Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

HT PAZAR / GÜLENAY BÖREKÇİ

Tarihçi Y. Hakan Erdem’in geçen hafta çıkan kitabı “Gerçek ile Kurmaca Arasında Torosyan’ın Acayip Hikâyesi”, tartışmalara sebep oldu. Biz de bu tartışmaların odak noktasında duran Erdem’le konuştuk, ortaya çıkacağı söylenen yeni delilleri sorduk...

Bir parça geriye gidelim... Prof. Ayhan Aktar 2010 yılında birkaç kez, “geçen yüzyılın başında Ermeni olduğu için ordudan atılan savaş kahramanı” Sarkis Torosyan’ı yazmıştı. Ardından Torosyan’ın İngilizce kaleme aldığı hatıratını Türkçe olarak yayımladı. Çok geçmeden de itirazlar gelmeye başladı, mesela tarihçi Halil Berktay söz konusu hatıratın aslında kurmaca olduğunu yazdı. Geçen hafta da Y. Hakan Erdem’in “Gerçek ile Kurmaca Arasında Torosyan’ın Acayip Hikâyesi” adlı kitabı çıktı. Erdem’e göre de Torosyan yalan söylüyordu. Gazeteci Taha Akyol, Berktay ve Erdem’e köşesinde destek verince, bu kez yeni bir tartışma başladı. Tarihçi Taner Akçam onları “soykırımın üstünü örtmeye çalışmakla” suçluyordu. Öte yandan, Akyol’un da belirttiği gibi, Torosyan’ın kitabının kurmaca olması, Ermenilerin 1915’te yaşadıkları facianın gerçek dışı olduğu anlamına falan gelmiyordu. Sanırım en iyisi bütün bunları Y. Hakan Erdem’le konuşmak olacaktı. Ben de öyle yaptım... 

Kitabınızda tam olarak neden bahsediyorsunuz?

Kitabım Sarkis Torosyan’ın geçen yüzyılın başlarında Amerika’ya göç ettikten sonra yazdığı “hatırat” ve biraz da kendisi üzerine... 

Peki kimdir bu Sarkis Torosyan?

Doğrusu onun hakkında her şeyi bildiğimi iddia edecek değilim. Kesin olan tek bir şey var: Okur, hatıratına bakarsa başka bir Torosyan, benim incelememe bakarsa başka bir Torosyan görecek.

Peki ama gene de kimdir?

Ayhan Aktar, 2010’da yazdığı yazılarda Torosyan’ı, “Çanakkale’de düşman zırhlıları batırmış, Osmanlı Harp Madalyası almış ve savaşın kaderinin değişmesine katkıda bulunmuş bir kahraman” olarak tanıtmıştı. Bense incelememde bu hatıratın gerçek bir hatırat değil tamamen kurmaca bir metin olduğunu, Torosyan’ın da “Yaptım” dediklerini yapamayacağını, “Bulundum” dediği cephelerde bulunamayacağını kanıtladım.

‘BUZDAĞININ GÖRÜNMEYEN KISMI DA VAR’

Dikkat çekici bir durum söz konusu. Önce Torosyan’ın hatıratı yayımlandı, hemen ardından da sizin kitabınız çıktı. Dolayısıyla bu kitabı niçin yazdığınızı soracağım.


Evet, Torosyan’ın hatıratı, yine Ayhan Aktar’ın sunuşuyla ağustosta çıktı. Ben de eylülün üçüncü haftasında bu elinizdeki kitabı yazmaya koyuldum. Görünürde çok tepkisel duruyor... Fakat, hemen her konuda olduğu gibi buzdağının bir de alt kısmı var. Her şeyden önce hatıratın yayımlamasıyla beraber bir yakın tarih tartışması başlamıştı. Tarihçi olarak bu tartışmaya katılmam, görüşlerimi, araştırmamı ve sonuçlarını kamuyla paylaşmam son derece doğal. Hep yaptığımız şey değil mi? 

Eğer yakın geçmişte Torosyan’la ilgili bütün o yorumlar yapılmamış, tartışmalar başlamamış olsaydı, onun hatıratını genede ilgi çekici bulur muydunuz?

Bu canlı tartışma cazibeyi artırıyor tabii. Benim de söyleyecek bir lafım var ki kamuyla paylaşıyorum. Fakat önemli olan Torosyan’ın “hatıratı”nın Türkçe yayımlanması. Şöyle söyleyeyim: Torosyan’ın “hatıratı” Türkçe’ye çevrilmiş olsa ama üzerinde hiçbir tartışma yapılmasa, mesela Halil Berktay buna dair tek bir yazı bile yazmamış olsa, yine de bu kitabı yazardım. 

O halde esas mesele bu kitabın “hatırat” adıyla yayımlanması...

O dönemde yazılmış bir anıroman olarak kalsaydı gerçekten mesele edinmezdim. Hatta değil üzerine kitap yazmak, okuyacağım bile şüpheli olurdu.

"DEDEMİZ 19 ŞUBAT GÜNÜ ZIRHLI BATIRDI, HATIRATINDA OKUDUK"

Torosyan’ın şaibeli hatıratı konusunda bazıları neden yanılmayı tercih etti?

Tarihin, kendine özgü kurallarla oluşturulan bir yazın türü değil de geçmişin ta kendisi olduğu gibi bir yanılgı yaygın. Halbuki sadece hatırat metinlerine değil, arşiv kayıtlarına, kroniklere, bitmiş veya işlenmiş tarih anlatılarına karşı da son derece eleştirel olmalıyız. Öğrendiğimiz her yeni verinin, resmin neresine oturduğunu hassasiyetle saptamak, resimde hangi eksikliği tamamladığını, diğer parçalara uyup uymadığını dikkatle değerlendirmek zorundayız. Yanılmak, sizin dediğiniz gibi, bir tercih de olabilir. Fakat tarihçilerin, “Madem yazılmış, o halde inanalım” diye bir düşünceye kapılmaması gerekir. 

Peki kitabınızın yayımlanmasından sonra geçen hafta yaşananlara ne diyorsunuz?

Taner Akçam’ın Taha Akyol’a gönderdiği mektup sayesinde Torosyan’ın hayattaki yakınlarının bazı açıklamalar yapacağını öğrendik. Tarih çalışmalarında yeni bilgilerin ortaya çıkması her zaman iyidir. Fakat birkaç noktada dikkatli olmak gerekebilir: a) Ben Torosyan’ın yaşamı hakkındaki kritik bilgileri, hangi arşivlerden bulduysam o şekilde gösterdim. Hangi yeni açıklama yapılırsa yapılsın, o belgeler hâlâ oldukları yerlerde duruyor. b) Çok daha önemlisi, Torosyan’ın kendi yazdığı metin de olduğu yerde duruyor. Sadece, insani bir merak saikiyle soruyorum: Ne diyecek Torosyan’ın yakınları? “Dedemiz, 19 Şubat günü zırhlı batırmıştır, hatıratında okuduk” mu? c) Tarihçiler sözlü kaynakları tabii ki dikkate alırlar ama onların söylediklerini eleştiriye de tabi tutarlar. 

Nereye varacak bütün bunlar?

Tartışa tartışa sonunda tarihsel gerçekliğe daha yakın bir noktaya ulaşacağımızı umuyorum. Fakat tarafların demagoji yapmamasını da bekliyor insan. Akçam, o mesajında güya merak etmiş, soruyor. Niçin ortalıkta dolaşan Osmanlı belgelerini bile tahrif eden yalan dolan eserlere bir şey demiyormuşuz da Torosyan’ı konu ediniyormuşuz... İnsaf, bunun söyleneceği en son kişi ben olmalıyım. Belki de Akçam, Türkiye’de yazılançizilenlerden habersiz.

İSKAMBİL KAĞITLARINDAN ŞATO

Y. Hakan Erdem, Torosyan’ın hatıratı için “İskambil kâğıtlarından şato” diyor. Ve böyle bir şatonun bize tarihsel gerçekliklere dair bir şeyler öğreteceğine kesinlikle inanmıyor. 

Torosyan’ı yalanlarıyla var olan masal kahramanı Baron Munchausen’e benzetiyorsunuz. Ona “kendi romanını kendi yazan adam” denebilir mi?

Elbette. Sarkis Torosyan, kendi kurmacasındaki kahramanlardan biri ve tabii ki başkahramandır. 

Yalanlardan oluşan bir hatırat tarihe, hakikate dair fikir edinmemize sebep olur mu, yoksa böyle bir şeyi başka amaçla mı okumalıyız?

“Yalanlardan” oluşan bir hatırat eğer bu özelliğini saklamıyorsa, kurmaca olarak okunabilir. Saklıyorsa durum başkalaşır, kandırma veya aldatma unsuru devreye girer. Bu tür metinlerden tarihsel gerçekliklere dair bazı şeyler öğrenmek mümkündür ama kestirme ve sağlıklı bir yol olduğunu söyleyemem. 

O dönemde bizde sayısız hatırat yazıldığını söylüyorsunuz, muhakkak ki birçoğu yanıltıcı olabilir. Ama onların yayımlanması gene de faydalı ve gerekli midir?

Hatırat türü, tanım gereği öznelliğe çok açık. Her hatırat yazarı, olayları kendi bakış açısıyla anlatmak, bir anlamda kendisini anlatmak kaygısındadır. Ne kadar yanlı olursa olsun tüm gerçek hatıratların basılmalarını çok gerekli görüyorum. Kaynaklarımız çoğaldıkça biz tarihçiler daha rahat ederiz.

"TOROSYAN ASLINDA BİR BESTSELLER YAZDI"

Torosyan, hangi konularda yalan söylüyordu?

Çanakkale, Romanya, Manastır, Irak ve Filistin cepheleri anlatımları baştan aşağı kurmaca. Bu cephelerdeki olay akışları, askeri birlik numaraları ve komutanların adları tarihsel gerçekliklerle uyum içinde değil. Ayrıca, kızlarıyla gönül ilişkisi yaşadığı hayali bir paşa ailesi icat etmiş, hatırat olduğunu söylediği metnin içine bir de “harem romansı” yerleştirmiş ki bu da tamamen kurgusal. Arap İsyanı’nda komutanlardan biri olduğunu, 6 bin Arap süvarinin başına geçerek Şam’a girdiğini anlattığı yeriyse Arabistanlı Lawrence’a öykündüğü için yazmış. İkide bir kendisine düzenlendiğini iddia ettiği suikastlarıysa kitapta macera unsuru olsun diye eklemiş. Torosyan aslında Harbiye mezunu bile değil, dolayısıyla topçu subayı olamaz. 

Niçin kurmaca bir hatırat yazmıştı?

Bunu bildiğimi iddia edemem. Çok satan bir metin yazmak ve yazar olarak şansını denemek istemiş olabilir. 1920’lerin Amerikan kamuoyuna birtakım oryantalist görüntüler sunmak kaygısıyla bir harem romansı da uydurmuş ama bu, çocuklar için yazılan bir macera romanına eklemlenmiş gibi sırıtıyor. 

Anlattıkları arasında hiç mi doğru yok?

Kendi adı ve soyadı doğru. Doğduğu yer. Annesinin ve babasının adları. İki erkek kardeşinin adları. Bunların Amerika’da yaşadığı. Kendisinin de 1920’de Amerika’ya göç ettiği gibi unsurlar var. Ermeni Lejyonu’yla birlikte Kilikya’da bulunmuş olması da büyük ihtimal. Başka da doğruya benzer bir şey yok