Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR

Dimitri, II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Asya yakasının Moda semtinde doğan bir Politis, yani bir İstanbullu Rum'dur. Biricik annesi ve çok sevdiği arkadaşlarıyla geçen toz pembe çocukluk yıllarının ardından büyümenin sancılarıyla baş etmek zorunda kalacağı günler gelir. Arada 6-7 Eylül 1955 trajedisi yaşanır. Türkiye'nin yakın tarihinde derin yaralar açan bu iki gün, çok kısa bir süre sonra tası tarağı toplayıp Kanada'ya göç edecek olan Dimitri ve ailesinin hayatını da darmadağın eder. Daha da kötüsü Dimitri kalbinin bir parçasını İstanbul'da bırakır. Çünkü çocuk yaşta tutulduğu ve hayatının aşkı olarak hatırlayacağı Leyla'yı bir türlü unutamaz.

EROL EVGİN'LE GEÇEN ÇOCUKLUK
Elimizde yeterince ipucu var. Roman kahramanı Dimitri belli ki aslında dünyaca ünlü aşçı ve yemek eleştirmeni Byron Ayanoğlu'nun ta kendisi. Kitabında da Erol Evgin, Taciser Belge ve Yorgo Istefanopulos gibi arkadaşlarıyla geçen çocukluğunu, annesi ve büyükannesiyle ilişkisini, Kanada'da göçmen olarak geçirdiği günleri ve bir yandan yeni bir dil öğrenerek, bir yandan da yeni beceriler geliştirerek kurmaya çalıştığı hayatı anlatıyor. O yeni becerilerin arasında yemek yapmak da var. Annesinden öğrendiği tariflerle İstanbul'un Rum mutfağını Kanada'da adeta yeniden yaratıyor Dimitri. Yani Byron... Ve hayatını film setlerinde, ünlülerin mutfaklarında güveçler, salatalar, cacık, lakerda, imambayıldı gibi birbirinden lezzetli yemekler hazırlayarak kazanmaya başlıyor. Biz de bu arada bulmaca çözüyoruz. Dimitri'nin çocukluk arkadaşı Birol aslında Byron'ın çocukluk arkadaşı Erol Evgin mi diye merak ediyoruz mesela. Romandaki Leyla'nın gerçekte kim olabileceğini araştırıyoruz. Lakin roman o kadar şiirli ve Byron Ayanoğlu yaşadıklarını o kadar sansürsüz bir dille anlatmış ki, bir süre sonra vazgeçiyoruz. O karakterlerin gerçekte kim oldukları değil, bize nasıl ulaştıkları önemli oluyor artık.

ÖZÜNDE AŞK VAR
İstanbul'dan Montreal'e özünde bir aşk hikayesi. Çocuk yaşta ayrılan ve biri İstanbul'da kalan, öteki dünyanın öteki ucuna göç eden iki aşığın ilerleyen yıllarda birbirlerini özlemelerini, unutmalarını, başka insanlarla başka şeyler yaşadıktan sonra yeniden birbirlerine rastladıklarında bu kez farklı bir sevgi ilişkisi kurmayı denemelerini anlatıyor. Geri kalan boşlukları okur olarak biz dolduruyoruz. Başta da söyledim ya zor olmuyor; zira daha önce İstiridye Üstü Girit adlı kitabı da yayınlanan yazarı artık çok iyi tanıyoruz. O bunca yıl sonra yeniden bizden biri olarak aramıza katıldı, zaman adeta hiç geçmemişçesine...
Son olarak... Bir sohbetimizde "Aşçı olmak yemek sevmeyi gerektirir mi" diye sormuştum Byron Ayanoğlu'na şöyle cevap vermişti: "Doğrusu ya, günlük hayatta uzun uzun uğraşmam yemekle. Basit şeyler yerim. Felsefem şudur: Herkes çocukluğunda ne yediyse onu sever. Ben de en çok çocukken yediğim yemekleri seviyorum. Bu yüzden balık severim, otlarla yapılan yemekleri severim, pilav severim... Bir zamanlar annemin pişirdiklerini yani."
İşte size koca bir hayatın özeti olabilecek cümleler...

'Mick Jagger'ın evi seks kokuyordu'

Rolling Stones topluluğunun esas adamı Mick Jagger'ın aşçısıymışsınız. Nasıl tanıştınız?

Oyun yazarlığında ilerlediğim günlerde New York'a gitmiştim, zira New York tiyatro sanatının merkezlerinden biriydi. Ama tabii yemek yapmak da en iyi bildiğim işti, böylece bir ajansa baş vurdum. İşiniz ne olursa olsun, bir ajansınız yoksa New York'ta iş bulamazsınız. Brezilyalı bir kız vardı ajansın başında. Brezilya'daki National Bank'in CEO'sunun kızı. Sanırım meşhurlarla tanışmanın bir yolu olduğu için ajans açmıştı. Her neyse, bir gün arayıp "Mick Jagger aşçı arıyormuş, gelip görüşmen lazım" dedi. Fakat telaffuzu bir tuhaf olduğu için ben bunu "Ms Yager" anladım, yani Bayan Yager.

Eyvah! Gerisini dinlemeye korkuyorum...

Ev sahibi Brezilyalı bir hanım herhalde diye düşündüm ve kızın verdiği adrese gittim. Kapıyı upuzun boylu, sarışın bir kadın açtı. Boyu neredeyse benim iki katımdı, üzerinde dar binici pantolonu vardı. Salonda birkaç kişi oturuyordu, içerisi duman altı, esrar içiyorlar belli ki... "Allah, Allah" dedim, "Bayan Yager hayatın tadını çıkartmayı biliyor herhalde." Neyse uzatmayayım, meğer o Bayan Yager zannettiğim kişi Mick Jagger'mış. Kapıyı açan sarışın da esas sevgilisi Jerry Hall. Yıllar içinde gördüm, başka bir sürü sevgilisi daha vardı beyefendinin. Aslında patronum Jagger'dan çok Jerry Hall oldu. Mutfaktan iyi anlardı, zeki ve kültürlüydü, gerçek bir hanımefendiydi. Evleri seks kokardı adeta...

Başka kimlerle çalıştınız?

Bir Zamanlar Amerika filminin çekimlerinde ekibe yemek yapmıştım.

Anlatır mısınız?

Çok acayipti. Sergio Leone, Robert De Niro, James Woods... Hepsi başka bir şey istiyor, hepsinin yeme saati farklı. Biri havyar ister, öteki patates, biri 5'te yer, öteki 10'da... Sergio Leone'yle başta bayağı bir takıştık ama sonra anlaştık. İtalyanlar tuhaftır, yemeği sevmezlerse kibar kibar otururlar, ama severlerse sonuna doğru sapıtırlar, birbirlerine çatalla patates falan atarlar... Leone'nin ekibi İtalyan yemekleri istiyordu, Robert De Niro ise balık ve deniz ürünlerine düşkündü.

Seks ve yemek
Love in the Age of Confusion (Kafa Karışıklığı Çağında Aşk) adında bizde yayınlanmamış bir romanı daha olan Byron Ayanoğlu'na göre, "İnsanoğlu için iki büyük haz var, biri seks, öteki yemek." Lakin Ayanoğlu şöyle devam ediyor: "Tabii seks artık birçok sebepten ötürü eski değerini yitirdi. 1960'ların cinsel özgürlük furyası çoktan geride kaldı, şimdi hastalıktan ve şiddetten korkuyor insanlar ve seks yapmıyorlar. O yazden elimizde bir tek yemek kaldı. Öte yandan aralarında farklar var... Seks iki kişi arasındayken yemek toplumsal bir aktivitedir. Yemek yerken konuşuruz, sohbet ederiz, eğleniriz, tartışırız, sevgi sözleri söyleriz. En büyük dertler ve en büyük sevinçler sofrada ifadesini bulur. Sofrada her an her şey olabilir, seksten kesinlikle daha sürprizli, daha maceralıdır."