Son Dakika

 

"14 YAŞINDA MERHUM TÜRKEŞ İLE TANIŞTIM"

Babamın Çayeli’nden İstanbul’a gelmesinin nedeni yokluktu. Fırınlarda yamaklık yaparak geçimini sağlamıştı. Çocukluğum Fatih’te gecekondular arasında geçti. 1964 yılında, siyasetle tanıştım. O dönem Yalova’daydık. Benim dedem Millet Partisi’nde ilçe başkanlığı görevinde bulunuyordu. Dayım da yine Millet Partisi içinde yer almış, daha sonra, isim değişikliklerinin ardından CKMP döneminde de siyasetin içinde bulunmuştu.

Rahmetli Alparslan Türkeş misafir olarak dedemlere gelmişti. On beş gün kadar onların bir dairesinde misafir olmuştu. O dönem dayım ve dedemden harçlık alıyordum ve bunun karşılığında da Türkeşler’e bir ekmek, bir süt bir de Tercüman Gazetesi alıp götürüyordum.

Daha Türkeş o zaman CKMP’de parti genel müfettişiydi. Birinci gün götürdük, ikinci gün karşısına alıp sohbet etmeye başladı bizi. Üçüncü günden itibaren biz kendi kendimize bunu görev saymaya başladık, bir taraftan harçlık da alıyoruz tabii. Akşamları “Bu adam önemli bir adam, ne olur ne olmaz” deyip nöbet tutmaya başladık kapısında.

"TÜRKEŞ BEY'E RAĞMEN 21'İMDE GENEL İDARE KURULU'NA GİRDİM"

Yıl 1964, benim yaşım tam 14. Türkeş’in, CKMP içinde yürüyüşü sürüyordu. 1965 seçimlerine girecekti. Saraçhane’de bir miting vardı. Biz de kalktık Yalova’dan mitinge gittik. Mitingde bir kordon oluştu, bana da, “Sen de gel önde nizami bir şekilde dur” dediler. Ben hareketin içine, o mitingte, ön safta, nizâmî bir duruşla girdim.

1971 yılında İstanbul’da MHP’nin il kongresi yapıldı. Burada İstanbul il ikinci başkanığına seçildim. Altı ay sonraysa partinin büyük kongresi gerçekleşti. Kongrede Türkeş’in listesini delerek (MHP’nin tarihinde yoktur bu) 21 yaşında Genel İdare Kurulu’na girdim. Genel Merkez’in gönderdiği listede bir ismin yerini ben aldım. Ama bir hafta Ankara’da rahmetlinin yanına korkudan gidemedim. On gün kadar geçtikten sonra Türkeş Bey’in beni çağırdığını söylediler. Korka korka gittik tabii. Önce sinirlendiğini; ancak bu kadar genç yaşta gösterdiğim medeni cesaretten ötürü beni kutladığını söyledi.

 

Yaşar Okuyan (sağda), merhum Alparslan Türkeş'in bir teşkilat ziyaretine eşlik ederken...

"ÜLKÜCÜLÜK VATANSEVERLİKTİ, BİRLİKTİ BİZİM İÇİN"

Ondan sonra parti içinde daha aktif rol almaya başladım. 1977 seçimlerinden önce rahmetli Ankara’ya gelmemi ve birkaç yıl Ankara’da kalmamı istedi. İşte o günden bu yana Ankara’dayım (Gülüyor). Aynı yıl genel sekreter yardımcısı olmamla birlikte propaganda, organizasyon ve miting işlerini üstlendim.

İhtilalde MHP Genel Sekreter Yardımcısı'ydım. Kenan Evren ve cuntanın 12 Eylül günü gece 03.00’ten 16.00’ya kadar yayınlandığı bildiride tüm liderlerin tutuklandığı ifade edildi; ancak Türkeş’i kaçırmamız nedeniyle daha sonra ihtilal bildirisini değiştirdiler.

Ben ihtilâlden 21 gün sonra teslim oldum. 2 yıl 11 gün içeride kaldım. Bunun 6.5 ayı Mamak’ta geçti. Ülkücülük bizim için vatanseverlik, ülkenin birliğinden yana olmak, toprak bütünlüğünden yana duygu ve düşüncelerin yoğun bir toplamıydı. Karşıtına göre “faşist” olarak ifade edilse de o dönem ne Hitler ne Mussolini sempatisi falan yoktu bizde. Kaldı ki bu milliyetçiliğe de aykırıydı. Her ulusun kendini yüceltme ülküsü vardır.

"DEVRİMCİ DE MİLLİYETÇİ DE ASLINDA AYNI ŞEYİ SÖYLÜYORDU"

12 Eylül öncesi bana göre toplumsal bir cinnetti; çünkü o şartların üzerinden 27-30 yıl geçtikten sonra çok daha iyi görüyorsunuz ki bir uluslararası emperyalizmin oyununa kurban gidildi. Sağ dediğimiz kitleler kışkırtıldı. Sol dediğimiz kesimler de onlara karşı kışkırtıldı. 12 Eylül öncesi kendisine “devrimciyim” diyen “milliyetçiyim” diyen gençler aynı şeyleri savunuyorlardı. Milliyetçi olan duvara “Milliyetçi Türkiye” yazıyordu. Devrimci olan da milliyetçiyi siliyor “Bağımsız” yazıyordu. Bunun tersini ülkücüler de yapıyordu. İkisi de çok mu farklı şeylerdi?

12 Eylül öncesinin ülkücüsü de devrimcisi de her ikisi için de söylüyorum yüzde 99’u bu ülkeyi sevdikleri için mücadele ettiler. İkisi de bağımsızlıktan yanaydı. İkisi de Türkiye’ye, ülkelerine umarsızca sevdalıydı. İkisi de çıkar için birbirinin karşısına geçmedi; ikisi de yokluktan geliyordu ve ülkelerinin daha iyi olmasını istiyordu. İkisi de hem mazlum hem masum yaşamlardan geldiler. Evet ellerine silah aldılar; ama o silahı almadan önce ikisi de sadece “garip”ti. Ancak tezgâh çok iyi kurulmuştu maalesef ve ikisine de kıydılar.

 

Okuyan, merhum Alparslan Türkeş'in 'kutsal topraklara' ziyaretini fotoğraflarken...

"MHP’NİN İÇİNE GİREN AJANIN NOTUYLA İDDİANAME HAZIRLADILAR"

O dönemi sorguladığınız zaman solun içine de sağın içine de bilinçli biçimde karışan yurtiçi ve yurtdışı kaynaklı bir sürü ajan, provokatör olabileceği, yıllar sonra “dank” ediyor hepimize. Biz, 1979 yılında Ergin Örgügören isminde bir ajanın Beşiktaş İlçe Teşkilatı içinde faaliyet gösterdiğini tespit etmiştik. Zeytinburnu ve Beşiktaş teşkilatları o dönem çok saldırıya uğruyordu ve bu adam da Beşiktaş teşkilatımızda seminerler veriyordu. İnsanlar tabii başlangıçta “Allah razı olsun gençleri eğitiyor” diye düşünmüş; ancak seminer notları bize ulaştığında neye uğradığımızı şaşırdık.

İhtilâl halinde nerelerin ele geçirilmesi gerektiği, komünistlerin nerede ve nasıl katledileceğinin anlatıldığı tamamen kişisel provokatif ders notlarına ulaştık. Daha sonra bu arkadaşın evinden iki bavul dolusu materyal çıktı; ama öyle ki Hitler’in bir sözü, altında Mussolini’nin sözü, onun altında Göbbels ve Türkeş’in sözleri. Bu iki bavuldan biri Ankara’ya ulaştırılırken kayboldu; ancak biz hemen bir basın toplantısı düzenleyip, kamuoyuna açıklama yaptık. MİT bunu yalanladı ve ilgisi olmadığını açıkladı. Hürriyet’te Ülkü Arman Ağabey’in haberiyle konu açıklandı. İhtilalden sonra bu konuyla ilgili benim odamda, hatta dolabımda bulunan fotokopiler, Örgügören’in “Bomba Nasıl Yapılır?” konulu notları MHP davasına katıldı. MHP İddianamesi’nin çok önemli bir kısmı bu dokümanlarla oluştu ve Türkeş’in yakınında olmam nedeniyle de benimle ilişkilendirildi. Partinin tümünü bununla suçlamaya kalkıştılar.

"DARBEDEN BİR GÜN ÖNCE KESTANE YAPIP YEMİŞTİK"

11 Eylül günü darbenin olmasına saatler kala önce arkadaşlarımızla birlikte bir istişare yapıp, rahmetli Türkeş’i saklamamız gerektiğine vardık. Emrivakiyle de olsa dönemin gençlik liderledinden Halil Şıvgın’ın evine Türkeş Bey’i 06 RV 437 plakalı, beyaz Murat 131 marka bir arabayla götürüp bıraktık. Aynı günün akşamında ise bizde ne stres ne korku vardı.

Ramiz Ongun, Ahmet Hamdi Ayan ile birlikte kaldığımız evde kestane yapıp, kikir kikir gülüyorduk. Başımıza gelecekten habersizdik tabii... Bir ara Süleyman Bey’i de telefonla arayıp, darbe olacağını, bilgisi olup olmadığını söylemiştik. Sonra yine güle oynaya kestenemizi yemeye devam etmiştik.

 

Yaşar Okuyan, MHP ana davasında duruşma salonunda böyle fotoğrafa yansımıştı.

"BULGAR GEMİSİYLE KAÇMAYI DÜŞÜNDÜM"

Gelelim 12 Eylül’ün darbesine. Darbenin olacağını biliyorduk; ama hiyerarşik mi Marksist kökenli mi olacağı konusunda endişe duyuyorduk. “Netekim” darbe oldu. Ben 21 gün teslim olmadım. Rahmetli Türkeş de darbenin kimliğinin anlaşılmasının ardından teslim oldu. Benim için o dönem sahte gemici belgesi alındı ve iki gün bir Bulgar gemisi beni bekledi. Milliyetçiydim; ama yurtdışına kaçıp kaçmama konusunda kararsızdım.

Hani, Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçtı diye eleştiriyorlar ya, bu vicdana sığmaz; çünkü insan hayatında öyle anlar oluyor ki insan o aşamaya geliyor. Nitekim birçok milliyetçi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Ben gidemeyeceğimi anladım ve can güvenliğimiz olmadığı için basına da haber vererek Ankara Merkez Komutanlığı'na teslim oldum.

"12 EYLÜL'E TEPKİMİ İÇERİDE VERDİM"

Teslim olduktan sonra Ankara Bahçelievler’deki Dil Okulu’na götürdüler beni. Orada gerçekten çok saygılı davrandılar. Yzb. Yılmaz Ergenekon vardı, gerçekten çok ince bir insandı. Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Recai Kutan, Ertuğrul Günay, Doğu Perinçek gibi isimler bir aradaydı. Çok iyi bir diyalog vardı insanlar arasında. Dil Okulu’nda herkes aynı kaderi paylaştığının bilincindeydi ve ilişkiler de sıcaktı. Ancak darbeyi kabullenmek mümkün değildi. 27 Mayıs’ı da, 12 Mart’ı da, 12 Eylül’ü de! Ben darbeye karşı ne düşündüğümü yani tepkimi içeride verdim. Başka bir ifadeyle rahat durmadım.

Görevli iki er ve bir astsubayın bana gösterdiği davranışın sıcaklığını algıladıktan sonra, üç tane bildiri yazdım. Aklımda kaldığı kadarıyla: “Hiçbir gerekçe bu ihtilali haklı kılamaz... Demokrasiye ara verilmiştir.... Faşist darbenin sonucu yaşanmaktadır... Bunların karşısına dikilmek lazım... Beşli çete...” cümlelerinin yer aldığı üç bildiri metni hazırladım. Bildirinin altına da Türk Milliyetçileri Direniş Hareketi imzasını koydum.

 

MHP ana davasında duruşma salonundan bir kare, 17 Kasım 1981...

"ÜÇÜNCÜ BİLDİRİDE BİZİMKİLER YAKALANDI"

İlk bildiri içerden çıktı, teşkilattan bir arkadaşımızın evinde çoğaltıldı. Bu bildirilerin Gazeteciler Cemiyeti Üyeleri’ne, bazı köşe yazarlarına, kapatılsa da bazı sendikaların önemli isimlerine gönderilmesini istedim. Ancak bunların toptan değil, dikkat çekmemesi için üçer beşer postalanmasını özellikle söyledim.

Darbeciler acayip rahatsız oldu ve bu bildirinin kim tarafından yazıldığını araştırmaya başladı. Maalesef üçüncü bildirinin postalanması sırasında arkadaşlar yakalandı. Postalama işleminin üçer beşer yapılmasını istememe rağmen arkadaşlarımız sağolsunlar beş yüz, altı yüz bildiriyi bir çuvala koyup Ankara’nın göbeğindeki Ulus Postahanesi’ne gitmişler. Yirmiye yakın gözaltı oldu, en büyük şansımız ise içerden bildiriyi çıkaran astsubay ile görüşen dışarıdaki arkadaşımızın bu dönemde Almanya’ya kaçması ve ilişki zincirinin kırılması oldu. İçeriden bildiriyi çıkaran askere ulaşamadılar. Bizim adımız anılsa da o arkadaşa kadar gelmedi; ama gelse bizden beter yaparlardı.

"MAMAK'TA NEZAKET SIFATI, 'LAN!'DI"

Bildirinin ardından ismim telafuz edilmeye başlandı. Bu olaydan kısa bir süre sonra da adres belli olduğundan beni Dil Okulu’ndan aldılar ve Mamak’ın yolunu tuttuk. Ama önemli notlarım vardı; dışardaki eski bürokrat ve askeri isimlerin yanısıra arkadaşlarımızın ne yapmaları konusunda, kimden para alıp kimlere ulaştırılması vb.. konularla ilgili 3-4 dosya kağıdını kapsayan önemli bilgi notlarını Mamak’a giderken yanıma aldım.

O kağıtlar çok önemliydi. O dönem dışarda olan ve bize yardım edebilecek insanların isimlerinin yeraldığı listelerdi. Bunlardan bir sayfa da dışarıya uçurmayı düşündüğüm 4. bildiriydi. Mamakla birlikte zulüm yolculuğumuz başladı. Mamak A Blok Girişi’nde “Aslan Kafesi”ne girdik. En az 40-50 kişi alt alta üst üste çömeldik; ama o biçimde durmanız mümkün değil ve her hareketiniz bir job... Asgari nezaket sıfatı, “Lan!”dı Mamak’ta. Bunun ardından da zaten ana, avrat, soy, sop sürekli anılıyor tabii.

 

"2'Sİ ÜLKÜCÜ, 4'Ü DEVRİMCİ MAMAK'TA 6 KİŞİ ÖLDÜ!"

Kafese girdim; ama benim bütün derdim o 3-4 sayfayı imha etmek. Bavulumun içindeydiler, sessizce bekledim. Bakın bir örnek vereyim MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Tahsin Ünal Kurmay Albay’dı ve bu insan, şimdi rahmetli; Kenan Evren’e ders vermiş bir insandı. Bir çavuş Tahsin Bey’e “Kıpırdama lan!” dedi. O da son derece mağrur bir biçimde ayağa kalkıp, “Yavrum ben Kurmay Albayım” dedi. Aynı asker sesini daha da yükseterek, “Konuşma lan!” diye bağırdı, ortam buydu.

Albay Raci Tetik, Mamak’ın azrailiydi! İnsanlıktan nasibini almamış bir adamdı bu adam! Mamak’ın komutanıydı; vicdan yoktu bu adamda, insanlık yoktu bu adamda, haşâ Allah yoktu bu adamda... İkisi ülkücü, dördü devrimci 6 tane tutuklunun bizzat Mamak’ta onun döneminde öldürüldüğü iddia edildi ve bir tanesini döve döve öldürdüğünü biz de duyduk. Bir tanesi de bizim hücrede güya kendini asmış! Ama öyle bir yer ki hücrede başınız tavana değiyor, yani insanın intihar etmesi fiziğe aykırı. Mamak Askeri Cezaevi Tecrit 2 Ön 1 Numaralı hücrede biz gitmeden 5 gün önce bir ülkücünün asılma olayı bu bahsettiğim. Bu hücreye girerken, bize de “Sizin de sonunuz öyle olacak” dediler. Ha şunu da söyleyim, o hücrede intihar edilebilse, ben intihar ederdim zaten!

"KAĞIDI PARÇA PARÇA YUTTUM"

Dört saatte bir kafeste tuvalet için izin istendiğini gözlemledim. Gece 02.00 gibi bizim başımızdaki nöbetçi imana geldi. “Üşüyoruz” dedik ve soğuğa karşı bavuldan hırkamı alırken kağıtları çıkarıp yanıma aldım. Sonra da tuvalete gitmek istediğimi söyledim. Tuvalet için izin aldım; ama tuvalet diye bir şey yok, dışkılar tuvaletin koridoruna taşmış. Orada üç A-4 hamur kağıdından ikisini un ufak ettim ve tuvaletin içine atamayacağım için taşan dışkının altına elimle yerleştirdim. Altı saat sonra daha şanslıydım. Orada üç tane bahsettiğim biçimde tuvalet vardı dışkılar taşmış olsa da ikinci girdiğim tuvalette sicim gibi de olsa musluktan su akıyordu. Ben o pisliğin içinde kalan tek hamur kağıdını parça parça yuttum. Hem pislikten kustum hem de yutabildiğimi yuttum. Kustuklarımı da yine dışkıların altına soktum.

 

 "TUVALETİN DELİĞİ TEMİZ OLMALIYDI"

Eşimden, yargılandığım ve savunma gereksinimi duyduğum için bir Türk Ceza Kanunu bir de lazım olacağı düşüncesiyle Kur’an-ı Kerim istemiştim. Hitler’in kampında bile kitaplara izin veriliyordu. Eşime tahliye olduğumda kitaplarımı alacağıma dair yazı göndermişlerdi.

Taha Akyol ile aynı hücreyi paylaştık 29 gün... Ve Akyol ile 6.5 ay Mamak’ta birlikte kaldık. O koşulları anlamanız için yaşamanız gerekiyor. Bu inanın “Anlatılmaz, yaşanır” denir ya, işte, işkence tam öyle birşey. Mamak'ta A Blok Tecrit 2 Ön Bölümü'nde hücrelerin olduğu yerde 29 gün kaldık. Türkiye koşullarında şu an öyle bir hücre yok. Ankara kasımda soğuk olur, hücre daha soğuktur ama. Bir metreye iki metre bir alanda iki kişi kalıyorsunuz. Su yok, düzenli olarak tıraş olmanız istenir, tükürüğünüzle traş olursunuz. Yarım sayfa gazete kağıdı sizin tuvalet kağıdınızdır. Tuvaletin deliği mutlaka tertemiz olmak zorundadır.

"YOĞURTLU ÇAYA ŞÜKRETTİM, ÇÜNKÜ SICAKTI"

Yemek olarak üç öğün kapuska verirler. Günün dayaksız ve kişiliğinizin buhransız geçmediği buz gibi bir hücrede; yoğurt kabıyla size verilen çayla yoğurdun birbirinden ayrıştığını gördüğünüz sıcak bir sıvı, lüksün ötesindedir. Aslan kafesinde 24 saat kıpırdamadan durmanız istenir, duramayacağınız bilinir; ama her hareketinizin karşılığı artık cop ya da sopadır. O koşullarda yaşadığınız her saniye işkencedir, şiddeti ister çok ister az olsun inanın. Canınız yanar ya da sıkılır; ama duyduklarınız bir insandan böyle sesler çıkar mı diye başınızı bacaklarınızın arasına alıp, önünüze eğmeniz en dayanılmaz olanıdır. Siz bağırabilirsiniz sonuçta herkes bağırıyor; ama bağıran yakınlarınızsa acınız psikolojik olarak katlanır. Bu 29 günün ardından ben idamla yargılandım ve iki yıl 11 ay cezaevinde kaldım. 29 günlük hücre maceramızdan sonra D Blok'a aldılar bizi ve 75 kişinin kalacağı koğuşa her iki görüşten 230 kişiyi doldurdular. Bir kişinin sığabileceği içi talaş dolu yatakta üç ay Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek ve ben yattık. Namık Kemal Bey, sığmadığımız için ayak ucumuza doğru yatardı; ama yine sığamazdık. Yani şunu söylemek istiyorum, üç ay uyumadık biz.

Çıktıktan sonra bile Mamak'a tekrar gideceğim endişesiyle, sekiz takım elbisemin her birinin vatkalarına jilet koydum. Her an Mamak'a gidebilirdim ve o benim güvencemdi. Benim 29 gün geçirdiğim hücrede darbenin mimarı Kenan Evren 24 saat geçirebilir miydi hâlâ merak ederim.

12 Eylül'ün ardından 1983 yılında devlet aleyhine dava açıp kazanan ilk tutuklu ben oldum. 564 bin Lira kazandım ve 11 arkadaşımı alıp Boğaz'da o parayla yemeğe götürdüm. Hesap 549 bin lira gelmişti, garsona üstünü bahşiş bıraktım.

"BİZİM HALİMİZE ASKERİN VİCDANI EL VERMİYORDU"

Orada geçen sıradan bir anektodu anlatayım.. Hücrenin içindeki tuvalette ihtiyacınızı gidermek için izin istiyorsunuz:

“Komutanım bir maruzatım var...”

“Ne var laannn!!!”

“Komutanım tuvalet ihtiyacım var yapabilir miyim komutanım?”

“Daha yeni yapmadın mı itoğlu ittt!” Anlıyor musunuz?

Ben orada bir jilet parçası bulsaydım eminim ölümü tercih ederdim, Allah’ım affetsin; ama ölümü tercih ederdim. İdamı beklenen bir ülkücü, (Ailesinin üzülmemesi için isim vermiyor) betonun üzerinde sırtında bir tek gömlekle yatıyordu Mamak’ta. Sıcaklık ben deyim –10, siz deyin –15 derece. Bir erin kendi parkasını çıkarıp o gencin üzerini örttüğüne de tanık olduk.

"MAMAK'IN YILDIZI EKSİKTİ PAŞAM!"

Darbeden 8 yıl sonra beraat etmiş olsam da siyasi yasağımın devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına gittim. Kenan Evren iki üç koltuk önümde oturuyordu. Aklımdan neler geçti anlatamam. Ben mi o maçı izledim, o maç mı beni izledi hatırlamıyorum.

1994 Yerel Seçimleri sonrası Mesut Bey’le başkanlık kazanan belediyeleri ziyaret turuna çıktık. Marmaris’te Armutalan Belediyemizi de ziyaret ettik. Mesut Bey, Kenan Evren’i ziyaret edeceğini, ona eşlik etmemi önerdi. Bunun iyi bir fikir olmadığını söylemem üzerine “Doğru, tamam sen kal” dedi.

2001 yılında Bodrum’da Mesut Bey ve eşi Berna Hanım benle eşimi akşam yemeğine davet etti. Ama Mesut Bey durup durup gülerek, gece boyu bana sürprizi olduğunu söyledi. Saatler biraz ilerledikten sonra Kenan Evren teşrif ettiler. 80’ler konuşulurken, “Paşam bizi Mamak’ta beş yıldızlı öyle güzel bir yerde ağırladınız ki anlatamam çok güzeldi; ama yıldızı eksikti” dedim.

"BENİM RAHMETLİ BABAM CHP'LİYDİ"

Ben kendimi siyasi bir imalat hatası olarak tanımlıyorum. Ben yoksul bir aileden geliyorum, mahkeme tutanaklarında da bu vardır; eğer ben rahmetli Türkeş’le muhatap olmasaydım Deniz Gezmiş’i arkamda bırakırdım. Rahmetli Türkeş’in millî konularda kişiye özel seminerlerine muhatap olmasaydık ben belki çok ciddi manada radikal bir devrimci olabilirdim.

Benim rahmetli babam CHP’liydi. Darülşafaka Caddesi üzerindeki CHP Bucağı’nın hafta sonları bayrağını çekip, astım. 14 yaşında ihtilalin kudretli Albay’ı sizi karşısına alıyor ve saatlerce konuşuyor, bu çok önemli bir şeydi ve bir süre sonra onun anlattıkları üzerine siz kafa yormayı görev olarak sayıyordunuz.

Bizim gençliğin karşı karşıya da olsa tek bir düşüncesi vardı ki o da ülkeleriydi. 12 Eylül sonrası gençliğine ilişkin şu söylenebilir. 80’lerin ilk yarısında evden okula, okuldan eve bir gençlik; ancak Özallı yılların sonuna doğru farklılaşan bir gençlik ve bugün, onun devamıyla karşı karşıyayız.

 

 

 

GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
adblock
Adblocker kullanıyorsunuz.

Değerli okurumuz,
Farkında olarak veya olmayarak Adblocker (Reklam Engelleyici) kullanarak sitemizi ziyaret etmektesiniz. Habertürk olarak size en hızlı, en doğru ve en tarafsız haberleri sunmak için büyük bir ekiple çalışıyor ve yılda yüz binlerce haber üretip beğeninize sunuyoruz. Bizim de bu kapsamda maliyetlerimizi karşılayabildiğimiz tek gelir kalemimiz, internet reklamları.

Elimizden geldiğince bu reklamların sizi rahatsız etmemesi için azami özen göstermeye çalışıyoruz.

Bu kapsamda AdBlock (Reklam Engelleme) aracınızda haberturk.com alan adını beyaz listeye almanızı, veya bu alan adında engelleyiciyi kapatmanızı ve tüm internet sektörünün sağlıklı gelişimi için Adblock aracınızı kaldırmanızı rica ediyoruz.

Bunun karşılığında gösterdiğimiz reklamları okuma deneyiminizi rahatsız etmeyecek şekilde azaltacağımıza söz veriyoruz.