OXFORD

EŞYAYA bakıyorum. Eşya, maruz kaldığı baskı sonucunda her zaman patlamıyor. Bazen genleşiyor, bazen çatlıyor. İnsan da öyle olmalı. Toplumlar da. Bu yüzden nicedir toplumsal bir patlama bekleyenler yanılıyor olabilir. Belki de Türkiye çoktan çatladı ve sızdırıyor.

Güneşin gün içindeki yolculuğunu çıplak gözle takip etmek hem acılıdır hem de pek aklımıza gelen bir etkinlik değildir. Ama hepimiz güneşin batışını izlemişizdir. Güneşin çıplak gözle takip edilebilecek derecede hızlı hareket ettiğini ancak o zaman görebiliriz. Sanırım insanın ya da toplumun “hareketini” de ancak “batışı” sırasında çıplak gözle takip edebiliyoruz.

Oxford’da, tıpkı güneşe bakarken kullandığımız, görmemizi engelleyen ışınları engelleyen isli camla memlekete bakıyorum.

Her ülkede başka türlü soslanan vahşi neo-liberal politikalar, hem Sünni mülayimliğin tarihsel toplumsal davranış kültürüyle desteklenmiş hem de yöneticilerin “delikanlı” üslubuyla “insanileştirilmiş” gibi görünüyor. Zalim kendisine benzediğinde zulmü teşhis etmekte zorlanıyor halk.

Telefonlar dinleniyor ve sevgililer birbirlerini izletiyorlar suç örgütlerine. Aşk bile adli bir mesele olmuş ki tatmamıza izin verilen tek parçasıydı hayatın. Bütün sözcükler yasaklanmış ve bize bir tek aşk bırakılmıştı. Oysa şimdi mafya aşkımızı bile ele geçirmiş.

Öğrenciler intihar ediyor. Dershane sisteminin fenalığı sadece mankafa insanlar yetiştirmiyor artık. Çocuklar gidip intihar ediyorlar parası ödenememiş mankafalaştırma işkence sebebiyle.

Çocuklar birbirlerini öldürüyorlar büyüklerin silahlarıyla. Ceylan’ın parçalanmış çocuk gövdesinin hesabını kimden soracağımız belli, ama ya babalarının silahları öldürürse çocukları? Herkes sevdiğinin katili olursa kim girmeli hapishaneye?

“Tekstil devi Türkiye” çılgınlığını koruyabilmek için Çin’deki işkencehaneye benzeyen atölyelerle yarışmaya çalışırken patronlar, 5 kadın işçi yollarda ölüveriyorsa... “Tersane işçileri ölebileceklerini bilmeli” dediğinde bir bakan ya da maden işçileri boğularak öldüğünde maaşlarının 700 lira olduğundan dem vurup “Şükretmeliler” diyorsa bir maden sahibi... En çok batan bankaların reklam vermesine benziyor bu: Memlekette hiç kalmadığı için herhalde, vicdan, insaf sözcükleri daha çok dolanıyor dile. Yeni yasalar yapılıyor ve artık insanların “Yoruldum” deme hakkı bile kalmayacak. Buna bile sesini çıkarmayacak kadar bitkinse memleket...

Hasankeyf, Allinoi ve cümle ormanlar katledilsin diye bir yarış varsa... Kendi memleketini katletmek için böyle bir gayretkeşlik varsa... Ve yine de “Bir çakıl taşını bile vermemek” için gencecik çocuklar ölüme yollanmaya ikna edilebiliyorsa... Hasankeyfli bir çocuk, memleketi elinden alındığına göre hangi memleket için gider askere?

Çatlak memleketler var yeryüzünde. Bazılarına Türkiye’den işadamları toplanıp seks yapmaya gidiyor mesela, çocuk boyutunda kadınları olduğu için. Yalan mı? Bazılarına talana gidiyoruz, çünkü çocukların diktikleri giysiler, yaptıkları ayakkabılar daha ucuz. Bazılarına gitmek bile istemiyoruz ama gittiğimizde 10 liranın hesabını yapıyoruz alışverişte, o 10 liranın bir ailenin bir haftalık yemeği olduğunu bile bile. İler tutar yanı kalmamış ülkeler var yeryüzünde.

Şimdilik öyle görünmüyoruz. Çünkü İstanbul’da Lale Festivali var mesela. Başbakanımız açılışlara katılıyor sonra, ne zaman paniğe kapılsak azarlıyor bizi, sakinleştiriyor. Reklamlar da fena değil. Demek birilerinin hâlâ bütün bu lüzumsuz şeyleri alacak parası var! Dizilerdeki insanlar da âşık olduğuna göre...

Bir süre önce dehşetle beklenen, gelmeyince kendisinden ümit kesilen toplumsal patlama olmayacak. Çünkü Türkiye çatladı, artık sızdırıyor. Bundan sonra ne kadar basınç uygulasan boşuna. Nasılsa dibi delik, yukarıdan uygulanan basınç aşağıdan insanın sefaleti olarak dökülüyor. Bugünlerde artık bu çöküşe çıplak gözle bakabilmemizin nedeni ise... Demek güneş batıyor.

okur@ecetemelkuran.com

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
1881 -
1938