Gülenay BÖREKÇİ / HT CUMARTESİ

Bir gece vakti, tabiatın orta yerindeki cennet gibi bir otelde elimdeki kitaba dalmışım; okuyorum: “Sokaklardan geçerken köy çocuklarının elinde salçalı ekmekler görüyor ve imreniyorum. ‘Bir ısırık versene, çok açım.’ Biz şehirlilere müsaade etmiyor annelerimiz, illa aileyle birlikte oturulacak masaya; sokakta yemek ayıp.

O zamanlar tabii likopenler, beta karotenler, antioksidanlar konuşulmuyor daha. O yüzden Zeytinbağı bahçesinde Erhan’ın odun ateşinde yaptığı biber ve domates salçası karışımını, Zarife’nin yaptığı tam buğday ekmeğine sürdükten sonra üzerine hakiki sızma zeytinyağı ve biraz Kaz Dağı kekiği ekip ilk lokmayı ısırdığımda; annem, babam düşüyor aklıma, çocukluktan kalma bir suçluluk duygusuyla hızla yiyip bitiriyorum. Nedir bana bu kadar tatlı gelen? Ekmek mi, salça mı, zeytinyağı mı, kekik mi yoksa çocukluğum mu?”

Bu satırlar bir süre önce kaybettiğimiz büyük oyuncu Tuncel Kurtiz’e ait. Geçen hafta Kaz Dağları bölgesinde çıktığım bir doğa turu sayesinde rastgeldiğim bir kitapta okudum. Erhan Şeker’in yazdığı kitabın adı, “Kaz Dağları’ndan Bir Lezzet Öyküsü”ydü.

Danimarkalı outdoor ayakkabı markası ECCO’nun davetlisi olarak çıktığım keşif turunun her durağı ayrı güzel, sürprizli ve anlatılmaya değerdi. Bu dağların başka birçok önemli şairin, edebiyatçının, sanatçının yanı sıra Sabahattin Ali’nin, Nuri Bilge Ceylan’ın memleketi olduğunu öğrendim mesela. Sonra Hasanboğuldu adlı mesire yerinde her yıl 25-30 Ağustos arası düzenlenen Geleneksel Sarıkız Hayırları’nın yörenin şamanik geçmişiyle sıkı bağlara işaret ettiğini, bir halk efsanesinde adı geçen Sarı Kız’ın kökeninde ana tanrıça kültünün bulunduğunu... Türkiye’nin ilk özel sanat galerisi olan Tahtakuşlar Etnografya Müzesi’nin de burada, Tahtakuşlar Köyü’nde açıldığını... Müzenin kurucusu Alibey Kudar’ın “her şeyim” dediği eşine duyduğu sevgiyi ölümsüzleştirmek adına 50’nci evlilik yıldönümlerinde onun bir büstünü yaptırdığını...

BİR LEZZET ÖYKÜSÜ

Ama ben esas rahmetli Tuncel Kurtiz’in oteli olarak bilinen Zeytinbağı’nda bulduğum kitaptan, Erhan Şeker’in yazdığı “Kaz Dağları’ndan Bir Lezzet Öyküsü”nden söz edeceğim. Şeker, otelin işletmecisi ve mutfağından sorumlu kişi, Kurtiz’in de eniştesi. O kadar güzel bir kitap yazmış ki insanın baktıkça bakası, okudukça okuyası geliyor... Bir yandan Kaz Dağları’ndaki doğal ve kültürel zenginliğin öyküsünü, bir yandan da yemekle haşır neşir geçen maceralı hayatında şahsi mutfak çizgisini nasıl yarattığını anlatıyor.

Bu nevi şahsına has mekânın mutfağında arapsaçı, kuzukulağı, hindiba, gelincik, hardal, zaho, cibez, danadili, kuzugöbeği, ısparıça, sübye, melki, sedefotu gibi pek aşina olmadığımız malzemelere turp otu, enginar, börülce, bamya, pırasa, kereviz, nohut, levrek ve lor peyniri katarak birbirinden lezzetli tarifler yaratan Erhan Bey, hem Kaz Dağları’nın kendine has yemek kültürünü ayrıntılandırıyor hem de “Tadımlıklar”, “Doyumluklar”, “Keyiflikler”, “Kilerdekiler” başlıkları altında 60 yemek tarifi veriyor. Ondan öğreneceğimiz çok şey var. Dilerseniz güzel kitabını edinin, dilerseniz soğuk ve yağmurlu kış günleri hariç senenin hemen her vakti, bilhassa da doğanın canlandığı bahar aylarında düzenlediği konaklamalı yemek atölyelerinden birine katılın.

“DAHA ÇOK KOŞUN, DAHA ÇOK YÜRÜYÜN!”

-Dünyanın en büyük ikinci ayakkabı markası olan ECCO, 50 yılı aşkın bir süredir üretimin her aşamasını kendi kurup yönetiyor ve dünyanın 90 ülkesinde satış yapıyor.

-Aynı zamanda Hollanda, Endonezya, Çin ve Tayland’da tabakhaneleri bulunan bir deri üreticisi ve Louis Vuitton ve BMW gibi dev markalara malzeme temin ediyor.

-Ayakkabı, çanta ve diğer bütün parçalar İskandinavların “önce fonksiyon, sonra şekil” prensibiyle tasarlanıp üretiliyor.

SANAT

Pardon, neye bakmıştınız?

Küçükken tam anlamıyla bir kütüphane faresiydim. Annemle babamın evden çıkmasını kollar, sonra koşa koşa çalışma odasını istila etmeye giderdim. Yetişkin kitaplarının bazıları feci sıkıcıydı, bazılarıysa hazine sayılırdı. E.H. Gombrich’in meşhur kitabı “Sanatın Öyküsü” bunlardandı. Sanki bazı tabloların görünen kısımlarının yanında görünmeyen kısımları da vardı ve Gombrich bir sanat eserini hakkıyla değerlendirmenin tek yolunun bu ikisini bir araya getirmek olduğunu söylüyordu. Da Vinci’den Picasso’ya, Caravaggio’dan Van Gogh’a ünlü ressamlarla ilk kez bu kitap vasıtasıyla tanışmıştım.

BBC’nin sanat editörü Will Gompertz’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Pardon Neye Bakmıştınız?” adlı kitabı benzer bir şeyi çağdaş sanat için yapıyor. Gompertz okuru sanat tarihinde heyecanlı bir tura çıkarırken sanata bakışını da değiştiriyor. Bu sayede Monet’nin nilüferlerinden Van Gogh’un ayçiçeklerine, Warhol’un çorba konservelerinden Hirst’ün formaldehit içindeki köpekbalığına birçok başyapıtın hikâyelerini öğreniyor, sanatçılarla tanışıyor ve sanatın niçin büyülü bir şey olduğunu keşfediyorsunuz. Gompertz, Gombrich’le aynı soydan bir yazar; sanattan bahsederken keşfettiklerini başkalarıyla paylaşmaktan heyecan duyduğunu hissettiriyor ve en mühimi kasım kasım kasılmıyor.

Kitabın hikâyesi de ilginç: 2000’li yıllarda Gompertz, insanın sanat karşısında donakalmak yerine onun bir parçası olmasının yollarını ve bu amaçla stand-up komedi tekniklerinin nasıl kullanılabileceğini araştırmaya karar vermiş. Vakit yitirmeden bir stand-up komedi kursuna yazılmış, bitirir bitirmez de 2009 Edinburgh Fringe Festivali’nde “Çifte Sanat Tarihi” adlı bir stand-up gösterisi gerçekleştirmiş. Bundan sonra Gompertz hem gazeteciliği sürdürmüş hem de Tate Gallery’de yöneticilik yapmış. Bu arada da dünyanın büyük müzelerini ve daha az bilinen özel koleksiyonları gezmiş, ressamların evlerinde bulunmuş ve milyonlarca dolarlık modern sanat müzayedelerini izlemiş.

“Amacım diğer mükemmel sanat tarihi kitaplarıyla rekabete girmek değildi” diyor. “Ben sadece anekdotlara dayalı, bilgi veren ama aynı zamanda kanlı canlı ve epeyce kişisel bir kitap yazmak istedim. Bu kitapta ne dipnotlar bulacaksınız, ne de uzun kaynakça listeleri. Empresyonistlerin hep aynı kafede buluştuklarını veya Picasso’nun günün birinde büyük bir ziyafet verdiğini anlattığım bölümlerde olduğu gibi yer yer ufaktan fanteziye kaçtığıma bile şahit olacaksınız.”

Anlayacağınız modern sanatın 150 yıllık şaşırtıcı, sarsıcı kimi zaman da tuhaf hikâyesini okuduktan sonra artık kimse bir sanat eserine bakıp “Ben bundan hiçbir şey şey anlamadım” yahut “Ne kadar kolay görünüyor, aynısını ben de yapardım” diyemeyecek.

ÇİZGİ ROMAN

İlk yayımlandığı 1996’dan beri çağdaş bir klasik olarak anılan “Dövüş Kulübü”, Chuck Palahniuk’un ilk romanıydı ve kapitalist tüketim kültürüne, bireyin her şeye üstün gelen hırs ve üstünlük duygusuna, asla erişemeyeceği güzellik idealine zehir zemberek bir eleştiri hamlesiydi. Korku, öfke ve karamsarlıktan beslenen yadırgatıcı, kışkırtıcı, yıkıcı bir hamle. Ve işte şimdi bu hamle kaldığı yerden devam ediyor...

Özetle iyi haberi veriyorum: “Dövüş Kulübü 2” nihayet okurlarla buluşuyor. Ama bambaşka bir formda... Çizgi roman olarak hazırlanan ve Palahniuk’un yazıp Cameron Stewart’ın resimlediği “Dövüş Kulübü 2”, aylık fasiküller halinde, üstelik Amerika’yla eşzamanlı olarak Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanacak.

BİYOGRAFİ

Ernest Hemingway, çocukluğundan beri ava çıkan, cephelerde savaşlara, çarpışmalara, tanıklık eden, sayısız hastalık ve kaza atlatan, yaralanmayı, acı çekmeyi adeta sanata dönüştüren biriydi. İntiharına kimse çok şaşırmadı çünkü tanıyanlar biliyordu, onu sadece kendi öldürebilirdi... “Ölümsüz Hemingway”, kendi dertleriyle dünyanın dertleri arasında kalmış bir yazarın, bir macera romanını aratmayacak yaşam öyküsünü hikâye ediyor. Ayrıca hayatı boyunca ölümle iç içe yaşayan Hemingway’in hayatından kesitler sunmakla kalmayıp 20. yüzyılın toplumsal ve siyasi portresini de resmediyor. “Ölümsüz Hemingway”, İthaki Yayınları’nın “Bram Stoker’ın Kayıp Günlüğü”yle başlayıp Kerouac ve Ginsberg’ün Mektuplaşmaları’yla devam eden Kalem&Yaşam dizisinin 3. kitabı.

TARİH

Tarihten sadece mühim insanların hayatını, anlı şanlı savaşları, büyük yenilgileri anlamıyor, nesnelerin ve kavramların da tarihi olabileceğini düşünüyorsanız, Melissa Mohr’un Aylak Kitap’tan çıkan kitabı “Küfür Etmenin Kısa Tarihi”ni çok seveceksiniz. Mohr bize küfür etmenin “derin” tarihini anlatıyor. Kurumlar ve kavramlar gibi küfürler de antik Roma’dan Hıristiyan Ortaçağ’a, oradan da seküler modern dünyaya değişerek, dönüşerek geliyor. Neticede bir toplumun küfürlerini anlamak orada en çok neye değer verildiğini de anlamak anlamına geliyor. Küfür aslında dolaylı olarak, yani aşağılamak suretiyle toplumun dokunulmazlarına işaret ediyor.(Konuyla ilgilenenlere Hulki Aktunç’un Yapı Kredi Yayınları etiketiyle bulabileceğiniz “Türkçenin Büyük Argo Sözlüğü”nü de öneririm.)