“Çocuklarımız neden intihar ediyor?”

Soru bu, değil mi?

Hakikaten merak ediyor muyuz?

Kendi çocuğumuzun çok yakınına, hanemizin yamacına, yüreğimizin ta içine gelene kadar böyle bir acı; hakikaten umursuyor muyuz?

Çocuklarımız neden intihar ediyor?

Öyle mi!

Ben size birkaç daha soru ekleyeyim:

Çocuklarımız neden kaçıyor?

Neden en çok kız çocuklarımız yok oluyor?

Çocuklarımız nasıl kaçırılıyor?

Çocuklarımız niçin kayboluyor?

Çocuklarımız niye tutuklanıyor?

Çocuklarımız nasıl olur da yıllarca hapis yiyor?

Çocuklarımız peki neden ölüyor?

Çocuklarımız neden sık sık çukura, kanalizasyona, dereye düşüp boğuluyor?

Çocuklarımız nasıl olur da sırtından vuruluyor?

Çocuklarımız nasıl delik deşik ediliyor?

Çocuklarımız niye aç, niye beslenemiyor, neden kötü besleniyor?

Çocuklarımız niye dileniyor, dilendiriliyor?

Çocuklarımız nasıl köle gibi çalıştırılabiliyor?

Çocuklarımız niye sonunda hiçbir ışık görünmeyen tünellere sürükleniyor?

Çocuklarımız niye nefret ve şiddetle hırpalanıyor ve nefret ve şiddetle donanarak büyüyor?

 

***

 

Nerdeyse aynı saatlerde…

Hakkari’de mayın patlatıldı, Kırıkkale’de 5 yaşındaki Yaren de babasız kaldı.

İstanbul’da 15 yaşındaki Nurten İngilizce’den 3 aldı, sınıf penceresinden atladı.

Erzurum’da 14 yaşındaki Sadık kız arkadaşıyla buluşması engellenince kendini asmıştı; cenazesi kalktı.

Uşak’ta 9 önce yatılı okuldan kaybolan 10 yaşındaki Umut’un cesedi foseptik çukurundan çıktı.

Van’da 14 yaşındaki Mehmet Nuri, muhtemelen jandarmalarca sırtından vuruldu!

 

***

 

Senede bir gün “çocuk bayramı” karşılığı çocukların her gününe, her anına hoyrat; onlardan da genellikle, hem yaşken eğilmesini hem de büyüyüp odun gibi olmasını bekleyen “şiddet dolu” eğitim, aile, güvenlik, ahlak, inanç, milliyet, başarı, sevda, korku, disiplin, otorite, baskı ikliminde ne bekliyorduk acaba?

Çocuğun terinin hapis, notunun dayak, sevdasının töre, kimliğinin baskı, umudunun şiddet, başarısının ötekini geçmek ve ezmek, umudunun ihtiras, özgürlüğünün korku, çocukluğunun sınav humması, bedeninin endişe ve tacizle, kişiliğinin gösteriş veya gösteremeyişle eşleştirildiği…

“Çocuğa karşı açık ve dolaylı suçlar”ın ahlaken, ananeye binaen, kanunen, kol içinde yen geçiştirildiği iklimde nasıl bir “neşe doluyor insan” havası hak ediyorduk acaba?

12 yaşındaki çocuğun 13 polis mermisiyle delik deşik edilmesini makul ve mazur görebilmiş devlet ve hukuk vicdanı gölgesinde nasıl bir çocukluk ve insanlık serpilsin istiyorduk?

Hala işkence gören onca insanın onda biri çocukken, nasıl bir “küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak” siparişiniz vardı?

9 milyonu engelli, 30 milyonluk çocuk nüfusun çoğunu ufalayıp çöpe atan, “tarihi büyük, devleti büyük” ülkede; derin utanç duymadan, nasıl bir gurur ve onur mümkün olabildi!

 

 

Anla bunu, anla da büyü!

 

Yıllardır dualarımız sizinle. Astsubaylar, uzmanlar yıllardır yazdıklarınızı takip ediyoruz. Size saçma gelecek ama…

22 yıllık jandarma komando astsubayım. Çukurca, Mardin, Tunceli… Hep çatışma, açlık, özlem, sefil yıllar. Sayısız şehit. Hep işsiz kalma, çocukları sokakta bırakma korkusu, maddi kaygı.

İki evladım var. Arkadaşlara diyorum ki, keşke ben de şehit olsaydım. Şehit tazminatımla iki evladımın iyi bir üniversiteye gidebilecek imkan bulabileceğini düşündüm hep. Hem şehit çocuğu diye onore edileceklerdi. Ama şimdi onlar da benim gibi aşağılanacak. Onları, hele emekli olunca, çok zor okutabileceğim.

utalu@htgazete.com.tr

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!