünde seyrediyoruz. Gerçeklere çok büyük oranda sadık kalınarak çekilmiş, şaşırtıcı, sürükleyici ve heyecanlı bir sahne bu...
Ama "Beyaz Karga"nın (The White Crow) tek derdi, bu ilticanın öyküsünü anlatmak değil.
İlticanın hemen öncesinde Paris'te geçirdiği günler, geceler, tanıştığı insanlar ve yaşadıkları filmde çok önemli bir yer tutuyor... Öte yandan, trende doğduğu andan başlayarak, çocukluğunu ve öğrencilik yıllarını flash-back sahnelerle seyrediyoruz.
Film Nureyev'in çocukluk dönemini, öğrencilikle başlayan gençlik yıllarını ve Paris turnesinde geçirdiği günleri, paralel kurguyla anlatıyor.
Yönetmen Ralph Fiennes ve görüntü yönetmeni Mike Elley, bu üç dönemi kullandıkları renk paleti itibarıyla birbirlerinden ayırmışlar. Paris'te geçen sahnelerde 1960'lı yıllarda çekilmiş filmleri model alan renkler hâkim. Öğrencilik yıllarında ise sıcak renklere dönüşen ışıklar ve geçmiş hissini güçlendiren sarı filtreler baskın görünüyor. Bu sahnelerdeki sıcak renk kullanımının, Nureyev'in dans tutkusunu yansıttığı söylenebilir.
Paris, Nureyev'in dünyasında ruhsal ve mesleki bir açılımı temsil ediyor. Bu yüzden, Paris sahnelerinde ışık, beyaz ağırlıklı. Mavi biraz daha öne çıkıyor. Kadrajlar genel olarak aydınlık ve ferah...
Nureyev'in çocukluğu ise sadece renk paleti farklılığıyla değil, perde formatı olarak da filmin geri kalan diğer sahnelerinden ayrılıyor... Fiennes, bu sahnelerde II. Dünya Savaşı filmlerini hatırlatan siyah beyaza yakın renkler kullanırken, 1.85:1 olan formatı 2.39:1 olarak değiştiriyor. Bunun nedeni çocuklukta, karakterler ve diyaloglardan ziyade görsel imgeleri öne çıkarması... Kullandığı bu teknik nedeniyle Nureyev'in çocukluğunu, resim gibi kadrajlarla filmin geri kalanından ayırmak istiyor. 


Senaryo yazarı David Hare, Julie Kavanagh'ın “Rudolf Nureyev: The Life” adlı biyografi kitabından yararlanmış. İngiliz tiyatro ekolünden gelen Hare, oyun yazarlığı ve film yönetmenliği de yapmış tecrübeli bir isim. Dolayısıyla, filmin senaryo açısından sağlam bir omurgası var.
Film, “beyaz karga” deyiminin anlamıyla açılıyor. Ruslar, doğal yeteneği nedeniyle sürüden ayrılan, kendi kurallarıyla yaşayan sıra dışı insanlara “beyaz karga” diye hitap ediyorlar. Nureyev, gerçekten tam bir “beyaz karga” ve film de buna odaklanıyor...
Sadece iltica etmeye karar verdiğinde değil, hayatının birçok kritik anında kendi bildiğini yapmaktan vazgeçmiyor. Konservatuardaki öğrencilik yıllarından beri çevresindeki herkesin farkında olduğu bir şey bu...
Sözgelimi, Sovyet yöneticileri ve KGB ajanları, Paris turnesi sırasında onu topluluktaki diğer dansçılar gibi kontrol edemeyeceklerini biliyorlar. Aslında onu oraya getirmek dahi istemiyorlar ama mecburiyetten getiriyorlar; çünkü öyle iyi bir balet ki Kirov Balesi'ne ve Sovyetler Birliği'ne prestij katacağı kesin... Nureyev de bunun farkında ve kendisine konulan sınırları esnetmek için elinden geleni yapıyor, her şeyi zorluyor...
Özellikle öğrencilik yıllarında otoriteyle arasının hiç iyi olmadığını hissediyoruz. Paris'te müzeleri gezmek, konserlere gitmek, şehrin tadını çıkarmak, yeni insanlarla tanışmak ve gece hayatını tecrübe etmekten başka bir amacı yok aslında. Final sahnesine kadar filmin hiçbir noktasında, Sovyetler Birliği'nden kaçma arzusundan ya da Batı'ya iltica etmekten söz etmiyor ama içindeki özgürlük özlemini hissediyoruz. Yöneticiler ve KGB ajanları ise bu özlemin karşısında duruyor, bastırmaya çalışıyorlar.
Film, Nureyev'in iltica kararının kökeninde, Batı hayranlığı ya da kapitalizm sevgisinden ziyade özgürleşme isteği olduğunun altını çiziyor. Soğuk Savaş dönemi filmlerindeki koyu ve sığ antikomünist propagandaya girmeden Nureyev'in üstündeki baskıya odaklanıyor.


Senaryo yazarı David Hare ve yönetmen Ralph Fiennes, Nureyev'i Paris'te baştan çıkaran asıl unsurun sanat müzeleri, resimler, heykeller ve konserler olduğunu vurgulamak için özel bir çaba gösteriyorlar. Sözgelimi Nureyev, oyuncak tren almaya gittiği mağazada çok da mutlu olamıyor. Tam aksine, en iyiyi bulmaya çalışırken sinirleniyor. Sanat sözkonusu olduğunda ise Paris onun ayaklarını yerden kesiyor... Bu sahnelerde, sadece Nureyev'in sanat aşkını değil, balenin resimle, heykelle olan akrabalığını da hissediyoruz. Ama film bu konuda çok derinleşmiyor. Mesela Sovyet sanatını o yıllarda yukardan aşağıya şekillendiren sosyalist gerçekçiliğin bale dünyasındaki etkilerinden söz edilmiyor.
Baleyle ilgili filmde çarpıcı bir diyalog var... Nureyev'in hayatında derin etkisi olan hocası Puşkin (Ralph Fiennes), “teknik öğretilebilir bir şeydir ama asıl önemli olan, sahnede anlatılan hikâyedir” diye özetlenebilecek şeyler söylüyor. Aynı konuşma sırasında baleye “kaçış” olarak baktığını söyleyen Nureyev'in Puşkin'in sözlerinden etkilendiğini anlıyoruz. Nureyev'i sahnede diğer dansçılardan ayıran en karakteristik özelliği, tekniğin çok ötesine geçen yaratıcılığı değil midir? Ama “Beyaz Karga”nın bu fikri iyi işlediğini düşünmüyorum... Bale sanatını konu alan bir film olarak “Beyaz Karga”yı biraz zayıf bulduğumu söylemem gerek. Fiennes, Nureyev'in Paris'te Sovyet yetkilileriyle olan gerilimini her şeyin önüne çıkarmış. Biyografik filmlerin çoğunda olduğu gibi, psikolojik derinlikten ziyade hikâye anlatımı ve ana tema önemseniyor. Sovyet baskısına karşı özgürleşme özlemi olarak özetlenebilecek ana temanın derinlemesine işlendiği söylenemez.
Öte yandan, Fiennes'ın bir önceki filmi “The Invisible Woman”a oranla burada odağını daha iyi seçtiğini düşünüyorum. En azından, daha iyi bir senaryoyla yola çıktığı kesin. Özellikle biyografik açıdan bakıldığında, tatmin edici bir film. Nureyev'in özverili annesine duyduğu sevgiyi, yokluk içinde geçen çocukluğunu akılda kalıcı anlarla anlatıyor. Fiennes, Nureyev'in babasıyla ilgili sadece 2 sahne kullanmış. Ama ikisi de anlamlı ve etkili...
Filmin sevdiğim bir başka yanı da Nureyev'in olumsuz özelliklerini seyirciden saklamamış olması...  Filmi izlerken onun bazen gerçekten ne kadar zor, sorunlu bir insan olabildiğini görüp şaşırıyorsunuz. Nureyev'in kendisine en yakın insanların kalbini kırma konusunda ne kadar ileri gidebileceğini görüyorsunuz. Senaryo yazarı David Hare, seyirciyi rahatsız etmemek için bu sahneleri Nureyev'e hak veren şekilde yazabilirdi. Ama özellikle Adèle Exarchopoulos'un oynadığı Clara Saint ile Paris'teki restoranda çıkardığı olay unutulacak gibi değil... Hare ve Fiennes, bu sahnede Nureyev'in yoksul geçmişinin acısını hiç unutmadığının altını çizmişler.


Nureyev'i canlandıran Ukraynalı dansçı Oleg Ivenko ilk filminde elinden geleni çabayı göstermiş. Nureyev'in sert ve keskin tabiatını yakaladığı söylenebilir. Buna karşılık, film boyunca genelde hep aynı ifadeler ve beden diliyle oynadığını, karakterin iç dünyasını bize çok iyi yansıtamadığını düşünüyorum. Burada Ralph Fiennes'ın Nureyev'i oynayacak “iyi balet, iyi oyuncu” bulma konusunda sıkıntısını da hesaba katmak gerek.
Puşkin'in eşi Xenia'da Tatar aktris Chulpan Khamatova'nın akılda kalıcı bir performans çizdiği filmde, “Mavi En Sıcak Renktir”den tanıdığımız  Adèle Exarchopoulos'un önceki filmlerine oranla donuk bir performans çıkardığını da belirtmek istiyorum.
6.5/10

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.