Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

New Museum’da açılan The Keeper sergisi istifçilerin, hiçbir şeyi atamayanların yüzünü güldürüp, “Bakın haklıymışım” dedirtecek. Serginin kataloğunda yer alan Orhan Pamuk’un müzeler için yazdığı manifestoda yazdığı gibi: Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir!

Oteki kaybolan çoraplarımızı, eldivenlerimizi, bugüne kadar aldığımız bütün kibritleri, bitmiş çakmakları, yazmadan yarım bıraktığımız kartpostalları, eskiyen bulaşık süngerlerini, diş fırçalarımızı, babamızın kopan düğmelerini, ucu delindi diye attığımız çorapları, annemizin “Lastiği epridi bunun” deyip de yeni lastikle tutturduğu, yüzerken belimizden inen çocukluk bikinilerimizi saklasaydık bizim de birer müzemiz olurdu. “Evin çıfıt çarşısına dönmüş, şuraları biraz toparla” diyen kimseyi dinlemeseydik, iki üç parça oyuncağımızı kimsenin başkasına vermesine müsaade etmeseydik. Çok söz dinledik, başımıza ne geldiyse söz dinlemekten geldi. Bir şeyleri atamayan insanlara bir hastalık ismi koymadan önce o insanın yaşına, hayatta başına gelenlere, anne olup olmadığına kimse bakmadı ki! Halbuki bir şeyleri atamayan insanlar sayesinde müzeler oluyor şimdi. New Museum, müze içinde müze açarak istifçilerin yüzünü güldürecek bir sergi açtı. Adı: The Keeper. Saklayan, tutan gibi.

3 BİN OYUNCAK AYI VE ÇOCUK

Serginin küratörü Massimiliano Gioni de deli işi yaptıklarını söylüyor. 30 sanatçının getirip sergiye koyduğu binlerce eşyanın arasında Ydessa Hendeles 3 bin aile albümü fotoğrafını sergiliyor. Her fotoğraf karesinde bir çocukla bir oyuncak ayı var. Muhtemelen şimdi o oyuncak ayıyı kucağına alıp oturanlar hayatta değildir, en az iki dünya savaşı görmüş oyuncak ayılar ise antika sandalyelerin üzerinde tüyleri yıpranmış bir şekilde ama hâlâ dimdik müzedeki camdan vitrinlerin içinde oturuyor. Roger Caillois az bulunur taşları toplamış, Hilma af Klint kendisine garip gelen resimleri toplamış, Shinro Ohtake kolajlardan yapılma, yırtık pırtık resimleri yapıştırdığı defterleri getirmiş, bir duvarda Nabokov’un kelebekleri yapıştırdığı defterler, yanlarına aldığı notlar duruyor. Küratör Gioni müzelerin artık şekil değiştirdiğini Orhan Pamuk’a değinerek anlatıyor.

İLHAM KAYNAĞI MASUMİYET MÜZESİ

Elbette Masumiyet Müzesi, bu serginin ağabeyi! Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni açmadan önce kaleme aldığı ‘Müzeler İçin Mütevazı Bir Manifesto’ New York’taki bu serginin nereden ilham aldığını gösteriyor. Bay Gioni de Pamuk’a ne kadar teşekkür etseler az olduğunu, eylül ayında Pamuk’un New York’ta hem müzeler, hem de sergi hakkında bir konuşma yapacağını söylüyor. Orhan Pamuk’un müzeleri çok sevdiği halde içindeki öfkeyi dile getirdiği, “Müzelerin geleceği aslında evimizdedir,” dediği manifesto serginin kutsal kitabı gibi duruyor. Sıradan, daha küçük müzeler aslında daha çok, daha derin, daha manalı şeyler söylüyor. Pamuk’un dediği gibi belki de her müze ucuz, küçük ve sıradan gündelik hayatı anlatan şeyler olmalı ki ağzımızın tadı biraz olsun yerine gelmeli. Çünkü bizi ayakta tutan şeyler sadece hikâyeler. Mesela, o atamadığımız sinema biletleri! Üzerinde yazan fiyat, oturduğumuz koltuk numarasını bir kenara bırakın, filmi seyrederken ne düşündüğümüzü, o sahnede kimse gülmezken bizim niye güldüğümüzü bazen sadece biletler biliyor! Peki ne yapalım? Atmayalım da saklayalım mı? Evet.

Müzeler İçin Mütevazı Bir Manifesto

1. İmparator ya da kral saraylarının halka açılmasıyla şekillenen ve vazgeçilmez bir turistik ziyaretgâh ve milli bir simge halini alan Louvre, Hermitage gibi büyük milli müzeler, milletin hikâyesini (yani tarihi) bireyin hikâyesinden çok daha önemli kıldı. Oysa tek tek bireylerin hikâyesi, insanlığımızı bütün derinliği ile ortaya koymak için daha uygun.

2. Saraylardan milli müzelere geçiş ile, destanlardan romanlara geçiş arasında bir paralellik olduğunu görüyoruz. Evet, eski kralların kahramanlık hikâyeleri olan destanlar, onların yaşadığı saraylar gibidir. Ama milli müzeler romanlar gibi değiller.

3. Bir topluluğun, cemaatin, takımın, milletin, devletin, halkın, bir kuruluşun, şirketin, bir cinsin tarihini anlatmaya çalışan müzelerden bıktık, yorulduk. Tek tek bireylerin, sıradan hikâyelerinin bütün büyük toplulukların tarihinden daha zengin, daha insani ve çok daha mutluluk verici olacağını hepimiz biliyoruz.

4. Sorun Çin, Hint, Meksika, İran ya da Türk tarih ve kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu anlatabilmek değil. (Elbette bu da yapılmalı, ama bu zor değil.) Zor olan, bu ülkelerde günümüzde yaşayan tek tek insanların hikâyesini aynı zenginlik, derinlik ve güç ile müzelerde anlatabilmek.

5. Bana göre müzeler, bir devleti, milleti, şirketi, belirli bir tarihi vs. iyi temsil edip edememeleriyle değil, tek tek bireylerin insanlığını ortaya çıkarıp çıkaramamalarıyla ölçülmeli.

6. Müzeler daha küçük, daha bireysel ve daha ucuz olmalı. Ancak böyle, tek tek insanların hikâyelerini ifade edebilirler. Büyük kapılı büyük müzelerde, insanlığımızı unutup devleti ve kalabalıkları hatırlamaya çağrılıyoruz. Bu yüzden Batı âlemi dışında milyonlarca insan müzelere gitmekten korkuyor.

7. Günümüz ve geleceğin müzelerinde sorun devleti temsil değil, insanı ortaya çıkarmaktır. Bu insanın yüzyıllardır acımasız baskılar altında olduğunu da unutmayalım.

8. Büyük anıtsal, sembolik müzelere giden para ve kaynaklar, tek tek insanların hikâyelerini anlatan küçük müzelere gitmeli. Bu kaynaklar, insanları kendi küçük evlerini ve hikâyelerini “müzeleştirmeye” teşvik edip onlara destek olmalı.

9. Eşyalar çevrelerinden, sokaklarından kopartılmadan kendi doğal evlerine hüner ve dikkatle yerleştirilirse, zaten kendi hikâyelerini anlatırlar.

10. Şehirlere, mahallelere hükmeden anıtsal binalar insanlığımızı ortaya çıkarmıyor, tam tersi onu eziyor. Daha insani olan; mahalleyi, sokakları, çevredeki evleri, dükkânları, her şeyi serginin bir parçası haline getirecek mütevazı müzeler hayal edebilmek! 11. Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.