Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
AA

Tam adı Süleyman Tarık Buğra olan cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli isimlerinden, gazeteci, roman, hikaye, oyun ve fıkra yazarı, 2 Eylül 1918'de Akşehir'de dünyaya geldi.

Ağır ceza reisi, Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ve Akşehirli Nazike Hanım'ın çocukları olan Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir'de tamamladı, 1933'te yatılı öğrenci olarak İstanbul Lisesi'ne girdi.

Buğra TRT'de katıldığı bir programda, kendisini anlatırken, "Ben Akşehirli olarak kaldım. Akşehir'in kültürüyle büyüdüm. Eğitimim oranın törelerine, insani ilişkilerine göre oluştu. Onun için hakiki manada Akşehirliyim." sözlerini kullanmıştı.

Başarılı yazar, babasının kütüphanesinden çok etkilenerek, küçük yaşlarda edebiyata merak saldı.

Hızlan'a verdiği röportajda, okul yaşamında kendisini çok etkileyen ve edebiyata yönelmesine sebep olan öğretmenleri olduğunu da dile getiren Buğra, "Başta rahmetli Rıfkı Melul Meriç olmak üzere, beni futboldan, körebeden, voleyboldan, erik hırsızlığından, kiraz hırsızlığından koparıp şiire, kitaba bağlayan o oldu. Yaz dedi. Yazmamı istedi ve bu istek bende kaldı. Liseden sonra öğrenim hayatım belki renklidir ama yok denecek gibidir." ifadelerine yer vermişti.

Lisede Hakkı Süha Gezgin ve Pertev Naili Boratav'ın öğrencisi olan Buğra, hocası Gezgin'in teşvikiyle ilk hikayelerini yazmaya başladı ve okulun yatılı kısmı kapanınca geçtiği Konya Lisesi'nden 1936'da mezun oldu.

- Bir dönem tezgahtarlık yaptı

"Tarık Nazım" takma ismiyle, hikaye ve şiirler yazan Buğra, aralıklarla İstanbul Üniversitesinin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa süre eğitim gördü.

Usta kalem, yaklaşık 3 yıl süren askerlik görevinin ardından maddi sıkıntılar yaşadı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine 1947'de kaydolan yazar, okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.

Yazar Buğra, Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kurdu.

"Oğlumuz" hikayesinin Mehmet Kaplan tarafından "Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması"na gönderilmesiyle hayatı değişen Buğra, yarışmada ikinci oldu.

Buğra, babası Nazım Bey ile 1949'da Akşehir'de "Nasreddin Hoca" gazetesini çıkarmaya başladı. Babasını 1952'de kaybedince, gazeteyi elden çıkaran ve İstanbul'a dönen yazar, profesyonel gazetecilik hayatına "Milliyet" gazetesinde başladı.

Tarık Buğra, gazetede Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulurken, yoksul yaşamını yansıttığı yazılarını farklı mecralarda da yayımladı.

Jale Baysal ile 1950'de evlenen Tarık Buğra'nın kızı Ayşe 1951’de dünyaya geldi. 18 yıl sonra eşinden ayrılan Buğra, 8 Eylül 1977'de hikaye yazarı Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı.

- Sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri yaptı

Usta edebiyatçı, Ankara'da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yaptı. Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü görevini reddeden yazar, Milliyet gazetesinde spor sayfalarının başına geçti.

Dil, edebiyat ve sanat konularına yer verdiği yazıları büyük ilgi gören Buğra, "Tercüman", "Yeni İstanbul" ve "Türkiye" gazetelerin de de bir dönem görev yaptı.

Tarık Buğra,"Haftalık Yol" adlı dergiyi okuyucuyla buluşturdu. Gazetelerde düzenlediği sanat sayfalarında, tiyatro eleştirileri de yapan yazarın, gazeteciliğe ilgisini 1983 sonuna kadar devam etti. Tercüman gazetesinde çalıştığı sırada enfarktüs geçirip emekliliğini isteyen Buğra, edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi.

Bir yandan Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler kaleme alan yazar, hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.

Buğra'nın olaydan ziyade atmosfer anlattığı hikaye ve romanlarında, hüznün büyük payı görülürken, roman dünyasında yazara sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri ise "Küçük Ağa" oldu. "Osmancık" romanıyla da Osmanlı'nın kuruluş yıllarını anlatan ve bu devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yapan Tarık Buğra, doğallığına önem verdiği roman kahramanlarını idealize etmedi.

- Osmancık ve Küçük Ağa eserleri, televizyon dizisine uyarlandı

Büyük bir sanatçının, içinde doğduğu toplumun değerlerine bağlı olması ve bu değerleri eserlerinde ele alması gerektiğini düşünen Buğra'nın, insanı anlama konusundaki evrensel bakışı ise "Bir insanı açıklamak, birçok insanı açıklamak demektir" sözlerine yansıdı.

Eserlerinde toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösteren Buğra'nın "Küçük Ağa" eseri 1983'te Yücel Çakmaklı tarafından televizyon dizisi olarak uyarlandı ve TRT'de yayınlandı.

Yeni İstanbul gazetesinde, Tarık Buğra'nın yönettiği haftalık sanat sayfasında sinema yazıları yazan ve daha sonra "Milli sinema" akımının ilk isimlerinden biri haline gelen Çakmaklı, 1988'de de "Osmancık" kitabını televizyon dizisi olarak yine TRT'de izleyiciyle buluşturdu.

Osmanlı'nın kuruluş yıllarını anlattığı "Osmancık"la 1985'te Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı'nı, "Yağmur Beklerken" romanıyla da 1989'da Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü'nü kazanan Buğra, 1991'de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.

Usta yazar, kanser teşhisi sonrası Çapa Tıp Fakültesi'nde ameliyata alındı. Ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Buğra, 26 Şubat 1994'te vefat etti ve Karacaahmet Mezarlığı'nda yatan annesi Nazike Hanım'ın yanına defnedildi.

- "Bütün dünyamı doldurdu"

Eşi Hatice Buğra, gazeteci Ayşe Olgun'a yaptığı açıklamada, hayat arkadaşı Tarık Buğra'ya ilişin şu değerlendirmeyi yapmıştı:

"Üç yıllık arkadaşlıktan sonra evlenip 17 yıl birlikte yaşadık ve ben bu 20 yıllık sürede bir an bile pişmanlık duymadım. Çünkü Tarık Buğra, 17 yıl süren bu beraberlikte varlığı, sevgisi, nezaketi ve şefkatiyle bütün dünyamı doldurdu. Bana maddi manevi hiçbir şeyin eksikliğini hissettirmedi. Ben onun yanında, kendisinden başka hiçbir şeyin özlemini çekmezdim."

Yazar ve edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı da Buğra'nın roman kahramanlarına ilişkin şunları söylemişti:

"Tarık Buğra, dindar halkımızın manevi vasıflarını da bilen bir romancıdır. Kahramanları 'Bismillah'lı, 'Allah'lı, yeminli konuşurlar, günah, sevap bilirler. Allah'a verecekleri hesabın, son nefesin kaygısı içindedirler. Oysa, Buğra'nın yaşıtları ve bir öncekiler, Türk insanının ruh ve çevre portresini sanki eksik bırakmak istercesine, bu halkın Müslümanlığına kapalı ve yabancı kalmışlardır."

Edebiyat tarihçisi Tahir Alangu ise Tarık Buğra'nın, hikaye ve romanlarında toplumdaki büyük sorunlar yerine kişilerin yaşamlarındaki düzensizliklere odaklandığını vurgulayarak, yazarın sanat yaklaşımını şu sözlerle aktarmıştı:

"Tarık Buğra, dil anlayışında olduğu kadar hikaye anlayışında da edebiyatımızın gidişinden kopmadı. Başı ve sonu belli, büyük değişiklikler peşinde koşmayan bir kişiliği geliştirdi. Çözümleyici bir anlatıma dayanan hikaye anlayışına aykırı düşecek denemelere girişmedi. Hikayelerinin başında, dış olaylardan, gözlenmiş yaşantılardan çıksa bile, bunları hızlı bir anlatım temposuna sokmadan, hareketlere bağlı olarak içte zincirlenen gelişmelere geçiyordu. Toplumdaki büyük sorunlara değil, kişilerin yaşamlarındaki düzensizliklere, uygunsuzluklardan gelen dertlere ve sosyal adaletsizliklere değil kişiler arasındaki ruhi zıtlaşmalara, bulunmuş ve yitirilmiş mutlulukların peşine düşeceklerine birbirlerine karşı horozlanan insanların yarattıkları bir keşmekeşin üzerine eğiliyordu."

Eserleriyle yerli düşüncenin sesi olarak kabul edilen Tarık Buğra'nın bazı eserleri şöyle:

Roman: "Siyah Kehribar", "Küçük Ağa", "Küçük Ağa Ankara'da", "İbişin Rüyası", "Firavun İmanı", "Gençliğim Eyvah", "Dönemeçte", "Yalnızlar", "Yağmur Beklerken", "Osmancık"

Hikaye: "Oğlumuz", "Yarın Diye Bir Şey Yoktur", "İki Uyku Arasında", "Hikayeler"

Tiyatro: "Ayakta Durmak İstiyorum", "Akümülatörlü Radyo", "Yüzlerce Çiçek Birden Açtı"

Fıkra ve Deneme: "Gençlik Türküsü", "Düşman Kazanmak Sanatı", "Politika Dışı"