Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Paulo COELHO - HABERTÜRK PAZAR 

Başkalarını düşünen, birilerine bir şeyler verirken son derece cömert olan, birilerinin kendilerinden yardım veya tavsiye istemesinden büyük mutluluk duyan birçok insanla tanışıyorum. Buraya kadar her şey tamam -başkalarına iyilik yapmak harika bir şey

Ancak, kendilerine sunulanı alabilen insanlarla pek ender karşılaşıyorum -bunlar sevgi ve cömertlikle verilmiş olsa bile. Sanki verileni almak onları zayıf bir duruma sokacakmış, sırtını bir başkasına yaslamak onursuzluk olacakmış gibi hissediyorlar. Şöyle düşünüyorlar: “Eğer biri bize bir şeyler veriyorsa, bunu biz kendi çabalarımızla yapmaktan aciziz diye yapıyordur” ya da şöyle: “Bugün bana bir şey veren kişi, gelecekte benden misliyle fazlasını isteyecektir” veya daha da kötüsü şunu düşünüyorlar: “İyi insanların bana yapmak istedikleri yardımları hak etmiyorum.”

Neden böyle davranıyoruz? Çünkü evrenin iki hareket üzerine kurulu olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. İlki genişleme, özen, disiplin, fethetme; ikincisiyse odaklanma, meditasyon, teslim olma. Tek yapmamız gereken kalbimize bakmak. (Kalbin hayatın sembolü olarak kullanılmasına şaşmamalı.) Zira, onun atmasını, aynı ritimle hem kasılıp hem genişlemesini sağlayan bu iki enerjidir. Gökyüzündeki milyonlarca yıldız, ışık yayıyor ama aynı zamanda çevrelerindeki her şeyi fizikçilerin ‘çekim gücü’ dediği özellikleriyle emiyor. Kısacası, vermek ve almak her ne kadar birbirine zıt görünse de aslında devamlılığı olan bir hareketin iki parçası.

Cömertçe verenler diğerlerinden daha iyi değiller, mutlulukla alanların daha kötü olmadığı gibi. Bu ikisinin temelinde de aslında tek şey var: Sevgi.

İşte size anlatmak istediğim şeyi özetleyecek kısa bir hikâye:

Ağaçları kesmek gibi ağır işlere alışkın bir keresteci, kendinin tam zıttı olan, zarif parmaklarıyla güzel nakışlar yapma konusunda yetenekli, narin ve şefkatli bir kadınla evlenmiş. Karısıyla gurur duyan keresteci, evde onun hiç bir şeyi eksik olmasın diye tüm zamanını ormanda çalışarak geçirirmiş.

Yıllarca birlikte yaşamışlar, üç çocukları olmuş, çocuklar büyümüş, okumuş ve evlenip çoğu ailede olduğu gibi, yaşamak için uzaklarda bir yere yerleşmiş. Karı-koca aynı kulübede yaşamlarını sürdürmeye devam etmiş. Ancak adam yoğun çalışmaktan dolayı kendini güçlü hissederken kadın zayıf düşmüş. Artık hiç nakış yapmıyor, yemek yemiyor, günlük yürüyüşlerine çıkmıyor ve hayattan aldığı zevki giderek kaybediyormuş. Bir süre sonra sağlığı öyle kötüye gitmiş ki yataktan çıkamaz olmuş.

Kocası ne yapacağını bilmiyormuş. Bir gece karısı yüksek ateşle, yüzü bembeyaz bir halde yatarken güçlü elleriyle karısının narin parmaklarına dokunmuş ve ağlamaya başlamış. “Sakın beni bırakıp gitme” demiş gözyaşları içinde. Yüksek ateşten pek kendinde olmasa da, kadın bir an gücünü toplayıp konuşmuş: “Ama neden ağlıyorsun?”

“Çünkü sana ihtiyacım var!”

Kadının gözlerinde kayıp olan ışık o anda sanki yeniden parıldamış: “Ve sen bunu bana ancak şimdi mi söylüyorsun? Çocuklarımız büyüyüp uzaklara gidince hayatım anlamını yitirdi. Çünkü sen kendi kendine yetecek kadar bağımsızdın!”

“Almaktan utanıyordum” demiş keresteci, “Hep benim için yaptığın şeyleri hak etmediğimi düşünüyordum.” O günden sonra kadın hızla iyileşmiş ve sağlığına kavuşmuş, ormanda yürüyüşlere ve nakış işlerine yeniden başlamış. Hayatı tekrar anlam kazanmış, çünkü birinin ona ihtiyacı olduğunu ve verebileceği en güzel şeyi alacağını biliyormuş: Sevgisini.

(Çeviren: Mine Akverdi Denktaş)