ARKASINDA BEŞ CESET BIRAKTI
Abdullah Aksoy denilince onu kimse tanımaz. Çünkü halk ona 'Çumra Canavarı' adını takmıştı. Türk kriminal arşivine 50 yıl önce 'Türkiye'nin ilk eşcinsel seri katili' olarak girdi.
GÜNCEL HABERLER 11 Mayıs 2016 Çarşamba

Konya, 1967…

Hadim ilçesinin Sarıhacı köyünde yaşayan Muharrem Özkay, hacdan dönen bir arkadaşını ziyaret etmek için Çumra’ya gitti. Dördüncü günün sonunda evine dönmeyince, karısı soluğu Çumra’da aldı, polise başvurdu. Küçük bir tahkikat sonrası kayıp köylünün en son; sol şakağında derin bir yara izi bulunan, orta boylu, iri kemikli sarışın bir adamla görüldüğü ortaya çıktı.

Bu adam Abdullah Aksoy’du. Aylarca gazetelerinin birinci sayfalarında koca sütunları işgal edecek olan namı diğer Çumra Canavarı

ODADAKİ KANLI KESER

Karakoldaki sorgusunda sürekli “Ben kimseyi evime götürmedim. Abdestinde namazında bir adamım. Suçum yok” diyen 33 yaşındaki Abdullah, sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: Evet ben evime götürdüm ama tam kapıya geldiğimizde sara nöbetim tuttu. Kendime geldiğimde misafirim ortalarda yoktu.

Olayı soruşturan Komiser İbrahim Altan, kayıp köylünün karısı ve polis memurlarıyla birlikte şüphelinin evine gitti. Vakit gece yarısını geçmişti, tüm köy uykudaydı.

Ev, 1.5 metre kalınlığında toprak dolgu üzerine kerpiç ve sazla yapılmıştı, kaba iki oda ile bir sofadan oluşuyordu. İlk önce oturma odasını aradılar. Polisler bir yandan Abdullah’ı sıkıştırırken bir yandan da eşyasını karıştırıyorlardı. Bir polis memuru önce yatak çarşafında sonra da toprak zeminde kan izlerini fark etti. Odanın köşesindeki eşya yığının arasında kayıp köylünün cep saati çıktı. Saati gören karısı hıçkırıklara boğuldu. Diğer odadaki kamış yığınlarının arasından ise kanlı bir keser çıktı. Polislerden birinin gözü sobanın altındaki toprak yığınına takıldı. Kazılan yerde, kaybolan adamın cesedi yarı çıplak ve baş aşağı duruyordu. Elleri ve ayakları iple bağlanmıştı. Başında geniş ve derin yarıklar vardı. Boğazındaki izlerden, yaralıyken boğulmuş olduğu anlaşılıyordu. Evinin odasından bir ceset çıkan Abdullah Aksoy, “Ben kimseyi öldürmedim, vallahi” demekle yetindi.

KAZMANIN UCUNDAKİ İSKELET

Abdullah Aksoy, ertesi gün Muharrem Özkay’ı öldürdüğünü itiraf etti. İfadesinde “Ona acıdım evime aldım. Ben pasif homoseksüelim. Aramızda tartışma çıktı. Şeytana uydum öldürdüm” demişti.

Yıllarca Konya’da çalışmış olan Komiser İbrahim Altan, son yıllarda Çumra’da meydana gelen kayıp olaylarının Aksoy’la alakalı olabileceğini düşünüyordu. Tecrübeli polisle aynı görüşte olan Savcı Yüksel Mete Günel, rençperlik yapan katilin inşa edip oturduğu daha sonra ise sattığı evlerin de aranmasına karar verdi. Fakat kış bastırmış, kazma işi bahara kalmıştı. Savcı Günel, katilin inşa edip sattığı evin şimdiki sahibine “Bağ bahçe işi için sakın sağı solu kazma. Bizden haber bekle” talimatını verdi.

Bahar gelip de toprak kabarmaya başlayınca fidan dikmek için bahçeyi kazan ev sahibi, kazmanın ucuna bir iskeletin takıldığını gördü. Hemen polise haber verdi. Kayıp dilekçelerinin sahipleri çağrılarak, iskelet haline gelmiş ceset kendilerine gösterildi. Teşhis etmek mümkün değildi. Cesede ait olduğu anlaşılan cüzdanın içinden isimsiz ancak Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından verildiği anlaşılan bir makbuz çıktı. Makbuzdaki seri numarası üzerinden harekete geçen polis, cesedin kime ait olduğu tespit etti.

Ceset Himmet Yılmaz’a aitti. Karaman’da yaşayan 55 yaşındaki Yılmaz, dört yıl önce Çumra pazarına hayvan almak için gelmiş, bir daha kendisinden haber alınamamıştı.

Yıllardan beri ilçede sessiz sakin dolaşan, saralı olduğu için herkesin merhamet gösterdiği Abdullah Aksoy’un hem pasif homoseksüel hem de iki kişinin katili olduğunu öğrenen Çumralılar şoktaydı.

İLİŞKİYE ZORLAYIP ÖLDÜRDÜ

Kendi halinde, kimsesiz bir rençperdi Abdullah. 15 yaşında geçirdiği bir kaza sonrası sara hastalığı nüksetmişti. Saralı olduğu için herkes ona acır, ufak tefek inşaat işlerini ona verirlerdi. Sık sık ev değiştirmesini, inşa ettiği nohut oda bakla sofa evler için ilçenin az haneli kenar mahallerini seçmesini de yadırgamazlardı. Namazına duasına düşkün olduğu için severlerdi. Beş vakit namazını çarşıdaki Ulu Cami’de kılardı. Hep aynı kahvede yalnız otururdu.

Çumra’da pazar kurulduğu günler asla çalışmaz, 100 lira yevmiye verseler de kılını kıpırdatmazdı. Tezgâh tezgâh gezer, çevre ilçelerden gelen tanımadığı adamlarla sohbet ederdi. Günübirlik edindiği arkadaşları hep yabancı ve genelde yaşlı kimselerdi. Halk, Abdullah’ın bu durumunu yadırgamaz, “Bizim deli yine bir kafadengi bulmuş" der, geçerdi.

Babası Mehmet Emin hacıydı. Üç kardeşinden ikisi Almanya’ya işçi olarak gitmişti, diğeri ise Konya’da arabacılık yapıyordu. Ne anası, ne babası ne de kardeşleri onu arayıp sormazdı. Ailesinin bu ilgisizliği, Çumralıların dikkatini çekmiş ama sordukları sorulara düzgün bir yanıt alamamışlardı. İki kere evlenmişti, eşlerinin sara hastalığı nedeniyle kaçtığı söyleniyordu, ikisi de çocuk doğurmamıştı.

HOMOSEKSÜEL DİYE BABASI EVDEN KOVMUŞ

Ailesinin ilgisizliğinin nedeni de iki karısının da kaçmasının nedeni ortaya çıkmıştı. Babası, Abdullah’ın homoseksüel olduğunu öğrenince evden kovmuştu.

Peki Abdullah Aksoy, sadece iki kişinin mi katiliydi?

Bu sorunun cevabını arayan Çumra Savcılığı ve polis, Abdullah’ın Bağlar mahallesinde inşa edip Mehmet Aran’a sattığı evin kazılması için buldozer getirtti.

30 Mart’ta Mevlüt Karaca’nın, 31 Mart’ta Süleyman Aslan’ın, 8 Nisan’da ise Mehmet Can’ın iskelet haline gelmiş cesetleri, derinliği yarım metreyi bulan kuyulardan çıkarıldı. Üç ceset de değişik yerlere baş aşağı konulmuştu. Maktullerin ellerini ve kollarını bağlayan ipler çürümüştü.

Mevlüt Karaca pancar işçisiydi. 1965 yılında bir iş için Çumra’ya gelmişti, onu bu tarihten sonra bir daha gören olmadı. Ceset tamamen iskelet haline geldiği için, Karaca’yı kehribar tespihinden tanıdılar.

Çumra’da ‘Efe Süleyman’ olarak tanınan Süleyman Aslan, 1965 yılından beri kayıptı. Ailesi, hasımları tarafından öldürülmüş olabileceğini düşünerek, aramadık yer, sormadık kimse bırakmamış; ne ölüsünden ne de dirisinden bir haber alabilmişti. Aslan’ın cesedi, başı gövdesinden ayrılmış olarak bulundu. O da takma dişlerinden ve kehribar ağızlığından tanındı.

Bir garip köylü olan Mehmet Can, 1964 yılında bir duruşmaya katılmak için Çukurçimen köyünden Çumra’ya gelmişti. Çukurun içinde kara lâstik ayakkabıları bulunmamış olsaydı, onu kimse teşhis edemeyecekti.

PAÇAYI KURTARANLAR

Abdullah Aksoy’un homoseksüel bir seri katil olduğunun ortaya çıkmasının ardından tanıklar, daha doğrusu paçayı kurtaranlar da konuşmaya başladı. Türkmen Cami köyünden Salih Öner anlatıyor:

Aynı inşaatta çalışıyorduk. Bir gün bana “Sen iyi insansın. Yalnız biri olduğun için sana acıyorum. Gel benim evimde beraber oturalım” dedi. Önce kabul etmedim. Fakat ısrar edince razı oldum, yatsı namazından sonra çıkıp evine gittik. Bir tek yatağı vardı ve yerde serili duruyordu. Mecburen beraber yattık. Gecenin bir vaktinde, onun ensemde dolaşan sıcak ve bir boğanınki kadar kuvvetli nefesiyle uyandım. Beni okşuyordu. Kibrit çakıp yüzünü görmek istedim. Çok öfkelendi. Bir anda yastığının altına soktuğu elinde bir keser gördüm. Ben sadece korkutmak istiyor sanmıştım. Hâlbuki o vurmaya başlamıştı bile. Aman demeye kalmadı, bayılmışım. Kendime geldiğimde, onun, bahçeden gelen küfürlerini duydum. Elinde kazma, çukur kazıyordu. Şimdi anlıyorum ki bu çukur benim içindi. Öldüğümü sanmıştı. Zorla kendimi toplayıp, pencereden kaçtım. O hâlâ arkamdan sövüyordu ama peşimden gelmiyordu.

Bu olay daha sonra mahkemeye intikal ediyor. Abdullah Aksoy, Salih Öner’in, kendisine tecavüz etmek istediğini, parasını da aldığını ileri sürerek davacı oluyor. Hâkim, Aksoy’u haklı buluyor; Öner’i iki ay hapis cezasına mahkûm ediyor!

'İSTEKLERİNE UYMAK ZORUNDA KALDIM'

Türkmenköy’ün bekçisi Ahmet Kurtu da Abdullah Aksoy’un elinden kurtulanlardan biri: Bir tarihte kaybolan danamı aramak için yola düştüm. Akşam karanlığında mahalleler arasında dolaşırken, iri kemikli sarışın bir adama rastladım. Bana “Bu kör karanlıkta ne arıyorsun” dedi. Ben de danamı aradığımı söyledim. Bu cevap üzerine pek sevindi ve “Şansın varmış arkadaş. Danan benim gibi bir adamın eline düştü. Eve kadar gidelim de vereyim” dedi. Eve girdik. Işık yoktu. Yatağından başka oturacak bir yer olmadığı için yemeği de yatağın üzerinde yedik. Gecenin bir vakti ben, “Hadi ağa, şu danayı ver de ağır ağır gideyim” dedim. Misafiri olmamı istedi. Bu sırada kapıyı arkasından sıkıca kilitlemişti. Gece beraber yattık. İsteklerine uymak zorunda kaldım. Çünkü elinde keseri hazırdı. İşini bitirdikten sonra rahatladı. “Paçayı kurtardın” dedi. Sabah çıktım gittim.

ÇAKIYLA ÜSTÜNE YÜRÜDÜ

Çevresinde Çapar Mehmet adıyla tanınan ve hali vakti yerinde bir köylü olan Mehmet Şenel, Çumra’da bir kahvede otururken Abdullah Aksoy yanına gelmiş, “Selâmün aleyküm” dedikten sonra teklifsizce masasına oturmuş, kendisini tanıdığını söylemiş, oğlunun kendisine çok iyilik yaptığını belirterek, adamı evine davet etmiş. Şenel gitmek istememiş. Fakat bakmış ki olacak gibi değil, adam çok ısrar ediyor, "Günah olmasın, bir fukaranın gönlü kalmasın" diyerek, peşine düşüp evine gitmiş. Abdullah, evde, diğer misafirlerine davrandığı gibi Çapar Mehmet’e de davranmış. Ancak onu yatağa sokamamış. Durumun vahametini anlayan adam, cebindeki çakıyı çıkarıp sapığın üzerine yürümüş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan katil, homurdanarak kapıyı açmış ve kaçıp gitmesine göz yummuş.

UÇKURUYLA İNTİHAR ETTİ

Tutuklanıp Konya Cezaevi’ne konan Abdullah Aksoy’un ilk duruşmasının tarihi 18 Nisan 1967’ydi. Savcının, idamını istemesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak Aksoy, hâkim karşısına çıkamadı. Duruşmadan dört gün önce tek kişilik koğuşunda intihar etti. Uçkur olarak kullandığı kuşakla kendisini su borusuna astı.

Cenazesine kimse sahip çıkmadı. “Ne ölüsü ne de dirisi” diyerek oğlunun naaşını teslim almayan babası Hacı Mehmet, Milliyet gazetesi muhabiri Mustafa Ekmekçi’ye “Onun ipini ben çekeceğim” demişti. Konya Belediyesi, 50 liralık bir masrafla Çumra Canavarı’nı Musalla Mezarlığı’na defnetti. Cenaze namazında imamın arkasında sadece iki kişi saf tutmuştu; mezarlık bekçisi ve cenaze arabasının şoförü.