Üye Girişi
Arama
Arama

HABERTÜRK SİNEMA PORTALI

İstanbul Film Festivali’nde seyretmek istediğim 10 film

Mehmet Açar
macar@htgazete.com.tr
22 Haziran 2021 Salı

1980’lerde Sinema Günleri’yle başlayan ve yıllar içinde şehrin kültür sanat hayatının vazgeçilmez etkinliklerinden birine dönüşen İstanbul Film Festivali, kırkıncı yılda bir kez daha sinemaseverlerle buluşuyor. Üstelik sadece çevrimiçi olarak değil. Programda yer alan birçok film, restore edildikten sonra İstanbul Sinema Müzesi’nin salonu olarak açılan Atlas 1948 ile Kadıköy sinemalarında gösterilecek.

Geçtiğimiz yıldan itibaren pandemiye teslim olmadan çevrimiçi gösterimleri tüm yıla yayarak sürdüren İstanbul Film Festivali, 2020’nin yaz aylarında açık hava salonlarında seyirciyle buluşmuş, sinemaseverleri bir arada film seyretmenin keyfinden mahrum bırakmamıştı.

40. İstanbul Film Festivali’nin 18 Haziran’da başlayan ve 4 Temmuz’a kadar sürecek programında yine çok iyi filmler yer alıyor. 2020 Venedik Film Festivali’nden gelen filmler bir yana özellikle Berlin ve Sundance festivallerinde dünya prömiyerini yapan filmler öne çıkıyor.

İşte bu yılki festivalde merak ettiğim ve görmek istediğim 10 film:

Küçük Anne

(Petite maman) Fransız sinemacı Céline Sciamma’nın yönettiği ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’, benim için 2019’un en iyi filmlerinden biriydi. Dolayısıyla, Sciamma’nın yeni filmi ‘Küçük Anne’, hiç kuşkusuz festival programının en çok merak ettiğim filmlerinden biri. Dünya prömiyerini geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde yapan ‘Küçük Anne’de, Sciamma bu kez çocukluk yıllarına dönüyor. Öykü, 8 yaşındaki Nelly’nin anneannesinin hayatını kaybetmesiyle başlıyor. Nelly, annesinin küçükken oynadığı yerlerde vakit geçirirken kendi yaşlarında Marion adında bir kızla karşılaşıyor. Berlin’de ödül kazanmamasına karşın eleştirmenleri mest eden filmlerin başında gelen ‘Küçük Anne’, hafıza ve hayalgücü üzerine bir film. Esin kaynakları olarak da Hayao Miyazaki ve Chantal Akerman gibi yönetmenler gösteriliyor.

Kaçık Porno

(Bad Luck Banging or Loony Porn - Babardeala cu bucluc sau porno balamuc) Eleştirmenlerin bir kısmının çok beğendiği, bir kısmının ise pek etkilenmediği ‘Kaçık Porno’, geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde birçok iddialı yapımın arasından sıyrılarak Altın Ayı’yı kazanmayı başardı. Film, hikâyesi itibarıyla popüler bir Hollywood komedisini andırıyor olabilir ama Romanya’da yayımlanmış gerçek bir gazete haberinden yola çıktığını unutmamak gerek. Covid-19 pandemisi sırasında geçen film, kocasıyla çektiği amatör seks videosunun internete sızması üzerine işini kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelen bir öğretmenin hikâyesini anlatıyor. Bu yıl İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma Jürisi’nin başkanlığını yürütecek yönetmen Radu Jude, filmde cinselliğin bahane olduğunu söyleyerek ‘ikiyüzlü hâllerimiz’ ve ‘tepe taklak gidişatımız’a dikkat çekmeye çalıştığını belirtiyor.

Çarkıfelek

(Guzen to Sozo – Wheel of Fortune and Fantasy) Japon sinemacı Ryûsuke Hamaguchi, 2007’den beri filmler çeken bir yönetmen. Son yıllarda Cannes ve Berlin gibi önemli festivallerin radarına girerek yükselişini sürdürüyor. Geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ‘Çarkıfelek’; ‘Sihir (Ya da daha az rahatlatıcı bir şey)’, ‘Kapı Ardına Kadar Açık’ ve ‘Bir Kez Daha, Moka’ adlı üç kısa metraj filmden oluşuyor. Üç film ayrıntılar üzerinden birbirlerine bağlanıyor; tesadüfleri, seçimleri ve yanılsamaları konu alıyor. Önceki yıllarda ‘Happy Hour’ ve ‘Asako I & II’ filmleriyle adını duyuran Ryûsuke Hamaguchi’nin önümüzdeki Cannes Film Festivali’nde ‘Drive My Car’ (Doraibu mai kâ) ile Altın Palmiye için yarışacağını hatırlatalım. Aynı yıl içinde Berlin ve Cannes’a katılabilmek az şey değil. Özetle, Hamaguchi ‘acilen’ takip edilmesi gereken bir yönetmen.

Takdim

(Inteurodeoksyeon) Güney Koreli yönetmen Hong Sang-soo, 2020’de Berlin’de ‘Kaçan Kadın’ ile En İyi Yönetmen Ödülü’nü almıştı. Hemen 1 yıl sonra Berlin gibi majör bir festivalde En İyi Senaryo ödülünü kazanmayı başarması, Sang-soo’yu, dikkate değer bir isim haline getiriyor. Eleştirmenleri ikiye bölen ‘Takdim’, iki farklı ülkede geçen iki farklı bölümden oluşuyor. İlk bölümde Güney Kore’den Berlin’e gelen bir öğrenci, annesinin arkadaşının evinde kalıyor. İkinci bölümdeyse aynı öğrencinin sevgilisi, Güney Kore’de kendi annesiyle buluşuyor ve onu kendinden yaşça büyük arkadaşıyla tanıştırıyor. ‘Takdim’ sofrada geçen sahneleriyle öne çıkan ve uzun diyaloglara dayalı siyah beyaz bir film. Ama hemen korkmayın, sadece 66 dakika. Filmi yazan ve yöneten Sang-soo, görüntü yönetmenliği ve kurgu dışında müziklere de imza atıyor.

Derisini Satan Adam

(The Man Who Sold His Skin) Dünya prömiyerini 2020 yılında Venedik Film Festivali’nde yapan ve Ufuklar bölümünde Yahya Mahayni ile en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan ‘Derisini Satan Adam’, Tunus’un Oscar adayıydı. Daha sonra Stockholm gibi önemli festivallerde gösterildi, ödüller kazanmaya devam etti. Ne var ki, Venedik’te ana yarışmada yer almaması nedeniyle eleştirmenlerin çoğunun radarına giremedi. Dolayısıyla, Oscar tahmincilerinin ıskaladığı bir film oldu ama kıyasıya rekabetin yaşandığı yabancı film kategorisinde Akademi üyelerinin oylarıyla sürpriz yaparak ilk 5’e girmeyi başardı. Film, Belçikalı sanatçı Wim Delvoye’nin teklifini kabul ederek sırtına koskoca bir Schengen vizesi dövmesi yaptıran ve ‘sanat eseri’ haline gelen Tim Steiner’ın gerçek hikâyesinden esinleniyor. Yönetmen Ben Hania filmini ‘eşitsiz bir sistemde, kişisel özgürlük hakkında bir alegori’ olarak niteliyor.

Yeni Düzen

(Nuevo Orden – New Order) 2020 yılında dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan ‘Yeni Düzen’, eleştirmenleri ikiye böldü. Meksikalı sinemacı Michel Franco’nun yazıp yönettiği film, çok zengin bir ailenin evindeki düğün töreninin sınıf çatışmasına sahne olmasıyla açılıyor. Sokaklardaki protestoların yayılması üzerine ordu, olağanüstü hal ilan ederek darbe yapıyor ve ülkede sert bir baskı dönemi başlıyor. Michel Franco yaşananları, gelinin gözünden anlatırken toplumsal eşitsizliğin altını çiziyor. Birçok festival dolaşan ve bazı ülkelerde gösterime giren ‘Yeni Düzen’, ülkesi Meksika’da gişelerde çok başarılı oldu. Festival yönetiminin cinsellik ve şiddet içeren sahneler nedeniyle seyircileri özel olarak uyardığını belirtelim.

The Sparks Brothers

Zombi komedisi ‘Shaun of Dead’ ile sinema severlerin dikkatini çeken İngiliz yönetmen Edgar Wright, ‘Hot Fuzz’, ‘Scott Pilgrim Dünyaya Karşı’, ‘The World’s End’ gibi hızlı kurgu örneği olan şahane komedileri ve aksiyon filmi ‘Baby Driver’ ile tanınıyor. Videoları, kısa filmleri ve televizyon dizilerini ihmal etmeyen Edgar Wright, ilk kez bir belgeselle karşımıza geliyor. Edgar Wright, filmde 5 yaşından beri hayranı olduğu ‘art pop’ müzik grubu Sparks’ı anlatıyor. Wright, 1960’lı yıllardan beri müzik yapan ama kariyerleri boyunca gizemlerini korumayı tercih eden, birisi 75 diğeri 73 yaşında olan Ron ve Russell Maer kardeşleri ikna etmeyi başarmasının yanı sıra işin içine Beck, Björk, Flea, Jack Antonoff, “Weird Al” Yankovic gibi müzisyenleri dahil ediyor.

Summer of Soul (…Or, When the Revolution Could Not Be Televised)

1960’lı yılların sonlarına doğru düzenlenen müzik festivalleri, genellikle o yılların gençlik hareketleriyle birlikte anılan etkinliklerdir. Bugün artık ‘68 Kuşağı’ diye andığımız gençlerin hep birlikte eğlenip coştuğu ve özgürlüğün tadını çıkardığı festivallerdir bunlar. Sözgelimi Woodstock efsanedir. O festivallerden birçok imge vardır aklımızda. Buna karşılık, 1969 yılında Woodstock ile aynı yaz, 150 km ötede Harlem Mount Morris Park’ta düzenlenen Harlem Kültür Festivali hakkında ne yazık ki çok şey bilmeyiz. Oysa altı hafta süren, 300 bin kişinin katıldığı bir etkinliktir. Daha sonra ‘Siyah Woodstock’ olarak anılacak, Stevie Wonder, Mahalia Jackson, Mavis Staples, Gladys Knight & the Pips ve Sly and the Family Stone gibi efsane isimlerin sahneye çıktığı festival, o yıllarda anaakım medyada kendine hiç yer bulamaz. Hal Tuchin’in festival sırasında çektiği 40 saatlik görüntüler ise 50 yıl boyunca bir depoda unutulur gider. Ta ki, The Roots grubunun kurucularından Amerikalı ünlü davulcu, müzisyen ve yazar Ahmir ‘Questlove’ Thompson el atana kadar… Eleştirmenlerin çok yüksek notlar verdiği 117 dakikalık belgesel, geçtiğimiz Sundance Film Festivali’nde hem Büyük Jüri hem de İzleyici ödüllerini kazandı.

Elektronik Kız Kardeşler

(Sisters With Transistors) Dünya prömiyerini, kısaca CPH:DOX diye anılan Kopenhag Belgesel Filmler Festivali’nde yapan ve Gelecek Dalga Ödülü’nü kazanan ‘Elektronik Kız Kardeşler’, müzik tarihinin pek bilinmeyen sayfalarına ışık tutarak tarih yazımına katkıda bulunan bir belgesel. Lisa Royner’in yönettiği İngiliz yapımı film, günümüz müzik dünyasını şekillendiren Clara Rockmore, Daphne Oram, Bebe Barron, Pauline Oliveros, Delia Derbyshire, Maryanne Amacher, Eliane Radigue, Suzanne Ciani ve Laurie Spiegel’in elektronik müzik tarihindeki öncü konumlarının keşfine çıkıyor. ‘Elektronik Kız Kardeşler’, bir müzik türünün tarihçesini elektronik tınıların şekillenmesi süreciyle birlikte anlatıyor.

Mainstream

‘Coppola Hanedanı’nın sinema dünyasındaki temsilcilerinden, usta yönetmen Francis Ford Coppola’nın torunu Gia Coppola’nın yeni filmi ‘Mainstream’, sosyal medya şöhretini alaycı bir bakış açısıyla ele alıyor. 2013 tarihli ‘Palo Alto’ ile dikkat çeken Gia Coppola, 7 yıl sonra çektiği ikinci uzun konulu filminde sistem ve kapitalizm karşıtı söylemleriyle sosyal medyada yıldızları parlayan üç gencin hikâyesine odaklanıyor. Aşırılıktan kaçmayan davranışlarıyla zirveye ulaşan gençler, bir noktadan sonra kendilerini sorgulamaya başlıyor. Amerikalı eleştirmenler, başrollerinde Andrew Garfield, Maya Hawke ve Nat Wolff’un oynadığı ‘Mainstream’i resmen gömüp, yerin dibine batırdılar. Fakat ele aldığı konu itibarıyla programın ilgi çekici filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde Ufuklar bölümünde yapmıştı.

Siz
Yorumunu yaz
300
Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.