İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Binali Yıldırım ile iki gün süren uzun bir röportaj yaptık. Hem sürecin en tartışmalı konuları ve İstanbul için vaatlerine hem de İstanbul ile ilgili şahsi hikâyesine dair sorular sordum. Türkiye’nin birkaç gündür çok konuştuğu ortak yayının planlanma dakikalarına da tesadüfen şahit oldum. Röportajımız esnasında CHP’den Engin Altay aradı. İkisinin de izni olmadan konuşmanın detayları anlatmam doğru olmaz ama şu kadarını söyleyebilirim; Binali Bey gazeteci İsmail Küçükkaya ismini önerirken son derece rahattı, moderatör konusunda nihai kararı Ekrem Bey’e bıraktığını, isterlerse yayının CHP Genel Merkezi’nde dahi yapılabileceğini söyledi... Biz röportajı bitirdiğimizde durum henüz kesinleşmemişti ama Uğur Dündar teklifinin perde arkasını da anlattı Binali Bey...

Üsküdar sahilinde açılan yeni Nevmekân Sahil Millet Kıraathanesi’nde başlayan sohbetimiz, sonraki gün Binali Bey’in Tuzla’daki evinde devam etti. Eşi Semiha Yıldırım ile de konuşma fırsatı buldum. Semiha Hanım, son dönemde kendisiyle ilgili yapılan çirkin paylaşımlara ne kadar üzüldüğünü ilk kez bu röportajda içtenlikle anlattı...

Fotoğrafçımız Ece Oğultürk de bizim için iki gün boyunca arşive kalacak özel kareler çekti...

Benzer bir röportajı önümüzdeki günlerde Ekrem İmamoğlu ile de yapmayı diliyorum…

‘İNŞALLAH İKİ HAFTA SONRA BU İŞİ HALLEDİYORUZ’

Binali Bey, seçime iki hafta kaldı. İçinizdeki duygu nasıl, tam olarak ne hissediyorsunuz?

Seçime 2 hafta var. Bir an önce 23 Haziran’ın gelmesini bekliyorum.

Endişe, umut, umutsuzluk?

Umutsuzluk asla yok. Umut da var, heyecan da var. İnşallah iki hafta sonra bu işi hallediyoruz.

Binali Bey uzun siyaset hayatında büyük başarılar gördü. Bakanlık döneminiz, icraatlar, Başbakanlık, Meclis başkanlığı. Ancak bu İstanbul süreci biraz tartışmalı oldu. Bunu Binali Yıldırım’ın siyasi hayatında nasıl bir dönem olarak görüyorsunuz?

Doğrusunu isterseniz Kübra Hanım, benim siyasi hayatımda her şey dikensiz gül bahçesi değil. Mücadele ederek bugüne geldik. Ben mücadeleden kaçan bir insan değilim. Mücadele benim heyecanımı, azmimi daha da artırır. Biz esasında Anadolu insanı olarak, hele de Erzincan insanı olarak acılara dayanıklıyız. Çok deprem gördük, acılar çektik. Bu yüzden ben herhangi bir şeyle karşılaştığımda yıkılmam. “O da bizim nasibimizdir, kaderimizdir” der yoluma devam ederim. Siyasette ilk yolculuğa 1994 yılında Tayyip Bey’in belediye başkanlığı döneminde başladım. O görevini tamamlayamadan yargılandı, mahkûm oldu, ayrıldı. Ben de hemen arkasından ayrıldım. O gün bugündür Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte yol yürüyoruz. Birlikte zorlukları da aştık, güzel günleri de yaşadık.

Binali Yıldırım deyince insanların aklına daha çok Erzincanlı olduğunuz geliyor, ne kadar Erzincanlı ne kadar İstanbullusunuz?

Erzincan’da doğdum. Daha doğrusu orada küçük bir ayrıntı var. Erzincan Refahiye Kayı köyü, bizim köyümüz. Sivas-Erzincan sınırında. Sınırın öbür tarafında da arada beş kilometre var, Sivas tarafında kalan bizim bir başka köyümüz daha var. Orada da evlerimiz vardı. Orada doğmuşum. Ama çocukluğum ilkokulu bitirinceye kadar Kayı köyünde geçti. 1967’den itibaren, yani ilkokulu bitirdiğim yıldan beri İstanbulluyum. Yarım asırdan fazladır İstanbul’dayım. Yani kıyaslarsak İstanbulluluğum, Erzincanlılığımdan daha fazla.

‘TARLABAŞI’NDA BÜYÜDÜM, BEYOĞLU’NU SOKAK SOKAK BİLİRİM’

Nasıl bir İstanbullu Binali Yıldırım?

11 yaşında İstanbul’a ayak basmış, köyünden çıkmış ilk defa İstanbul büyüklüğünde bir yere gelmiş bir çocuğun ruh halini düşünün. Gece yarısı, zifiri karanlıkta geldim Harem otogarına. Otobüsten indik, biraz yürüdük, ışıklı bir binaya girdik. İçeride herhalde geleceğimiz yer burası diye düşündüm. Biraz sonra hareket etmeye başladık. Acaba deprem mi oluyor diye düşündüm. Meğerse o arabalı vapurmuş! (Gülüyor) Karşıya geçtik, taksiye bindik, Tarlabaşı’na gidip yerleştik. Ben Tarlabaşı dediğimizde, bir tarla, tarlanın başında küçük bir ev, orada da dedemler, amcamlar var sanıyordum. Sabah gözümüzü açtığımızda daracık sokaklar, yüksek binalar, bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Büyük bir şaşkınlık, muazzam bir ortam. Tabii o ortama ayak uydurman gerekiyor. Biraz da geç kalmıştık, okullar açılmış, dersler başlamış, iki hafta geçmiş. Okula gittim, saçım üç numara, köyden geldiği her halinden belli, sıkılgan, çekingen, sınıfın en arka sırasında oturan, sesi soluğu çıkmayan, şehir çocuklarının gelip laf attığı bir çocuk... Benim için kolay bir ortam değildi. Nitekim ilk karnemde 11 dersten 9’u zayıf geldi. Dedem okumamı istiyor, amcamların yanında kalıyorum, onların da çocukları var, imkânlar biraz kısıtlı, yer çok rahat değil. “Bu okumaz, köye gitsin” diye bir tartışma başladı. Dedemin tavrı netti, “Bu seneyi tamamlayacak, dönemin ortasında böyle bir şey yapmamız olmaz, bir şans daha tanıyalım” dedi. Ve ben dokuz zayıf varken doğrudan, bütünlemeye kalmadan geçtim. Ondan sonra da hep iyileşerek devam ettim.

Bugün Tarlabaşı çoğunlukla yoksul kesimin yaşadığı bir bölge. Özellikle 90’lardan sonra orada bir dönüşüm yaşandı. Sizin yaşadığınız 60’larda Tarlabaşı nasıl bir mahalleydi, nasıl bir hayatınız vardı?

Üçte biri gayrimüslimlerden oluşuyordu. Sokağımızda ağırlıklı olarak Rumlar yaşıyordu. Çok güzel komşuluk ilişkilerimiz vardı. Birbirlerine hal hatır sorar, yemeklere davet ederlerdi. İnsanların hayalindeki eski İstanbul fotoğrafı o zamanlar bizim yaşadığımız İstanbul’da vardı. Farklı dinlere mensup kişilerin özel günlerini biz kutlardık, bizim özel günlerimizi de onlar kutlardı. Sürekli hal hatır sorulurdu. Yavaş yavaş bu tür şeyler azalmaya başladı. Dışarıdan gelenler çoğaldı, kozmopolit bir yapı oluştu. Şimdi Tarlabaşı çok bambaşka bir yer oldu.

Kaç yaşına kadar Tarlabaşı’nda kaldınız?

Ortaokulu ve liseyi orada okudum. Altı yıl sürekli orada kaldım. Daha sonra üniversitede de bir iki sene orada kaldım. Semiha Hanım öğretmendi, tayini Bahçelievler’e çıkmıştı. Daha sonra oraya taşındık, bir müddet orada kaldık.

Evlendiğinizde henüz üniversitede okuyor muydunuz?

Evet, okuyordum. İlk oğlum Bülent orada doğdu. Sonra akrabalar Beyoğlu’nda olduğu için Semiha Hanım tayinini oraya istedi, bir müddet daha Tarlabaşı’nda kaldık. Sonra uzun bir süre Kurtuluş’ta oturduk. Kurtuluş’tan sonra da 1992 yılında karşıya, Acıbadem’e geçtik.

Aslında hikâyenizin büyük bir kısmı Beyoğlu’nda geçmiş. Tarlabaşı, İstiklal’e çok yakın. İlk gençlik yıllarınızda Taksim’le, Beyoğlu’yla, İstiklal Caddesi’yle ilişkiniz nasıldı?

Oraları sokak sokak bilirim. Yeşilçam Sokağı, Balo Sokağı, Bursa Sokağı, Sakızağacı Caddesi… Çok canlıdır oralar. Derslerden arta kalan zamanlarımızı orada geçirirdik.

Emek Sineması’na gider miydiniz?

Tabii. Emek Sineması, Lale Sineması, Atlas Sineması. Ben o aralar İstiklal’de Son isimli bir gazete satıyordum. Gece çıkardı, havadisleri, son olayları yazardı.

Ekonomik olarak destek olsun diye mi satardınız, yoksa o gazetenin çıkış sürecinde içinde miydiniz?

Destek olsun, harçlığım çıksın diye satardım. Çiçek Pasajı’na giderdim.

Sevdiğiniz lokantaları hatırlıyor musunuz?

Lale Muhallebicisi ve Saray Muhallebicisi vardı, bir de Bursa Sokak’ta bir işkembeci vardı...

Binali Yıldırım hiç tanınmayacağını bilse İstanbul’da bir gününü nasıl geçirirdi?

İstanbul’un en sade semti bile bir ömre bedel, her tarafı bir başka güzel. Ama herhalde önce bir Tarlabaşı’na giderdim. Oralarda biraz eski günlerimi yâd ederdim. Sonra Kasımpaşa’ya okuluma giderdim. Daha sonra çalıştığım tersane tarafına giderdim. Ondan sonra şöyle bir Sultanahmet’e uzanırdım. Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye derken Sarayburnu’na inip yürüyerek Galata Kulesi’ne geçip Beşiktaş’a Bebek tarafına giderdim. Oradan da vapurla Üsküdar’a geçip Kanlıca’ya kadar bir tur yapardım. Sahil boyunca veya Belgrad ya da Aydos Ormanı’nda yürürdüm...

Hafta sonu çocuklarınızı nerelere götürürdünüz? Ailenin İstanbul ile bağı nasıldı?

Kurtuluş’ta otururken Taksim, Gezi Parkı’nın arkasından İstanbul Radyo’ya kadar bir alan var. Çocukları oraya parka götürürdük. Aslan heykeli vardı, ona biner, fotoğraf çektirirlerdi. Şimdiki o büyük otelin hemen sol tarafında. Belki hâlâ duruyordur orada. Genellikle pikniğe Kilyos’a, Kuzey Ormanları’nın bulunduğu bölgeye giderdik. Gülhane Parkı’na giderdik. İstanbul’un nefes alınacak yerleri buralardı. Bir de Emirgan Parkı’na giderdik...

Gençken sokaklarında dolaştığınız İstanbul ile bugünkü İstanbul’u kıyasladığınızda nasıl bir fark görüyorsunuz? Şehir sizce kötüleşti mi, iyileşti mi?

İyi olan tarafları da var, iyi olmayan tarafları da... Eskiden nüfus yoktu, o nüfusa göre daha rahattı şehir. Daha az trafik vardı, daha az bina yoğunluğu vardı. Yaya olarak vakit geçirebileceğiniz yerler vardı. Gürültü daha azdı, hava kirliliği daha azdı, su yetiyordu. Ancak 90’lı yıllara geldiğimizde sular akmamaya başladı, hava kirliliği arttı, altyapı, ulaşım, yollar yetersiz hale geldi. Çukur çamurdan geçilmez oldu. Çöp dağları tehlike oluşturmaya başladı. Halkalı’da, Ümraniye’de bu dağlar patladı, insanlar hayatlarını kaybetti. Ama bugün bunları konuşmuyoruz. İstanbul’un her yeri temiz. İstanbul’un ana güzergâhlarında çok güzel peyzajlar var. Kadıköy’den başlayıp Bostancı’ya, Tuzla’ya kadar sahilde alanlar düzenledik. Benzer şekilde Yenikapı’dan Bakırköy’e kadar sahil düzenlemeleri yapıldı. Birçok şehir parkları açılıyor. Su kirliliği yok, hava kirliliği yok. Ama trafik var. İstanbul trafiğinde 4 milyona yakın araç var. Her gün 3 milyona yakın araç trafiğe çıkıyor. Dolayısıyla yeterli otopark yok, toplu taşıma gelişiyor ama ihtiyaca göre daha ağır tamamlanıyor, gecikme var.

“İstanbul trafiğini çözersem ben çözerim” demiştiniz. Nasıl çözeceksiniz?

Bunun için mucit ya da kâhin olmaya gerek yok. Ben bu ülkede 12 yıl ulaştırma bakanlığı yaptım. Yurdun her köşesinde, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her karış toprağında hizmetimiz var. 20 bin kilometre bölünmüş yol yaptık. Havalimanlarını 26’dan 57’ye çıkardık. Hızlı tren rüyasını gerçekleştirdik. Ülkeyi bir baştan bir başa internetle donattık. Bakın bugün her yerde internet var. Zaman değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor.

İstanbul’u zaten uzun yıllardır AK Parti yönetiyordu. Siz bu yönetimin belli bir bölümünde de Ulaştırma ve Haberleşme bakanıydınız. Şimdi halkın başka beklentileri var. Mesela, İstanbul halkı medeni bir şekilde oturarak metrobüste seyahat edebilecek mi? Diğer büyük şehirlerdeki gibi şehrin altını metro ağlarıyla donatabilecek misiniz? Bunca yıl yapmadığınız neyi yapacaksınız da bu durum değişecek?

“Bunca yıldır yapmadığınız demek” ile haksızlık gibime geliyor. İstanbul’da son 10 yıldır bizim yapmış olduklarımız olmasaydı bugün İstanbul’da bir noktadan bir noktaya gidemezdiniz. Çok iddialı bir şey söylüyorum. Düşünün, iki tane köprüsü vardı İstanbul’un. Birini rahmetli Özal, diğerini Demirel yaptı. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü rahmetli Demirel’in, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü de Özal’ın. Peki Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım ne yapmış? Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü yaptık, İzmit Körfezi ile Bursa’yı Osmangazi köprüsüyle bağladık. Etti iki köprü. Yetmedi, Marmaray’la Üsküdar’ı Sirkeci’ye, oradan Kazlıçeşme’ye denizin 65 metre derinliğinden trenleri geçirdik. Hemen yanından Avrasya Tüneli’nden de arabaları Haydarpaşa’dan binip Yenikapı’dan çıkan iki denizaltı iki deniz üstü geçiş yaptık. Bir yandan elli yılda yapılan iki köprü, diğer yandan on yılda yapılan iki köprü artı iki denizaltı geçişi. Bu dört tane geçiş olmasaydı, sadece iki köprüye kalmış olsaydık İstanbul’un da araç sayısı 1 buçuk milyondan 4 milyona çıkmış iken, soruyorum size ne yapacaktı İstanbullu? Aracı olan bir yerden bir yere gidebilecek miydi? Gidemeyecekti. Bunlar yüzde 30 rahatlama sağladı. Ama İstanbul büyümeye devam ediyor, araç sayısı artmaya devam ediyor. Dolayısıyla bunlar da yetersiz. Şimdi ne yapacağız? Yapacağımız çözüm toplu ulaşımda. TEM dediğimiz ikinci otoyolun (E6) altı ile Marmaray arasında nüfusun yüzde 85’i yaşıyor. Çok dar bir alanda çok yoğun bir nüfus var. Bu bölgede metro ağını 518 kilometreye çıkaracağız. Şu an metro ağımız 233 kilometre.

Kaç yılda olur bu?

Beşinci yılın sonunda bitmiş olacak. Her yıl ortalama 50 kilometre yapacağız. Şu anda raylı sistemin payı yüzde 18’dir. Raylı sistemi 518 kilometreye çıkardığımızda bu oran yüzde 48 olacak. Yani İstanbullu hemşerilerimizin yarısı raylı sistemle taşınacak.

Metrobüsün olduğu hatta raylı sistem yapacak mısınız?

Hayır, tam o hattın altına gelmiyor ama o güzergâhta var. Metrobüs Beylikdüzü’nde başlıyor, Sögütlüçeşme’de bitiyor. Yeni metro hatlarının çoğu bu güzergâha paralel.

Metrobüsteki izdihamı kısa sürede çözecek bir vaadiniz var mı?

Teknoloji çok gelişti. Yakında akıllı ulaşım sistemleri, sürücüsüz araçlar devreye girecek. Üsküdar-Ümraniye metrosunda sürücü yok. Bu metrobüslere de uygulanacak. Metrobüs araçları aynı yolu kullanmak kaydı ile yüzde 50 yeni araçlarla donatılacak ve bu araçların sürücüsü olmayacak. Onlar birbirleriyle M To M (makineden makineye iletişim) ile iletişim kuracaklar. Duraklara gelme ve duraklardan ayrılma süreleri hep aynı olacak, dolayısıyla insan inisifiyatinde olan “Geç geldi, erken kalktı, orada yığılma var” meselesi ortadan kalkmış olacak.

Metrobüs sayısı yüzde 50 artacak dediniz. Ne kadar süre biçiyorsunuz buna?

Bu iki yılda olacak bir şey.

Eskiden tek plaka uygulaması konuşulurdu İstanbul’daki araç sayısını azaltmak için. Buna dair bir şey planlıyor musunuz?

Hayır, ben kısıtlamalara karşıyım. Onun yerine altyapıyı iyileştireceğiz. Raylı sistemi artıracağız. Metrobüsü rahatlatacak kısa vadeli çözümlerimiz var. Ama bunlarla yetinmeyeceğiz, ayrıca akıllı kavşak düzenlemeleri yapacağız. Geliyorsunuz, ışıklarda trafik olmadığı halde 3 dakika bekliyorsunuz. Ya da trafik çok, yine aynı şekilde bekliyorsunuz. Onlar trafik yoğunluğuna göre kendi kendine ayarlanabilecek. İstanbul’da her şey akıllı sistemlerle yönetilecek. Sadece trafik değil, İstanbul’un kültürel hayatı, iş hayatı, sosyal hayatı, eğlence hayatı, sanat hayatı hepsi akıllı sistemlerle yönetilecek. Şöyle bir vizyonumuz var, İstanbul 4-0 diyoruz. Üreten İstanbul, yeşil, çevreci, yaşayan, dinamik, herkes için, güvenli ve akıllı İstanbul. İstanbul’da her gün 30 milyondan fazla veri toplanıyor. Bu aslında İstanbulluların günlük davranışlarını gösteriyor. Nereye gidiyorlar, hangi alışkanlıkları var… Kişisel verilere girmeden bu bilgileri analiz etmemiz gerekiyor. Bu analizleri yapıp daha sorun ortaya çıkmadan görüp tedbir almak... Akıllı şehir yönetimi bu. Yani sizin aklınızdan geçeni bilme ve aklınızdan geçen karşılaşacağınız sorunlara çözüm üretmek. Bu da veri analizi ile oluyor. Bunu da gençlerle yapacağız. Bu da aynı zamanda gençlere iş imkânı sağlayacak.

‘SAHİLE PARALEL DENİZ HATTI CAZİP DEĞİL’

Mesleğiniz gereği sizin en iyi bildiğiniz şey denizcilik. İstanbul’da denizi ulaşım için yeterince kullanabiliyor muyuz? Sahile paralel hat neden yok?

Sahile paralel hattı sabah işe gitmek için diyorsanız işlemez. Bu genellikle cazip değildir. Sebebi şu; denizde hız mesela boğazda 10 mili geçmez. Neticede 20 kilometre demek. Sarıyer’den Eminönü’ne bir buçuk saatte gelirsiniz. Bir sefer yapıp 300 kişi getireceksin, bunun bir kıymeti yok ki. 10 gemi yapsan o da olmaz, Boğaz trafiği var. Neticede sahile paralel taşımacılık ancak eğlence veya iş dışı Boğaz turu şeklinde olabilir. Ama sabah akşam işe gidiş gelişlerde toplu taşımayı deniz, otobüs veya metro, vapur gibi kombine taşımacılığı kullanmak gerekir. Karşıdan karşıya geçişler her şeyi çözer gibi bir algı var. İstanbul’un trafiğinde sadece karşıdan karşıya geçilmiyor ki. Avrupa yakasının kendi içinde, Anadolu yakasının da kendi içinde dönen bir trafiği var. Karşıdan karşıya geçişler topu topu 2 milyon. Halbuki İstanbul’da araç başına yapılan trafik 15 milyon, yarısı da yaya olmak üzere, toplam 30 milyon hareket var. Şu an 600 bin civarı bir deniz taşımacılığı var. Bunu biz 750-800 bine çıkarabiliriz. Burada da ciddi tedbir alıyoruz. Metrodan inip vapura binildiği zaman vapur, yani taşımacılığın deniz kısmı bedava olacak. Veya tersi, vapurdan inip otobüse bindi, yine deniz bedava olacak.

‘İSPARK’TA İLK BİR SAATİ HER YERDE ÜCRETSİZ HALE GETİRECEĞİZ’

Otopark sorununu nasıl çözeceksiniz? Özel otoparklar pahalı ve giderek fiyatları yükseliyor.

İSPARK’TA ilk bir saati her yerde ücretsiz hale getireceğiz. Ücret bir saatten sonra alınmaya başlanacak. İSPARK önemli bir şey olmadığı zaman değnekçilerin eline düşüyorsunuz. Kavgalar, gürültüler oluyor, arabanız güvende olmuyor. Halbuki İSPARK öyle değil.

‘MUSLUK SUYU İÇİLEBİLİR HALE GELECEK, SOKAKLARDAKİ ÇEŞMELERDEN TERTEMİZ İÇİLEBİLİR SU AKACAK’

Musluk suyu içebilecek miyiz İstanbul’da?

Bu pekâlâ mümkün. Musluk suyunun içilmeyeceği yönünde bir algı oluştu. Yılların algısı bu. İstanbul’da dar gelirli bir sürü aile var. Dışarıdan hazır su almak bütçeye ciddi bir yük oluyor. O yüzden evet, musluk suyu içilebilir hale gelecek.

Eskiden İstanbul’un çeşmeleri mahalle kültürünün bir parçasıydı. Çocukluğumuzda çeşmeden su aldığımızı hatırlıyorum.

Galatasaray Lisesi’nin orada bir Hamidiye çeşmesi vardı, dedem beni gönderirdi, oradan bidonla su getirirdim. Şimdi İstanbul’daki 900 üzerindeki çeşmeyi ihya edeceğiz ve çeşmelerden gürül gürül, tertemiz içilebilir su akacak.

Kaynak suyu mu akacak?

Tabii tabii. Ayrıca sebilnet olacak oralarda.

Sebilnet nedir?

Çeşmenin etrafında internete girebilecek insanlar.

Atatürk Havaalanı ne olacak?

Millet bahçesi, fuar ve kongre merkezi olacak.

‘UĞUR DÜNDAR’A TEKLİFİ İLETİŞİMDE YENİ BİR SÜREÇ BAŞLATMAK İÇİN YAPMIŞTIM’

Ekrem İmamoğlu ile çıkacağınız canlı yayın için Uğur Dündar’a bir çağrınız oldu ama o programı modere etmekten vazgeçti. Alındınız mı? Neden Uğur Dündar’ı istemiştiniz?

Alınmadım ama keşke vazgeçmeseydi. Yılların tecrübeli gazetecisi. Böyle ufak tefek dayatmalara, baskılara boyun eğmemesi lazımdı. Tam da kendi ifadesi gibi kutuplaşmanın, ayrışmanın olduğu bir dönemde ben Uğur Dündar’ın olmasını çok arzu ettim. Bu teklifi iletişimde yeni bir süreç başlatmak için yapmıştım ama maalesef yarım kaldı.

Az önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Engin Altay ile konuşmanıza şahit oldum. “Kim olursa olsun benim için önemli değil” dediniz. Türkiye’de muhalif olarak bilinen gazetecilere de konuşmak konusunda bir tereddüdünüzün olmadığını fark ettim. Bu Binali Yıldırım’ın kendisine olan özgüveninden mi kaynaklanıyor, yoksa size oy vermeyen kitleyi böyle bir yayının daha çok ikna edeceğini mi düşünüyorsunuz?

Ben bu bahanelere sığınmayı arzu etmiyorum. “Şununla çıkacaktık da bununla çıktık, şöyle oldu”... Bu konu bir algı aracı olarak kullanılsın istemiyorum. Onun için bütün mecralara açığım dedim. Kimi seçerseniz seçin varım dedim. Bir teklifte bulundum, bence iyi de bir teklifti, ancak nedenini bilemediğim bir şekilde Uğur Dündar önce kabul edip memnuniyetini dile getirdi. Sonra birdenbire vazgeçti. Buna anlam veremedim. Ama kendi kararı.

Hem geçen seçim sürecinde hem de bu seçimde Ekrem İmamoğlu’nun katıldığı bazı televizyon programlarında moderatörlerin ona karşı tavırları gündem konusu oldu. Siz bu sürecin Ekrem İmamoğlu’na yaradığını düşünüyor musunuz?

Acaba sadece moderatörden mi kaynaklı? Benimle de pek çok insan program yaptı, ben böyle bir serzenişte bulunmadım. İki taraflıdır bu, tek taraflı olmaz. Benim de canım sıkıldıkça onu bunu şikâyet edeyim… Sanki Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılıyormuş gibi bir havaya soktular. Böyle bir şey yok. İstanbul’a belediye başkanı seçilecek. Bunları İBB başkanlığı üzerinden AK Parti iktidarıyla hesaplaşma arayışı olarak görüyorum. Bu da İstanbul’u gölgede bırakıyor. Benim canımı sıkan bu. Ön planda İstanbul olmalı, İstanbul konuşulmalı. Gündemi ağırlıklı olarak İstanbul Belediyesi’nin projeleri, İstanbul adayının vizyonu oluşturmalı. Gördüğüm kadarıyla burada işi sürekli genel siyasete doğru evirme gayretleri var.

Ekrem İmamoğlu yarışa ilk girdiğinde pek tanınmıyordu. İkinizin arasındaki oy farkının bu kadar düşük olacağını, onun bu kadar kısa sürede bu kadar yüksek oy alacağını bekliyor muydunuz? Bu anlamda Ekrem İmamoğlu’nun performansını rakibiniz gözüyle değil de bir siyasetçi olarak nasıl buldunuz?

Bu soruya verecek çok cevabım var ama şu an objektif bir cevap vermem. Çünkü hâlâ yarışıyoruz.

Seçimin iptal edilmesi gerçekten içinize sindi mi? İkinci bir seçime gidiliyor olması sizin açınızdan bir dezavantaj oldu mu?

31 Mart seçimi tamamlanmamış bir seçimdir. Neden bunu söylüyorum; bakıyoruz daha oyların sayımına itirazlar devam ediyor, Anıtkabir’e gidip daha başkanlığı ilan edilmeden “Başkan” diye imza atıyor. Sonra mazbatası iptal ediliyor, Kıbrıs’a gidip “Belediye Başkanı” yazıyor. Bugün bile onun yandaş gazeteleri her gün onun için “seçilmiş belediye başkanı”, benim için “aday” diye yazıyor. Nasıl basın bizim taraftaymış da o mağdur oluyormuş? Ne alakası var? Bakın bu seçim tamamlanmadı. Sebebi şu; seçimden bir gün sonra gördük ki muazzam bir şaibe var, yolsuzluk var, oy kaydırma var. Bizim aleyhimize sandık kapandıktan sonra sayımda müthiş bir manipülasyon yapılmış. Biz bunları tespit ettik, oyların tamamının sayılmasını istedik. Mücadele ettik, ancak yüzde 10’unu saydırabildik. Yüzde onunu saydırdığımızda 29 bin oy farkı 13 bine düştü. Tamamı sayılsaydı, yüzde doksanını da saysaydık bu seçimin sonucu ayan beyan değişecekti. İkincisi, bir daha milyonlarca İstanbulluyu bütün planlarını alt üst ederek sandığa gelmek mecburiyetinde bırakmayacaktık. Bu işten asıl mağdur olanlar oy veren 8 buçuk milyon İstanbulludur. Bunu ben ısrarla söylüyorum. Yine de tekrar ediyorum. Biz sürekli, “Yeniden sayılsın, kim olursa olsun bu dosyayı kapatalım” dedik. Ama CHP yeniden saydırmaya ısrarla itiraz etti ve reddettirdi. Elimizde başka da opsiyon kalmadı.

Peki, bu açıklamalarınıza seçmen ikna olmuş mudur? İptal kararından dolayı seçmenin nasıl davranacağını düşünüyorsunuz?

Benim gördüğüm kadarıyla mesele seçmenin gündeminden çıktı artık. Neden tekrarlanıyor gibi konular şu an seçmenin gündeminde değil. Seçmen şu an duracağı yerde yavaş yavaş kümelenmeye başlıyor.

Çok kararsız seçmen olduğu konuşuluyor, sizce doğru mu?

Var ama çok değil. Son göstergeleri bilmiyorum ama yüzde 10’dan fazla değil. Onlar da bu 15 gün içinde kararlı hale geleceklerdir.

O kararsızların AK Parti’ye küsen küskün seçmenlerin olduğu söyleniyor. Buna katılıyor musunuz?

Buna katılmıyorum. AK Parti’de küskünlük olmaz. AK Parti’de zaman zaman sitem olabilir ama bu sitemlerin oy davranışına etkisi olmaz. Çünkü AK Parti uzun maraton koşucusudur. AK Parti’de bir bayrak yarışı vardır. Bayrağı verenler de, alanlar da koşmaya devam eder. AK Parti’nin böyle bir dava şuuru vardır.

Yani küskün seçmen diye bir şey yok.

Olmaz.

Kararsızlara Binali Yıldırım’ın çağrısı nedir?

Kararsızlık iyi bir şey değil, kararınızı verin. Adaylara bakın, geçmişine bakın, şimdiki haline bakın, vizyonuna bakın, kararınızı verin. Ben iddialı konuşuyorum, 16 yıl ülkemin her köşesine hizmet götürdüm, çok büyük hizmetlerim var. Dolayısıyla beni Binali Yıldırım yapan bu şehre borçlu olduğumu düşünüyorum ve bunu da beni belediye başkanı yaparsanız en güzel şekilde ödeyeceğim. Yaşamakta olduğumuz ekonomik sıkıntıların İstanbul’da en az şekilde hissedilmesi için canla başla çalışacağım. Hem aile bütçelerine katkı sağlayacağım hem gençlerimizin geleceğine dair projeleri hayata geçireceğim hem de İstanbul’u yatırımcılarla daha çok buluşturarak İstanbul’un gelecek beş yılında 165 milyarlık yatırım yapılmasını sağlayacak projeleri hayata geçireceğim. Her yıl 100 bin 5 yılda 500 bin İstanbul’daki hemşerimize iş, aş imkânı sağlayacağız.

‘SİYASETEN ROZETİMİ SEÇİM ZAMANI TAKAR SEÇİMDEN SONRA ÇIKARIRIM, ÖNEMLİ OLAN SİZDEN MEMNUN OLMAYANLARIN ORANINI AZALTMAKTIR’

Seçimin iptal sürecinden dolayı size kızan İstanbullular da var. Seçilirseniz eğer bu durum şehri yönetmenizi zorlaştırır mı? Böyle bir endişe var mı içinizde?

O bize bağlı. Biz eğer bir ayrıştırma yaparsak, “Biz kazandık, siz bize neden karşı çıktınız?” gibi bir önyargıyla hareket edersek bu fevkalade yanlış olur. Beni bilen bilir, ben siyaseten rozetimi seçim zamanı takar, seçimden sonra çıkarırım. Benim için siyaset insana hizmetten geçer. Ve benim için siyasetin başarısı da gayrimemnunların memnun hale dönüştürülmesidir. Bunu çok önemserim. Sizden memnun olanlar zaten sizi destekliyor ama önemli olan sizden memnun olmayanların oranını azaltmaktır.

Yani Binali Yıldırım Çarşamba’nın, Fatih’in, Eyüp’ün, Esenlerin olduğu kadar Nişantaşı’nın da belediye başkanı olacak mı?

Gayet tabii, ne demek... İstanbul bir bütün. Ben İstanbul çocuğuyum, her semtini bilirim. Her semtte oturan insanları da bilirim. Dolayısıyla hizmet bütün insanlara verilecek. “Bize oy verene hizmet götürelim, vermeyene götürmeyelim”... Böyle bir şey olsa Hakkari’de, Iğdır’da, Ağrı’da, Şırnak’ta havaalanı yapar mıydım? Biz en yüksek oyları oralardan almıyoruz. Ama oralarda ay yıldızlı bayrağımız dalgalanıyorsa, orada bir ocak tütüyorsa hizmet götürmekle mükellefiz.

Londra, Paris… Dünyanın öteki başkentlerini sayarken İstanbul’u da sayıyoruz. Ama oraya giden turistin profili ve sayısı ile İstanbul’a gelenler arasında ciddi bir fark var. İstanbul’a gelen turist sayısını ve niteliğini nasıl artıracaksınız?

Bunun için üç projemiz var. Bir, kongre ve fuar turizmini geliştireceğiz. Avrupa’da kongre ve fuarlara giden yıllık ziyaretçi sayısı 50 milyon. Biz bunun yüzde onuna talibiz yani beş milyonuna. Beş milyonun gelmesi demek, her biri 1500 dolar harcıyor, bu normal turistin iki katından daha fazla harcıyorlar demek. Bu 7 buçuk milyar demektir. İkincisi, İstanbul dünyada sağlık hizmetinin en iyi verildiği beşinci şehir. Sağlık turizmi de İstanbul için önemli. Her türlü operasyon, ameliyat, tedavi için geliyorlar. Üçüncüsü de deniz turizmi. 7-8 katlı büyük Kruvazer turizmi. Onlarda da katma değeri yüksek turistler geliyor. Kişi başına 5 bin dolar harcıyorlar. Bunların sayısını Yenikapı’da yapacağımız büyük bir liman ile en az 300 bin artırmayı hedefliyoruz. Böylece beş yılda İstanbul’a gelen turist sayısını 22 buçuk milyona çıkaracağız. Sadece sayısal bir artış değil, kişi başına bırakacağı para miktarı da iki katına çıkmış olacak ve böylece İstanbul’da tepeden tırnağa otuz sektör bundan yararlanacak. Lokantacısı, otelcisi, hediyelik eşyacısı vs. Aklınıza gelecek her şey...