Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

Sinema tarihinin en iyi 30 yeniden çevrimi

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
24 Temmuz 2019 Çarşamba

“Aslan Kral” ve “Gloria Bell” gibi iki yeniden çevrimin (remake) gösterime girdiği hafta, sinema tarihinin en başarılı yeniden çevrimlerini hatırladım. Orijinalini, diğer çevrimleri ya da önceki uyarlamaları aratmayan bütün filmlerin ortak özelliği, aynı tadı ve kıvamı tutturmayı denemek yerine, yeni ve farklı bir yorumun peşine düşmeleri. Sinema tarihinde öylesine başarılı yeniden çevrimler var ki birçok kişi onların  yeniden çevrim olduğunun farkında dahi değil. İşte bana göre gelmiş geçmiş en iyi 25 yeniden çevrim...

 

Oz Büyücüsü 1939
(The Wizard of Oz) Yönetmen: Victor Fleming, George Cukor
İlk çevrimi tümüyle unutturacak kadar iyi yeniden çevrimler vardır. Öyle ki herkes onun ilk çevrim olduğunu düşünür. “Oz Büyücüsü”nün 1925 tarihli ilk çevrimi, süratle unutulan vasat bir uyarlamadır. 1939'da seyirciyle buluşan “Oz Büyücüsü” ise kısa sürede bir klasiğe dönüşür. L. Frank Baum'un 1900 tarihli “The Wonderful Wizard of Oz” adlı romanından uyarlanan film, kendini aniden yabancı bir diyarda bulunan Dorothy'nin serüvenlerini anlatır. Aslında her şey bir çocuğun ebeveynlerinin koruyucu kanatlarından uzakta kendi başının çaresine bakmasıyla ilgilidir... Dorothy, hiç tanımadığı bir  dünyada yeni arkadaşlar edinerek ve sorunlara çözümler üreterek evine dönmeye çalışırken kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenir.

His Girl Friday 1940
Yönetmen: Howard Hawks
Chicagolu iki gazetecinin kaleme aldığı “The Front Page”, 1928 yılında Broadway'de sahnelenmiş ve büyük ilgi görmüştü. Hollywood, oyunun ilk sinema uyarlamasını, Lewis Milestone'un yönetmenliğinde 1931'de gerçekleştirdi. En iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu dallarında Oscar'a aday olan başarılı bir uyarlamaydı. Ama Howard Hawks'un 1940'da gerçekleştirdiği ikinci sinema uyarlaması, ilk filmi gölgede bırakmayı başardı. Yeni uyarlama o yıllarda “screwball comedy” olarak anılan ve cinsiyetler çatışmasına dayalı bir çeşit romantik komedi türündeydi. Oyunda ve önceki uyarlamada erkek olan muhabir Hildy, Rosalind Russell'ın canlandırdığı bir kadın karakter haline getirilmişti. Gazetenin yayın yönetmenini ise Cary Grant canlandırıyordu... Sonuç, her şeyiyle mükemmeldi. Belki Oscar'a aday olamadı ama yıllar içinde bir klasiğe dönüştü. Daha sonra başka uyarlamalar da çekildi ama “His Girl Friday” hâlâ en iyisi olarak anılıyor.

Malta Şahini 1941
(The Maltese Falcon ) Yönetmen: John Huston
Dashiel Hammett'in romanı ilk olarak 1931'de uyarlanmıştı beyazperdeye... 1936'da “Satan Met a Lady” adında komedi ağırlıklı ikinci bir uyarlaması daha yapıldı. İlki çok ses getirmemiş ve başarılı olamamıştı. İkincisi ise tam bir faciaydı. Stüdyo, yürürlükteki denetim yasasına uyumlu yeni bir uyarlama yapmaya karar verdi. John Huston'ın yönetmenlik yapacağı ilk filmdi. Huston, filme çok iyi hazırlandı. Ona göre, önceki iki uyarlamanın en önemli sorunu, romanın ruhundan kopmuş olmalarıydı. Romana çok daha sadık bir uyarlama yaptı ve karakterlerin karanlık yanını öne çıkarmaktan çekinmedi. Arthur Edeson'ın siyah beyaz görüntüleri harikaydı. Humphrey Bogart ise bu filmden sonra tam bir efsane oldu... İlk iki uyarlamayı şimdilerde sinema tarihçilerinden başka hatırlayan pek kimse yok.

Bir Yıldız Doğuyor 1954
(A Star Is Born) Yönetmen: George Cukor
İlk film 1937'de çekilmişti. William A. Wellman ve Robert Carson'un imzasını taşıyan öykü, biri düşüşte diğeri ise çıkışta olan iki oyuncunun aşk hikâyesini anlatıyordu. Alkolizm batağına saplanan erkek mesleki anlamda çöküşüne engel olamazken, destek olup yardımcı olduğu genç sevgilisi hızla zirveye tırmanıyor ve yıldızlaşıyordu. Film beğenildi ama öykü, Hollywood'un bir kere anlatıp bırakamayacağı kadar şahaneydi. İlk yeniden çevrim 1954'te gerçekleşti. Usta yönetmen George Cukor, Moss Hart'ın senaryosuyla karakterleri daha da geliştirmekle kalmadı, yakından tanıdığı Hollywood'u da filmin içine ustalıkla yerleştirdi. James Mason ve Judy Garland'ın oyunculukları harikaydı.... Daha sonra başka uyarlamalar da çekildi. Bradley Cooper'ın geçtiğimiz yıl gösterime giren filmi, özellikle Amerikalı eleştirmenler tarafından çok sevildi ama ben hâlâ George Cukor'un uyarlamasının en iyisi olduğunu düşünüyorum.

 

Tehlikeli Adam 1956
(The Man Who Knew Too Much) Yönetmen: Alfred Hitchcock
Hitchcock, “The Man Who Knew Too Much”ı 1934 yılında İngiltere'de çekti... Düşük bütçeli, mütevazı bir gerilimdi. Film, İsviçre'de tatilde olan Lawrence ve eşi Jill'in dahil olduğu uluslararası bir casusluk entrikasını anlatıyordu. İkinci film aynı hikâyeyi Kuzey Afrika egzotizminden destek alan, büyük bütçeli, gösterişli bir Hollywood yapımı olarak yeniden ele aldı. Kadroda Cary Grant ve Doris Day gibi yıldızlar vardı. İlki seyirciyi oyalamaya yönelik 75 dakikalık, siyah – beyaz bir filmdi. İkincisi renkliydi ve süresi 2 saati buluyordu... Hitchcock'un İngiltere dönemini daha çok sevenler de var ama usta yönetmenin 12 yıl içinde kendini geliştirdiği, özellikle gerilim yaratma konusunda ilkine oranla çok daha iyi bir iş çıkardığı kesin.

Yedi Silahşörler 1960
(The Magnificent Seven) Yönetmen: John Sturges
Japon yönetmen Akira Kurosawa, yıllar boyunca Hollywood'un esin kaynaklarından biri oldu. 1954 yapımı “Yedi Samuray”ı western dekorunda çekmek gerçekten harika bir fikirdi; çünkü dikkatli bir göz “Yedi Samuray”ın içinde bir Vahşi Batı hikâyesi saklandığını hemen görebilirdi. Kendilerini korumaktan aciz köylüleri haydutlara karşı savunan samurayların yaşadıklarını Vahşi Batı'ya uyarlamak çok zor değildi. Önemli olan, western türünü Kurasawa'nın hikâyesinin ruhuyla birleştirecek bir senaryoydu. William Roberts'ın eli kılıçlı samurayları yorgun silahşörlere dönüştüren başarılı senaryosu, tecrübeli yönetmen John Sturges'ın ellerinde bir western klasiği haline geldi. Hemen peşinden devamı bile çekildi. 2016'daki film ise ilk yeniden çevrimin tadını yakalayamadı.

Bir Avuç Dolar İçin 1964
(A Fistful of Dollars) Yönetmen: Sergio Leone
Akira Kurosawa'nın “Yojimbo”su gerçek bir Japon sineması klasiğidir... “Bir Avuç Dolar İçin” ise sanatsal açıdan son derece iddiasız, ticari reflekslerin ağır bastığı bir yeniden çevrim projesi olarak gerçekleştirilir. Bu, öyle bir iddiasızlıktır ki yönetmen Sergio Leone, filmin uluslararasını satışını kolaylaştırmak için İtalyan olduğunu gizler ve Bob Robertson adını kullanır...  Bu arada, 19. yüzyılda iki rakip çeteyi ikili oynayarak çökertmek isteyen yalnız samurayın hikâyesini, harika bir westerne dönüştürür. Bu arada, Clint Eastwood “isimsiz kovboy”da yıldızlaşır. Leone, westernin içindeki görsel unsurları biçimci bir yaklaşımla parlatıp sonradan “spagetti western” denecek alt türü keşfetmiştir...  

Invasion of the Body Snatchers 1978
Yönetmen: Philip Kaufman
Jack Finney'in bir dergide seri olarak yayımlanan romanından 1956'da yönetmen Don Siegel tarafından sinemaya uyarlanan, siyah-beyaz olarak çekilmiş “Invasion of the Body Snatchers”, Soğuk Savaş döneminin huzursuzluğunu yansıtan bir korku gerilim örneğiydi. Uzaylıların insanların bedenlerine girerek dünyayı işgal etmeye çalıştığı hikâyeyi kasabadan büyük şehire, San Francisco'ya taşıyan yeni uyarlama ise ilk filmin devamı niteliğinde. Yönetmen Philip Kaufman, korku ve şiddet dozunu artırırken, alt metinlerde '68 kuşağını yok etmeye çalışan muhafazakâr toplumu eleştiriyor; Watergate skandalı sonrası ABD'deki paranoyak iklimi hissettiriyordu. Daha incelikli ve derin bir uyarlamaydı.

 

Nosferatu 1979
(Nosferatu: Phantom der Nacht) Yönetmen: Werner Herzog
Alman dışavurumcu akımının en önemli temsilcilerinden F.W. Murnau'nun 1922 tarihli, klasikleşmiş siyah – beyaz filmi “Nosferatu”sundan ilham alan Alman yönetmen Werner Herzog, yeni bir başyapıta imza attı. Herzog, yakışıklı, karizmatik Hollywood vampirlerinin aksine ürpertici bir vampir imajı sürdü önümüze. Filmi seyrederken Klaus Kinski'nin adeta bu rol için doğduğunu düşünüyordunuz. Kinski'nin porselen tenli Isabelle Adjani'nin boğazını dişlediği kare de akıllardan çıkacak gibi değildi. Mekânları, renkleri ve görsel atmosferiyle mutlaka seyredilmesi gereken bir korku klasiği...

The Thing 1982
Yönetmen:  John Carpenter
Howard Hawks'un Christian Nyby ile birlikte yönettiği 1951 tarihli “The Thing From Another World”, John W. Campbell Jr.’ın “Who Goes There?” adlı novellasından sinemaya uyarlanmıştı. John Carpenter, aynı öyküden ilk filmi de geride bırakan bir modern korku klasiği çıkartmayı başardı. Film Kuzey Kutbu'nda çalışan bilim insanlarının, öldürdüğü insanların şekline giren dünya dışı bir yaratığa karşı verdiği mücadeleyi anlatıyordu. İlk filmi sinema tarihiyle ilgilenlerden başka hatırlayan yokken Carpenter'ın filmi, içerdiği gerilim ve korku duygusuyla hâlâ birçok sinemacıya esin kaynağı olmayı sürdürüyor.

Victor Victoria 1982
Yönetmen: Blake Edwards
Reinhold Schünzel'in yazıp yönettiği müzikal komedi türündeki 1933 Alman yapımı “Viktor und Viktoria”, yıllar sonra Blake Edwards tarafından yeniden ele alındı. Edwards, 1930'lu yılların Berlin'inde geçen hikâyeyi 1934 yılının Paris'ine taşıdı. İngiliz soprano Victoria Grant (Julie Andrews) iş bulmakta ve hayatını sürdürmekte güçlük çektiği bir dönemde erkek kılığına girerek sahneye çıkmayı başarır... Edwards'ın zekâ dolu bir cinsiyetler komedisine imza attığı film, 7 dalda Oscar'a aday oldu. Sadece en iyi müzik dalında Oscar kazansa da gösterime girdiği yılın en beğenilen filmlerinden biri olarak akıllarda kaldı. 1995 yılında Broadway'de sahneye  uyarlandığını da belirtelim.  

Yaralı Yüz 1983
(Scarface) Yönetmen: Brian De Palma
İlki 1932 yılında Howard Hawks tarafından yönetilen sert bir gangster filmiydi. Bir romandan esinlenen senaryosunda 5 kişinin katkısı vardı. İtalyan göçmen Tony'nin mafya içindeki yükselişini konu alan bu klasik gangster filmini yeniden çevirme fikri oyuncu Al Pacino'dan geldi. Yapımcı Martin Bregman yönetmen olarak De Palma ile anlaştı, o da senaryo yazarı olarak Oliver Stone ile çalışmak istedi. Stone, Tony Montana'yı Kübalı bir mülteci haline getirdi, öyküyü Miami'ye taşıdı ve uyuşturucu trafiğine odaklandı. Sonuç, mükemmele yakındı. Özellikle Al Pacino daha sonra sıkça karşılaşacağımız o yüksek enerjili performansıyla seyircileri kendine hayran etmeyi başarmıştı.

Küçük Korku Dükkanı 1986
(Little Shop of Horrors) Yönetmen: Frank Oz
B filmleriyle tanınan sinemacı Roger Corman'ın, senaryoyu da yazan Charles B. Griffith'le birlikte yönettiği 1960 tarihli film, düşük bütçeli bir korku komediydi. Giderek büyüyen ve canavar haline gelen etobur bitki besleyen genç bir adamın öyküsünü anlatan film, yıllar sonra Off-Broadway'de bir rock müzikali olarak sahnelendi. Müzikalden yola çıkan ikinci çevrim, ilkinin aksine pahalı özel efektleriyle birinci sınıf bir prodüksiyondu. Özellikle mizah duygusu, canavarın tasarımı ve başroldeki Ricky Moranis ile sadist diş hekimini canlandıran Steve Martin'in performanslarıyla unutulmaz bir film haline geldi.

 

Sinek 1986
(The Fly) Yönetmen: David Cronenberg
Kurt Neumann'ın 1958'de George Langelaan'ın öyküsünden sinemaya uyarladığı “The Fly”, iyi bir film olarak geçmiştir kayıtlara. Aynı öyküyü özgün bir bakış açısıyla çeken Kanadalı yönetmen David Cronenberg'in ise bir başyapıta imza attığını söylemek mümkün. İnsanın kendi bedeniyle ilişkisinden korku-gerilim unsurları çıkartmayı seven, “biyo-gerilim” türünün öncülerinden David Cronenberg, teleportasyon cihazı üzerinde çalışan bilimadamının sineğe dönüşme sürecini sinema tarihinin en iyi metamorfoz hikâyelerinden biri haline getirdi. Başroldeki Jeff Goldblum'ın performansıyla filme yaptığı katkıyı da unutmamak gerek.

Çıkış Yok 1987
(No Way Out) Yönetmen: Roger Donaldson
Denizci subayı Tom Farrell (Kevin Costner), Susan Atwell (Sean Young) adlı bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. Bir süre sonra, Susan ölü bulunduğunda Pentagon ayağa kalkar; çünkü Susan, Savunma Bakanı David Brice'ın (Gene Hackman) metresidir. Katilinin KGB adına çalışan bir köstebek olduğuna kesin gözüyle bakılır... Farrell, Susan'ın katilini bulmakla görevlendirilir. Soruşturmanın bir süre sonra Susan'ın gizli ilişkisini, yani kendisini deşifre etme sürecine döneceğini çok iyi bilir. Yakalanmadan önce gerçek katili bulmak için çok az bir süresi vardır... Nefes nefese izlenen bu politik soslu gerilim, 1980'li yıllar sinemasının en popüler filmlerinden biriydi. Filmle ilgili az bilinen gerçek, 1946'da yayımlanan bir romandan sinemaya uyarlanan “The Big Clock”un (1948) yeniden çevrimi olduğuydu...  

Kirli, Çürük ve Adi 1988
(Dirty Rotten Scoundrels) Yönetmen: Frank Oz
Stanley Shapiro ve Paul Henning'in yazdığı, Ralph Levy'nin yönettiği “Bedtime Story” (1964), Marlon Brando, David Niven ve Shirley Jones gibi yıldızlardan oluşan sıkı kadrosuna rağmen gösterime girmesinin ardından unutuldu. Eleştirmenler çok sevmemiş, gişede harikalar yaratmamıştı. Yıllar sonra Frank Oz'un yönettiği, Michael Caine, Steve Martin ve Glenn Headly'nin oynadığı yeniden çevrim ise ilk filme oranla çok daha fazla beğenilir. Film, Fransız Riviera'sında karşı karşıya gelen iki dolandırıcının hikâyesini anlatır. Jamieson (Caine), zengin kadınları dolandıran tarz sahibi, varlıklı bir İngilizdir. Kendi “av sahası”nda karşısına çıkan Amerikalı Freddy'den kurtulmak için kaybedenin çekileceği bir iddia düzenler. Aralarındaki rekabet kahkaha dolu sahnelere vesile olur. Sinema tarihinin en iyi suç komedilerinden biri...

 

Büyük Hesaplaşma 1995
(Heat) Yönetmen: Michael Mann
Michael Mann'in yazıp yönettiği “L.A. Takedown”, ABD televizyonlarında 27 Ağustos 1989'da yayınlandı... Mann, 6 yıl sonra aynı senaryoyu yeniden ele aldı ve onu 97 dakikalık bir TV filminden 2 saat 50 dakikalık gösterişli bir sinema filmine dönüştürdü... Hikâye aynıydı. Al Pacino ile Robert De Niro'un efsane haline gelen o meşhur kafe sahnesi bile vardı ilk filmde... Ama ikinci film her şeyiyle o kadar iyiydi ki, ilki onun yanında neredeyse bir müsvedde gibi kalıyordu. Mann, dramatik yapıyı aynen korusa da görsel olarak yeni bir yapı kurmuş, özellikle silahlı çatışma sahnelerini görkemli hale getirmişti. Biçimsel olarak çok daha çarpıcı bir filmdi. En etkileyici yanı, sadece biçimsel olarak değil duygusal olarak da ilk filmden daha güçlü olmasıydı... Çünkü Mann, karakterlere de büyük özen göstermişti... Yeni çevrimin daha başarılı olmasında, kuşkusuz Pacino ve De Niro'nun oyunculuğunun da payı vardı.

12 Maymun 1995
(Twelve Monkeys) Yönetmen: Terry Gilliam
Kısa filmleri ve belgeselleriyle tanınan Fransız sinemacı Chris Marker'ın “La Jetée” adlı 28 dakikalık filmi, nükleer savaş sonrası yeraltında yaşayan insanların hikâyesini zaman makinesiyle geçmişe dönen bir mahkûmun gözünden anlatır... Çoğunlukla siyah beyaz fotoğraflardan oluşan deneysel nitelikli bir iştir. Senaryo yazarları David Webb Peoples ve Janet Peoples, aynı hikâyeyi alıp, Bruce Willis, Madeleine Stowe ve Brad Pitt gibi yıldızların oynayacağı 129 dakikalık distopik bir bilimkurgu haline getirirler. Nükleer savaş yerine virüslerin neden olduğu bir kıyamet fikrini işleyen film, karanlık, sofistike bir filmdir. Sürprizli hikâyesi ve finaliyle de dikkat çeken “12 Maymun”, Terry Gilliam'ın özenle kurduğu görsel atmosferle 1990'lı yılların en iyi bilimkurgu filmlerinden biri haline gelir.

Kuş Kafesi 1996
(The Birdcage) Yönetmen: Mike Nichols
Fransız yazar Jean Poiret'nin 1973 tarihli “La cage aux folles” adlı tiyatro oyununun ilk film uyarlaması 1978'de buluşur sinema seyircileriyle. Filmi Edouard Molinaro yönetir, başrollerinde Ugo Tognazzi ile Michelle Serrault vardır... Film, başta ABD olmak üzere tüm dünyada olumlu eleştiriler alır. Türkiye'de 1982 yılında “Çılgınlar Kulübü” adıyla gösterime girer. 1996'da seyircilerle buluşan Hollywood versiyonu da ilki kadar eğlenceli ve nitelikli bir uyarlamadır. Usta yönetmen Mike Nichols imzasını taşıyan filmin senaryosunu ilk filmden yola çıkarak Elaine May yazar. Başrollerde Robin Williams, Nathan Lane ve Gene Hackman vardır. Özellikle Nathan Lane'in performansı filme çok şey katar. Ali Poyrazoğlu'nun 1980'lerde kendi tiyatrosunda yıllarca sahnelediği ve başrolü Bülent Kayabaş'la oynadığı “Çılgınlar Kulübü”nün de burada adını anmak isterim. Ali Poyrazoğlu ve rahmetli Bülent Kayabaş'ın sahne performansları, film versiyonlarındaki oyuncuları aratmıyordu.  Hatta birçok sahnede onlardan daha iyiydiler.

Ocean's Eleven 2001
Yönetmen: Steven Soderbergh
Danny Ocean ve arkadaşları, Las Vegas'ta aynı gece üç büyük kumarhaneyi birden soymayı planlar... Başrollerinde “Rat Pack” olarak anılan Frank Sinatra, Dean Martin ve Sammy Davis Jr.'ın oynadığı 1960 yapımı film, kuşkusuz eğlenceli ve komikti ama ünlü oyunculardan oluşan “çete”nin çekimler sırasında seyirciden daha çok eğlendiği belliydi. Soderbergh'in filmi ise tutku dolu yönetmenliği, yaratıcı hikâye kurgusu ve ince mizah duygusuyla ilkinden çok daha iyiydi. George Clooney, Brad Pitt ve Julia Roberts gibi yıldızları da unutmayalım.

Uykusuz 2002
(Insomnia) Yönetmen: Christopher Nolan
Teşkilat içindeki soruşturma nedeniyle başı dertte olan, uykusuzluktan mustarip tecrübeli dedektif (Al Pacino), cinayet soruşturmasında yerel polise destek olmak için Alaska'da bir kasabaya gelir... Her ne kadar yorgun ve bezgin olsa da katili yakalamak için gerekenleri yapmaya hazırdır... Hillary Seitz'in 1998 tarihli aynı adlı bir Norveç filminden uyarlandığı “Uykusuz” hikâyeye yeni bir yorum getiriyor. Her iki filmi seyrettikten sonra hangisinin daha iyi olduğunu karar vermek gerçekten zor. Tıpkı iki iyi Hamlet yorumunu karşılaştırmak gibi... Al Pacino'nun yanı sıra kadroda Robin Williams ve Hilary Swank de var... Erik Skjoldbjaerg'in yönettiği, Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg'in yazdığı ilk filmdeyse başrolü Stellan Skarsgard oynamıştı.

 

Çılgın Cuma 2003
(Freaky Friday) Yönetmen: Mark Waters
Tess (Jamie Lee Curtis) ile 15 yaşındaki kızı Anna (Lindsay Lohan) , yaptıkları büyük tartışmanın ardından, ertesi sabah uyandıklarında beden değiştirirler... Ana kız işlerin daha da kötüye gitmemesi için günü kurtarmaya çalışırken birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı bulurlar... Mary Rodgers'ın senaryosundan uyarlanan, Barbara Harris ile Jodie Foster'ın oynadığı 1976 tarihli filme göre daha eğlenceli bir uyarlama. Özellikle karakterlerin daha iyi yazıldığı kesin... Orijinal filmi geride bırakmayı başaran yeniden çevrimlerden biri.

Dünyalar Savaşı 2005
(War of the Worlds) Yönetmen: Steven Spielberg
H. G. Wells'in, Marslıların dünyayı istila etmesini anlatan 1898 tarihli romanının 1953'deki uyarlamasında Marslılar, 50'li yılların komünizm paranoyasını  yansıtıyorlardı. Spielberg'in filmi ise ABD'nin yaşadığı 11 Eylül travmasından yola çıktı. Düşman, gökyüzünden değil, yıllardır saklandığı yeraltından geliyordu. Kahramanlık, militarizm veya erkekliğin çok da işe yaramadığı bir savaştı. İnsanlar sadece Marslılarla değil, kendi içlerindeki sorunlarla da savaşıyorlardı...  

King Kong 2005
Yönetmen: Peter Jackson
Birçok King Kong uyarlamasının aksine 1933'teki ilk filmin hikâyesine sadık bir yeniden çevrim.... Film, goril ile Ann (Naomi Watts) arasındaki ilişkiye odaklanarak sadece King Kong'a değil, “Güzel ve Çirkin” öyküsüne de yeni bir yorum getirdi. Daha önceki filmlerin aksine yalnızca Kong'un sarışına duyduğu saplantılı aşk değil,  sarışının Kong için hissettikleri de işlendi... Dev goril, “performans yakalama tekniği” ve Andy Serkis'in katkısıyla daha önce hiçbir filmde olmadığı kadar gerçekçi ve duyarlı bir biçimde anlatıldı.

Köstebek 2006
(The Departed) Yönetmen: Martin Scorsese
2002 tarihli “Internal Affairs” (Mou gaan dou) adlı Hong Kong filminin Hollywood tarafından yapılan bu yeniden çevrimi, en iyi film dahil 4 Oscar kazandı. Film, birbirlerini açığa çıkarmaya çalışan iki köstebeğin hikâyesini anlatır. Birisi (Leonardo DiCaprio) Boston'daki İrlanda mafyasının içine sızan ve şefi (Mark Wahlberg) dışında teşkilatta kimsenin tanımadığı genç bir polistir. Diğeri (Matt Damon), mafya patronu Costello (Jack Nicholson) tarafından yıllar öncesinden polis teşkilatının içine yerleştirilmiştir. Nefes nefese seyredilen, orijinalinden aşağı kalmayan bir film.

3:10 Yuma Treni 2007
(3:10 to Yuma) Yönetmen: James Mangold
Çiftçi Dan Evans (Christian Bale), mahkûm Ben Wade'i (Russell Crowe) Yuma treni gelene kadar gözetim altında tutmak zorundadır... Zeki ve tehlikeli bir adam olan Wade, Dan ve ailesinin zaaflarından, zayıflıklarından yararlanmak için elinden geleni yapar. Oyunculukların kalitesi, diyalogların derinliği ve karakterlerin gerçekçi bir şekilde ele alınması itibarıyla, çoğu eleştirmene göre başrollerinde Glenn Ford ve Van Heflin'in oynadığı, Delmer Daves'in yönettiği 1957 yapımı ilk filmi geride bırakmayı başaran bir yeniden çevrim.

Kanıma Gir 2010
(Let Me In) Yönetmen: Matt Reeves
John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından sinemaya uyarladığı, Tomas Alfredson’un yönettiği 2008 tarihli İsveç yapımı “Gir Kanıma” (Lat den ratte komma in), Matt Reeves'in ellerinde ilk filmin ruhuna sadık, etkileyici bir Amerikan uyarlamasına dönüşüyor. Yaşamak için beslenmek zorunda olan ergen vampir Abby rolünde Chloe Grace Moretz harika bir performans çıkarıyor. Vampirliğin vicdani sorunlarının ergenlik sancılarına karıştığı film, iki gencin aşkının saflığıyla unutulmazlaşıyor. Yönetmen Matt Reeves'in birkaç küçük değişiklikle ABD'ye uyarladığı filmin başarısının sırrı, orijinal filme ve romanın dünyasına duyduğu hayranlıkta gizli. Reeves, orijinal filmin hüznünü, duygusunu ve atmosferini başka bir düzlemde adeta yeniden yaratıyor.

İz Peşinde 2010
(True Grit) Yönetmenler: Joel ve Ethan Coen
Babasının intikamını almak isteyen 14 yaşındaki Mattie (Hailee Steinfeld), mesleğinde uzatmaları oynayan, alkolik bir kanun adamından yardım ister... Karakterleri, anlatımı ve görsel atmosferiyle ikibinli yılların en iyi westernlerinden biri... Coen kardeşler ilk kez 1967'de sinemaya uyarlanan Charles Portis'in romanına daha gerçekçi, inandırıcı, sadık ve duyarlı bir yorum getiriyorlar. Jeff Bridges'in canlandırdığı Rooster Cogburn filmin ruhunu belirleyen bir karakter... 1969'da Henry Hathaway'in yönettiği, John Wayne'in oynadığı “True Grit”in de gösterime girdiği yıl çok beğenildiğini belirtelim. Ama Coen kardeşlerin ve Jeff Bridges'in yorumlarının daha modern  ve gerçekçi olduğu kesin.

13 Assassins 2011
(Jusan-nin no shikaku) Yönetmen: Takashi Miike
Sadece Japonya'da değil Batı'da da çok sevilen “kült yönetmen” Miike, 1963 tarihli  Japon aksiyon filmini yeni bir bakış açısıyla ele alıyor. 1844 yılında Japonya'da feodalizmin son dönemlerinde geçen filmde bir grup işsiz samuray, ülkenin huzurunu kaçıran kötücül bir derebeye karşı harekete geçerler. Amaçları derebeyinin iktidarı ele geçirmesine ve ülkeyi savaşa sürüklemesine engel olmaktır... Seyir zevki çok yüksek, ilkini aşmayı başaran bir yeniden çevrim. Özellikle Uzakdoğu dövüş filmlerini sevenlerin keşfetmesi gerekiyor.

 

Orman Çocuğu 2016
(The Jungle Book) Yönetmen: Jon Favreau
İngiliz yazar Rudyard Kipling'in 1894 yılında yayımlanan “The Jungle Book” (Orman Kitabı) adlı eserindeki öykülerin ana kahramanı, kurtlar tarafından büyütülen Mowgli'dir... Daha önce defalarca sinemaya aktarılan kitabın Disney tarafından gerçekleştirilen 2016 yapımı sinema uyarlaması, hem Kipling'in ilk öyküsüne odaklanır hem de 1967 yapımı Disney animasyonundan esinlenir. “Orman Çocuğu” masalsı filmlerin naif havasından ziyade fantazi aksiyon sinemasının hızlı kurgusu ve görkemli görselliğine sahip... Film, daha çok arkadaşlık ve takım duygusu gibi değerler üstünde yükselirken altan alta doğa – insan ilişkilerini de ele alıyor. Mogwli'nin ormanda yaşarken insan olmanın avantajlarını nereye kadar ve nasıl kullanması gerektiğini sorgulayan bir öykü seyrediyoruz... Filmin bilgisayar kökenli grafik görüntülerle canlı çekimleri bir araya getiren karma tekniği de etkileyici.

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.