Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

Öyle bir gece ki…

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
20 Ocak 2021 Çarşamba

2013 yılında Los Angeles’ta sahnelenen ve çeşitli ödüller kazanarak ses getiren ‘One Night in Miami’ (Miami’de Bir Gece), 9 yıl sonra oyunun yazarı Kemp Powers’ın senaryosu ve Regina King’in rejisiyle, Oscar’larda adından söz ettirebilecek bir film olarak geliyor karşımıza…

‘Miami’de Bir Gece’, 25 Şubat 1964’te Miami Beach, Florida’da yaşanan gerçek olaylar üzerine kurulu... O günlerde adı Cassius Clay olan Muhammed Ali, Sonny Liston’ı yenerek dünya ağır sıklet şampiyonu unvanını ele geçirdiği maçtan sonra sivil haklar aktivisti Malcolm X ve dönemin iki efsane ismiyle buluşuyor: İlki Amerikan futbolu yıldızı Jim Brown, diğeri ise şarkıcı ve besteci Sam Cooke

Tarihsel kayıtlar, çekilen fotoğraflar ve çeşitli tanıklar; bu dört şöhretli ismin o gece Miami’de Hampton House Motel’de buluştuğunu, dondurma yediğini ve daha sonra aşağı inip otelin barında vakit geçirdiğini teyit ediyor… Ne var ki, baş başa kaldıklarında neler konuşup neler paylaştıklarına dair elde hiçbir veri, bilgi ya da tanıklık yok.

Kemp Powers, dört kişi arasında geçen tüm konuşmaları ve yaşanan her şeyi hayal gücünü kullanarak yazdığını elbette inkâr etmiyor. Ama hayal gücü kadar yaptığı araştırmalardan, yani gerçeklerden beslendiği; dört tarihsel kişiliğin o gecenin öncesi ve sonrasında yaşadıklarına odaklandığı çok belli… Asıl hedefi, 25 Şubat gecesi ne konuştuklarını, aralarında neler geçtiğini tahmin etmek değil hiç kuşkusuz... Kemp belli ki, dönemin ruhunu yansıtan dört önemli şahsiyet üzerinden Afrikalı Amerikalıların o yıllarda ırkçılığa karşı verdikleri mücadelenin resmini çıkarmayı hedefliyor.

Birbirlerini yıllardır tanıyan ve seven dört arkadaşın, öylesine anlamlı, mutlu bir gecede sohbet etmek, eğlenmek yerine uzun ve ateşli tartışmalara girmesi, hatta birbirlerini incitecek kadar sertleşmeleri, kuşkusuz pek akla yakın değil. Ama dramatik çatışmanın olmadığı bir tiyatro ve sinema eseri tasavvur etmek kolay değil. O yüzden Kemp Powers, senaryoyu sohbetin akışı içinde zaman zaman keskinleşen tartışma ve anlaşmazlıklar üzerinden geliştiriyor.

Dönemin sivil haklar hareketinin liderlerinden Malcolm X (Kingsley Ben-Adir), eğlenmekten ziyade konuyu sürekli siyahların ABD’deki varoluş mücadelesine getiren, arkadaşlarını yönlendirmeye çalışan bir eylem ve düşünce adamı olarak ateşliyor tartışmaları. Hedefinde ise Sam Cooke (Leslie Odom Jr.) var. Cooke’un sivil haklar hareketine karşı olan duyarsızlığını eleştiriyor; yeteneğini ve şarkılarını halkı için kullanmamasına tepki gösteriyor. Cooke ise hiç alttan almadan, aynı sertlikte yanıtlar verdikçe tartışma gerginleşiyor.

Malcolm X, sözgelimi Kennedy konusundaki sivri görüşleri ve radikalliği nedeniyle bazen karşısında ‘üçlü blok’ bulurken, bazen de Muhammed Ali’yle (Eli Goree) birlikte Jim Brown (Aldis Hodge) ve Cooke’a karşı ittifak içinde olabiliyor.

Filmin temel polemiğini ise Malcolm X ile Cooke arasındaki çatışma belirliyor. Malcolm X, hiçbir siyahın tek başına kurtulamayacağını söyleyerek beyazlara kendini beğendirmenin gereksiz olduğunu savunuyor. Kendi plak şirketini kurmuş Cooke ise gücün ekonomik özgürlükten geçtiğine ve beyazların parasıyla zenginleşmenin hiçbir zararı olmadığına inanıyor. 1960’lı yıllar üzerinden bakıldığında, Afrikalı Amerikalıların dayanışmaya çok ihtiyaç duydukları bir dönemden geçtikleri kesin… Ama bu dayanışma duygusunu geniş şekilde tabana yayabildiklerini söylemek mümkün değil. Kaldı ki, filmin bugünün Afrikalı Amerikalı seyircilerine verdiği en önemli mesajın da bu dayanışma duygusu üzerinden şekillendiğini düşünüyorum.

Herkesin ‘Cash’ diye hitap ettiği Muhammed Ali, kuşkusuz ortamın en neşeli ismi… Özellikle buluşmanın ilk anlarında tam bir şovmen gibi davranıyor. Ama iş ciddiye binince sivil haklar hareketi ve politik bilinç konusunda Malcolm X’den çok da aşağı kalmadığını görüyoruz. Muhammed Ali, zekâsı, karikatürize ettiği narsisizmi, esprileri ve beyazları sinir eden imajı üzerine yaptığı tespitlerle filmi adeta ferahlatıyor. Belki de Kemp Powers’ın gerçeklere en çok sadık kalarak yazdığı karakter o… Öte yandan, Malcolm X–Cooke tartışmasında arabuluculuk yaparken gecenin son bölümünde o da hiç beklemediği bir gerilimin ya da ikilemin içinde buluyor kendini.

Eğlenme umuduyla geceye katılan, erkek erkeğe otel odasına tıkılıp kaldıklarını anlayınca büyük hayal kırıklığı yaşayan Jim Brown, uzun süre ortamın sessiz, sakin ağır abisi olarak dikkat çekiyor, gerektiğinde Malcolm X’in korumalarına ayar verebiliyor. Geceyi bu şekilde tamamlayacak diye düşünürken filmin orta bölümünde Malcolm X ile yaptığı konuşma sırasında yaptığı tespitler ve ırkçılık üzerine getirdiği farklı perspektiflerle hem kafamızı karıştırıyor hem zihnimizi açıyor. Öyle ki, bir noktadan sonra oyunun ve senaryonun yazarı Kemp Powers’ın asıl görüşlerini ve düşüncelerini Brown üzerinden dile getirdiğini dahi düşünüyoruz.

‘Miami’de Bir Gece’, sadece dört karakterin sivil hareketler içindeki konumlarını sorgulamıyor. Film dördünü de kişisel hayatlarında bir dönüm noktasında yakalıyor… Malcolm X, Elijah Muhammed’den ayrılıp kendi hareketini kurmanın arifesinde; siyasi anlamda, yalnız ve yorgun düştüğü bir dönemden geçiyor. Sürekli takip edildiğini ve tehdit altında olduğunu hissediyor.

‘Cassius Clay’ artık Müslüman olduğunu ne zaman ve nasıl açıklayacağına, yeni adının ne olacağına karar vermeye çalışırken; Jim Brown profesyonel futbol kariyerinin zirvesindeyken oynadığı sinema filminin ardından Hollywood’da kalıcı olma planları yapıyor. Bu arada, söz konusu filmin, 1964 yapımı ‘Rio Conchos’ olması gerektiğini söyleyelim.

Finale doğru Sam Cooke’un da kariyerinde yeni bir sayfa açmak istediğini öğreniyoruz. Birlikte geçirdikleri gece dördünü de farklı yönlerden etkiliyor ve değiştiriyor. Ama tabii tümüyle kurmaca düzeyinde… Çünkü Malcolm X hariç diğer üçünün gerçek hayatlarına baktığımızda özünde hepsinin filmdekine benzer değişimleri ya farklı dönemlerde ya da biraz daha farklı yaşadığını görüyoruz… Kaldı ki, Malcolm X ile Sam Cooke arasında, filmdekine benzer bir tartışma yaşandığına veya ‘Blowin’ in the Wind’ şarkısı üzerinden Bob Dylan konusunun açıldığına dair hiçbir somut veri yok. İşte bu nedenle, ‘Miami’deki Bir Gece’yi tarih dersi niyetine değil gerçeklerin izinden gitmeye gayret eden ve bugüne dair mesajları olan dramatik bir eser olarak izlemek gerekiyor…

Bu arada, ‘Miami’de Bir Gece’nin sözgelimi ‘Ma Rainey’s Black Bottom’a göre çok daha az ‘tiyatro kokan’ bir film olduğunu söylemem gerek. Sadece yönetmen Regina King’in otel odası çekimlerindeki başarısından, bir ilk filmden beklenmeyecek profesyonelliğinden söz etmiyorum. Bir bütün olarak tiyatro hissi vermeyen bir filmle karşı karşıyayız… Otel odası dışında birçok farklı mekânda geçiyor film… Ayrıca, Cassius Clay–Sonny Liston arasındaki tarihi unvan maçı, ringde geçen sahneleri dışında öncesi ve sonrasıyla filmde önemli bir yer tutuyor.

Dört ana karakterin dört ayrı sahnesinden oluşan ve yaklaşık 16 dakika süren ‘epilog’ diyebileceğim açılış bölümü, bizi çok farklı mekân ve zamanlara götürerek tiyatro hissini daha en baştan yok ediyor aslında... Dördünün de olumsuz ama ders niteliğinde deneyimler yaşadığı olaylara tanık olduğumuz bu sahnelerin üçü gerçek hayattan alınma… Diğeri ise -Jim Brown’ın başına gelmemiş olsa bile- güney eyaletlerinde sıkça yaşanan bir durum… Tüm bu epilog bölümünün, karakterlerin hayal kırıklıkları konusunda buluşma öncesinden bizi bilgilendirerek filme ayrı bir derinlik kattığını düşünüyorum.

Muhammed Ali’nin Müslüman olma sürecine biraz dışarıdan bakıldığı söylenebilir. Korumalardan birinin ‘din-çete’ benzetmesi de açıkçası biraz yadırgatıcı kaçıyor. Öte yandan, Cooke ve Brown’ın Ali’nin Müslümanlığını sorguladıkları aynı sahnenin, 1960’lı yıllarda Hıristiyan Afrikalı Amerikalıların Malcolm X’in dini kişiliği konusundaki çekincelerini ve ona aldıkları mesafeyi dürüstçe ortaya koyduğunu düşünüyorum. Buna karşılık, filmin duygusal anlamda Malcolm X’e mesafe almadığı kesin. Tam tersine, diğer üç karaktere göre daha çok öne çıkıyor; kendini mücadeleye adayan ve bu uğurda çok fedakarlıklar yapan, samimi, duygusal, naif bir kahraman olarak tasvir ediliyor. Hatta filmin kalbindeki asıl meselenin ırkçılığa karşı en ileri cephede savaşan ‘Malcolm X’i anlamak ve anlatmak’ olduğu söylenebilir.

‘Miami’de Bir Gece’ oyunculuk açısından tatmin edici, sorunsuz bir film… Ödül jürilerinin, Sam Cooke rolündeki Leslie Odom Jr.’ı öne çıkarması anlaşılabilir bir durum ama diğerleri de gayet iyi. Film, ‘ensemble cast’ denen toplu ekip oyunculuğunun örneklerinden biri…

Oscar ödüllü bir oyuncu olarak tanıdığımız Regina King, yönetmen olarak bundan sonra neler yapacağını merak ettiriyor açıkçası… King tıkır tıkır işleyen, karakterleri derinliğine yansıtan, mekânı çok iyi kullanan bir anlatımla geliyor karşımıza. Görüntü yönetmeniyle filmin geçtiği her mekânı her sahneyi bir tablo gibi çevre düzeni, aydınlatması ve farklı renk paletleriyle özenle tasarladığını görmek mümkün. Maçtan önce gündüz vakti motelin havuzunda geçen sahne ya da Sam Cooke’un açılıştaki Copacabana konseri gibi… Bu arada, otel odasında karakterleri yalnız başlarına aynalara bakarken gösterdiği, yalnızlıklarını vurguladığı çekimler dikkat çekici. Muhammed Ali’nin iki ayrı boks maçını yeniden canlandıran sahneleri beğendiğimi de eklemeliyim.

Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan, ABD’de 25 Aralık’ta sınırlı sayıda gösterime giren ‘Miami’de Bir Gece’yi Amazon Prime Video’da seyredebilirsiniz.

7/10

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.