Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

HTGAZETE PAZAR/EKİN TÜRKANTOS

Öyle soğuk durduğuna bakmayın, acayip eğlenceli bir adam. HT Dokun’da röportaj arkasını izleyin anlayacaksınız. ‘Hatırla Sevgili’ gibi romantik dönem dizisinden ‘Frankenstein’a uzanan kişisel tarihinde bugüne kadar birçok projede yer aldı. Rol skalası hayli geniş. Bugüne kadar tiyatro, klip, reklam, kısa film, dizi, sinemanın yanı sıra kamera arkasında da bulundu. Fransa’da okuduğu dönemde oyunculuk yaptığı arkadaşları arasında bilin bakalım kim var? Audrey Tautou... Bir dönem Fransa’da rehberlik de yaptığı için sanat akımlarını da iyi biliyor, ilgileniyor. Kendini geliştirmek için çok çaba sarf etmiş. Bugün bulunduğu yerden mutlu, Türkiye’de olmaktan da. Uzun vadeli planlar yapmak yerine anı yaşamak gerektiğinin farkında. Oyunculuk yaptığı için kendini şanslı buluyor. Bu sezon ‘Frankenstein’ adlı tiyatro oyunuyla izleyeceğiz onu, bir de ‘Dayan Yüreğim’de avukat olarak... Aynı zamanda ‘Peynir, Ekmek, Karpuz’ adında bir gurbetçi hikâyesi yazıyor. Başak burcu ve futbol tutkunu Cansel Elçin’le sohbetimize buyurun.

■ Oyun alanı geniş bir oyuncusunuz, bir oyuncu olarak size nasıl bir konfor alanı sağlıyor?

Meydan okuma gibi, çok keyifli. Tiyatro oyunumun ilk günü dizi setindeydim ve “Lütfen bana prömiyer gününe iş koymayın” dedim. Tabii o güne iş konuldu ve Anadolu yakasındaki setten 19.00’da ayrılıp deniz taksiyle Bebek’e ve arabayla prömiyere yetiştim, sahneye çıktım. Kendi kendime “Tiyatroda ve dizide oynuyorum. Arada sinema filmi oluyor. Kazandığım paralarla derdimi anlatabilecek bir film çekebilirim. Aslında dünyanın en şanslı aktörlerinden biriyim” dedim.

■ Evet şanslısınız, Fransa’daki Ecole Florent Tiyatro Okulu’nda Audrey Tautou ile aynı sınıftaymışsınız. Çok kıskanılası...

Evet ama o dönem Audrey’nin böyle olacağını bilinmiyorduk ki. (Gülüyor.)

■ Nasıl bir dönemdi o?

4 sene okudum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı. Çoğu da tiyatroyu bıraktı. Oyunculuk çok sabır isteyen bir şey. Sürekli kendini geliştirmen lazım. “Ben iş arıyorum” diyemezsin, projenin sana gelmesi lazım. Bunun için de, o rol sensindir. Biz arkadaşlarla her günümüzü dolu dolu geçirirdik. Birimiz kısa film çeker, birimiz yazar, diğerimiz oynardık. En kötü ihtimalle cast için fotoğraflar çekilirdik. Bazen televizyondaki dizilerin sesini kısıp üzerine dublaj yapar, izleyince gülmekten kırılırdık. Ben bir reklamda oynayıp iyi para kazanmıştım. O parayla tiyatro oyunu yaptık. Sürekli kendimize yatırım yapıyorduk. Ekipten birileri şirket kurdu, yönetmen ve oyuncu oldular. Biri ödül aldı.

■ Herkes farklı yerlere geldi yani...

1994’de oyunculuk bugünkü gibi değildi. Kimse ünlü olma peşinde değildi. İşimizi gerçekten seviyorduk.

■ Audrey Tautou nasıldı?

O dönem bir oyunda küçük bir kızı canlandırıyordu. O küçük kız sahneye çıktığında bütün gözler ona kayıyordu. Çünkü inanılmaz doğal ve enerjisi yüksek, çok büyük bir karizması vardı. Kendisi Lyon’lu, Paris’in dışından geliyordu. Biraz taşralı havası vardır. Parisliler onu anlar. Geçenlerde uçakta Coco Chanel’i izledim, ona çok yakışmış. Onu dizi ve televizyonda göreceğimizi biliyorduk ama ‘Amelie’ filmiyle başka bir şey oldu.

■ Çok iyi projelerde yer aldı... Jean Pierre Jeurnet gibi bir yönetmenle çalışırsanız tabii ki.

‘Amelie’ aslında popüler bir film değil, art house bir film ama çok başarılı. Birine konusunu sorsanız kimse anlatamaz. Çünkü sinema kurallarına aykırı çekilmiş bir film. Açıları ve anlatım diliyle de çok farklı. Gel gelelim dünyada milyonlarca kişi izledi ve akıllarda kaldı.

‘KİBİRLİ PARİS’E KARŞI ANARŞİST RUHLU TİYATROCULARDIK’
■ Kendinize ait bir proje yapsanız o ekibi toplar mısınız?

Öyle bir gücüm yok. (Gülüyor.) Onlar zaten çok iyi yönetmen ve oyuncular. Facebook’ta takip ediyorum. Bir Fransız arkadaşım ‘Gönülçelen’ dizisinde oynadı mesela. O da taşralıydı. Ben de Türkiye’den gelmiş bir gurbetçiydim. Paris’in snob ve kibirli havasına karşı çıkan biraz anarşist ruhlu tiyatroculardık.

■ Hiç “Türkiye’ye gelmeseydim kariyerim nasıl olurdu” diye düşünür müsünüz?

Hayır. Fransa’daki terör olaylarının 100 metre ilerisinde oturuyordum. O gece orada da olabilirdim. Orada oynadığım reklamın yönetmeni gibi Amerika’da Oscar da alabilirdim. Ama böyle düşünmemek lazım.

Hayatımdan çok memnunum. Türkiye’yi, ülkemi çok seviyorum.

‘İNSANLARDAN KAÇMIYORUM KENDİMDEN KORKUYORUM’
■ Müzik hayatınızda etkin bir rol oynuyor mu?

Maalesef müzikle büyüyen bir çocuk olmadım. Fransa’da arabamızda babam Zeki Müren şarkıları söyler, annem eşlik ederdi. Ergenlik dönemimde George Michael dinlerdim. Sonra klasik müziğe ilgim oldu. Arkadaşlarım rap dinlerken ben Chopin dinlediğim için beni sıkıcı buluyorlardı. Charles Aznavour severdim. Kulağımda walkman’le otobüsteyken yanıma gelen kız arkadaşım, “Ne dinliyorsun Cansel?” dedi, söyleyince hemen uzaklaştı.

■ Müzikler onu sarmadı demek ki...

Evet. Demek eskiden beri bende biraz asosyallik var. Geçenlerde biri bana “Asosyalsin” dedi.

■ Öyle misiniz?

Biri bana “Bunlar önemli insanlar, iletişim kurmalısın” derse onu beceremiyorum. Söylenmeyecek şeyler söyleyip gaf yapabiliyorum. O zaman da oradan uzaklaşıyorum. Aslında insanlardan kaçmıyorum, kendimden korkuyorum. Zorlama şeyleri sevmiyorum galiba.

‘FRANKENSTEİN SENDROMU DİYORLAR’
■ Son dönemde gerçekçiliği vurgulayan yetişkinlerin bayıldığı çok fazla animasyon film yapılıyor. Eşiniz de çizgi film yönetmeni, siz o dünyaya ne kadar hâkimsiniz mesela çizgi film seslendirmesine nasıl bakarsınız?

Evet, eşim animatör. ‘Ratatuy’u, o fareyi seslendirmeyi çok isterdim. İçimde kalan işlerden biridir o. Eşim sayesinde Fransa’nın Annecey şehrinde düzenlenen dünyanın en büyük animasyon festivaline gidiyoruz her sene. Animasyon filmlerden en çok “Persepolis”, “Vol-i”, “Animaçao O Menino o Mundo” adlı filmleri çok seviyorum. Gerçeği anlatmak çok zor. Mesela futbol üzerine filmler tutmuyor çünkü futbol çok gerçek. 90’larda aksiyon filmleri tutuyordu ama artık silahın nasıl kullanıldığını internetten görebiliyorsunuz. Bu yüzden artık aksiyon alanında inandırıcılığı yakalamak çok zor. Bu yüzden bilimkurguya yöneliyorlar. Avatar, Mars ve animasyon filmleri ilgi görüyor. Çünkü gerçeği anlatmak için hayal gücünü kullanmak iyi geliyor. Animasyonun naif yapısı var, insan değiller... Eğlenmeye gidiyorsun ve içinde de bir mesaj bulursan güzel oluyor.

■ Sizin geçirdiğiniz süreç de bunu kanıtlıyor, ‘Hatırla Sevgili’den ‘Frankenstein’a uzunan bir yol...

Evet, o da bilimkurgu. O kadar gerçek şeylerden bahsediyor ki. Kerem (Alışık) bir canavarı oynuyor, bir repliği var, “Neden insanlar farklı olandan nefret ediyor?” diyor. Egemen insanların yarattığı canavarlar var ve onlar kendi babalarına saldırıyorlar. Dünya artık ikiye ayrıldı. Egemenler ve zayıf kalanlar. Şu andaki büyük çatışma bu, “Frankenstein sendromu” diyorlar zaten. Kendi yarattığın canavar sana geri dönüyor. Oyun bugünü anlatıyor, her tarafa çekebilirsin. Çok güzel bir oyun. Çözüm bulmuyor ama soru işareti çıkartıyor.

■ Frankenstein olmanın en iyi tarafı ne?

Bir oyuncu için deli dolu. Düşünsenize, bir insan yaratıyor. “Elizabeth, ölümü defettim. Dünyada ölüm kalmayacak benim sayemde, ben bir dâhiyim” diyor. Kadın da “Ama sen doğanın işine karışıyorsun. Sen kendini Tanrı’yla bir tutuyorsun” diyor. İnanılmaz güzel diyaloglar var. Bir oyuncu için beden dilini istediği şekilde kullanabileceği bir rol. “Deli” diyorlar ama onlar aslında dâhi. Başkalarının yapamadığını yapıyorlar.

■ Bir nevi deliliğe övgü...

Dünya çok enteresan. İnsanların birbirleriyle anlaşması için sosyal bir düzen kurulmuş. Biri aykırı bir şey yaptığında diğerleri korkuyor. Çünkü kendileri yapamamış. Aslında korkmamak lazım. Düzenin içinde kendini cesaretlendirmelisin. Hiç kimsenin birine “Senden aktör olmaz” deme lüksü yok. Herkes ne yapmak istiyorsa yapmalı.

■ Bilimkurgu bir karakter mi, bir avukat mı yoksa geçmişte yaşamış birinin hikâyesi mi sizin için daha ilgi çekici?

Biyografi zordur ama çalışması güzeldir. Dizideki avukat düz bir karakter gibi duruyor ama ince çıkışları seviyorum. Cinayetlerle ilgili çalışıyor. Adliyeye gittim. O avukatlar daha havalı, daha Amerikanvari.

■ Sevdiniz mi avukatlık mesleğini?

Doktor, avukat ya da öğretmenlere çok saygım var ama ben yapamazdım. Biz televizyonda ön plandayız ama takdir onların. Başkasının sağlığı daha iyi olsun diye ameliyata giriyorlar. Biz aspiriniz. Bir akşam tiyatroya geldiklerinde belki moralleri bozuksa onu düzeltiriz. Bir insanın kaderi ve geleceği onlara emanet. Bu çok zor ve mesuliyet isteyen bir iş.