Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

HT Cumartesi ekinden Ali Esad Göksel, Basel kentini kaleme aldı.

Günümüz dünyasında bir adresin gizli kalabileceğine inanır mısınız? Bir şehir düşünün. Öyle ki ilk anda mütevazı bir Orta Avrupa coğrafyası göresiniz. Hatta şunu tam söyleyiverelim: Az silikçe... Yegâne cazibesi şehri bölüp geçen Ren Nehri. Basel’deyiz. Burası küresel kültürün en önde gelen ‘‘sanat adreslerinden’’. Her yaz başı düzenlenen Art Basel diye bir panayır var ya! İşte ona ev sahibi. Kuzum, gelin deyiverin! Böyle bir adresin gizli saklı kalması olası mı? Ne münasebet! Değil kendi köşesinde istirahate çekilmek, kabına sığamadığı için Miami’deki plajlara taşıyor. Yeni dünyaya da diyeceğini yerinde desin diye!

Basel’deyiz. Şehre inmeksizin havaalanından yola koyuluyoruz. Hedef Ronchamp. Burası var ya 19’uncu yüzyıla dek kimsenin haberdar olmadığı bir köy idi. Yüzyılın ortası burayı adres etti. 1945’te Almanlar çekilir, müttefikler saldırırken tarumar edilen tepe günlerce bombalandı. Nereden bilinirdi ki, taş taş üstünde kalmaksızın dümdüz edilen yerde, eski kilisenin yenisi inşa olunacak. Vasat ve anonim binanın yerine modern çağın gözdelerinden biri yerleşecek! Biliyor musunuz? Öğrenciliğimizin kapalı devre Türkiye’sinde Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphanesi bir vaha idi. Sabah girer, akşam çıkardık.

Saatlerce baktığımız yapılardan biri işte bu idi. Ronchamp Kilisesi. Yeni yapılan yapı. Le Corbusier müstear isimli mimarın tasarladığı binanın fotoğraflarına fetişist hislerle loş ışıkta, bol ışıkta bakar, ezberler, hatta yutkunur yalanırdık! Normal mi idik? Emin değilim. Yaşıtlarımızın Nastassja Kinski için hissettiklerini bir binaya hissediyor olmak! Ne diyelim. Ama şunu da söylemeliyim. Bizler nadide yaratıklar değildik. Mimarlık okuyan o nesil yerkürenin neresinde olursa olsun benzer halde idi.

Basel Havaalanı’ndan bir saat mesafede Ronchamp’da Le Corbusier’nin çevresinde turlarken gözlerimin önünden şerit gibi bunlar geçiverdi. Bina yaşlanmıştı. Gençlik fotoğraflarında gördüğümüz Ronchamp’ı, artık olgun yaşlar yakalamış. Daha mı cazip, kimbilir... Ama ilişkimizin daha sağlıklı olduğu kuşkusuz.

Modern çağın en önde gelen tasarımcısını tavaf etmek bir şans. Bir ipucu, Corbusier sadece bir mimar değildi. Tam o esnada modern çağ koğuşuna dönüşen mevcut kültür için mükemmel bir saha komiseri idi. Nereden mi biliyoruz? Elbette kendi seyahat günlüklerinden.

KOMİSERİN KABAK DOLMASI

Şark Seyahati kitabı rengârenktir. Bakın saha komiserimiz Edirne’yi anlatıyor. Le Corbusier, uzağa bakarken, elimizdekileri hebadan yana değildir:

‘‘... Mahalli bir lokantada yemeğe oturuyoruz. Bir tek Türkler geliyor bu lokantaya; beyaz ya da yeşil sarık dolamışlar; ciddiler, uzun siyah elbiseleri var, sakinler. Mermer bir kurnada, ibrik kullanıp sabunla ellerini ağızlarını yıkıyorlar; patron da ocaktaki işini bırakıp peşkir getiriyor. Tencereleri dolaşıyor, ne yiyeceklerine karar veriyor sonra da gidip ciddi ciddi oturuyorlar. Konuşmuyorlar. Dörder kişilik beş masanın olduğu bu küçücük lokantada görülmedik bir sükûnet var. Çok seçkin bir işletmede bulunduğumuz izlenimine kapılıyoruz. Murabba biçimindeki dükkânın bir cephesinde sokağa bakan pencereler var; ocaklar bu cepheye yapıştırılmış, koca pencerelerden, bu dükkânın ününe ün katan müthiş kokular yayılıyor sokağa. Ocakların yanında kalın mermerden geniş bir tezgâh var; yiyecekler konulmuş üstüne, domatesler, salatalıklar, fasulyeler, kavun karpuzlar, kısacası Türklerin deli gibi sevdiği bir sürü kabağımsı yiyecek. Önce iyice kıvamlı, limonlu bir hamur çorbası veriyorlar bize; peşinden de içi doldurulmuş küçük kabaklar ile yağda hafifçe çevrilmiş pirinçten yapılma bir yemek veriyorlar. Neredeyse hiç et yemiyor Türkler. Et yemedikleri için de bıçağa gerek duymuyorlar; dolayısıyla, masaya bıçak konulmuyor. İyice sağlam bu yemeğe çanağa konulmuş meyve suları, vişne suları, armut suyu, elma ya da üzüm suyu eşlik ediyor hep. Kaşıkla içiliyor...’’

SÜLEYMANİYE YAMACI

Çağımızın en önde gelen tasarımcısı gün ışıldarken içine düşüverdiği şiiri anlatır. ‘‘...Süleymaniye koyu renkli kumaşlara sarılmış olarak, tatlı bir pembelik içinde ortaya çıktı. Bir an için pembe tülbentlere sarılı lacivert iken hemen sonra granit soğukluğunda kaymaktaşı gibiydi. Bir kaybolup bir görünüyordu, bütün atmosfer de pembe ışıltılar içindeydi. Deniz hissettiriyordu kendini. Hatıl hatıl renkleniyordu etraf... Tek minareli, küçücük hoş bir cami olan Rüstem Paşa Camii de görülüyordu artık. Süleymaniye’yi hiç bu kadar büyük görmedimdi; bir dağın tepesine yerleşmiş gibiydi, bir gecede inanılmayacak kadar büyümüştü sanki. Arkama döndüm; mercan rengi ve mavi bir anafor içinde Cenevizlilerin kulesini gördüm. Hayal âlemindeydim sanki...’’

Ya bugün, Süleymaniye’nin önüne yerleşiveren köprüyü görse, duysa ne derdi? Le Corbusier’nin vicdansızlık karşısında dur ve durağının olmadığını yine onun kitaplarından biliyoruz... Ronchamp’a tırmanırken önümüze tek katlı bir parantez çıkıveriyor. Tepenin 100 metre altında, yamaca gömülmüş. Bir piyano tasarımı. Rahibeler için ek bir yapı. Kıyamet koptu. Fransa birbirine girdi. Uluslararası yarışma açıldı. Kültür bakanı müdahil oldu. Ve sonuçta yapının yaklaşık tümünün yamaca gömüldüğü projeye karar kılındı. Renzo Piano Pritzker Ödülü almış saygın bir mimar. Gözünün ve adamın yaşına bakmadılar, ciddi ciddi sarstılar. Dikkatinizi çekerim burası 2-3 bin yıllık bir metropol değil. Ama toplum projeleri tartışıyor. İnşaat bittikten sonra “Tüh siluet bozuldu, meğer yüksekmiş” demiyorlar, diyemiyorlar.