Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ölmeye yatmış olan Türkan Saylan'ın evinde yapılan arama, Ergenekon soruşturmasına prensip itibarıyla destek veren insanların bile "Orada ne oluyor yahu?" sorusunu sormasına, kafalarında kuşkuların doğmasına neden olmuştu.
Şimdi aynı süreç prensip itibarıyla askere karşı olmayan, TSK'nın bir şekilde düzgün bir kurum olarak kalmasını arzulayan kesimde de yaşanıyor. Onlar da TSK'yı düşünerek "Orada ne oluyor yahu?" sorusunu sormaya başladılar.
Bu iki durumda da soruyu soranların aynı kişilerden oluştuğu bir toplumsal kesim var. Onlar, işleri en zor olanlar Türkiye'de. Çünkü hiçbir taraftan olmak istemiyorlar, sadece haksızlıkların yapılmadığı, vatandaşlarına düzgün yaşam fırsatı tanıyan, demokratik ve özgürlüklerin çiçek açtığı bir toplum istiyorlar.
Uzun yıllardır bunlar, yaratılan bazı korkular nedeniyle askerleri korumaya çalıştılar, çuvaldızı kendilerine batırdılar ama iğneyi askere batırmaya kıyamadılar.
Ama şu aralar bu kesimden, "Yeter artık, buramıza kadar geldi, artık bunu çekemeyeceğiz" sesleri yükselmeye başladı.
Son Heron görüntüleriyle ilgili iddia son derece ciddidir.
Keza daha önce, "PKK'lıları zor durumda bıraktığı için Heronları devreden çıkaralım" diye konuşan askerlerle ilgili iddia hem korkunçtur hem de ciddinin de ötesidir.
Komutanlar ne yapacak yani, orada oturup sadece YAŞ kararını mı düşünecekler, bu iddialar hiç yokmuş gibi mi davranacaklar?..
Bu sessizliği anlamak mümkün değil. Orada ne oluyor yahu?

Mavi Marmara soruşturması

BEN Türk hükümetinin yerinde olsaydım, Mavi Marmara olayı hakkında uluslararası soruşturma açılacağına o kadar hızlı sevinmezdim.
Başkan Obama da Başbakan Erdoğan'ı, "Soruşturmadan çıkacak sonuç hakkında o kadar emin olmayın" diye uyarmıştı.
Habertürk muhabiri Şefik Dinç'in şimdiye kadar yayınlanmamış fotoğrafları da içeren "Kanlı Mavi Marmara" kitabı tam bu sırada elime geçti.
Bu olayı ideolojik-dini çatışma fırsatı olarak görmeyenler, İsrail'in dünya kamuoyunda zor duruma düşmesi için ilave provokasyona ihtiyacı olmadığını bilenler, Mavi Marmara saldırısında gemidekilere nasıl destek veriyor, bunun mantık yürütmesini nasıl yapıyor ilk önce bir hatırlayalım.
"Bu sadece Gazze'ye insani yardım için yola çıkmış bir gemidir ve içinde sadece barışçı düşünceleri olan insanlar var. Bunların yapabileceği, en fazla sivil bir direniştir. Ancak İsrail hükümeti, barışçı sivil direnişçilere silah kullanarak cinayet işlemiştir" diyor bazı insanlar. Ancak barış gönüllüsü olmanın, sivil direnişçi olmanın dünyada geçerli kuralları vardır. Siz uluslararası bir eylem koyarken bu kurallara uymak zorundasınız, uymadığınız yolunda görüntülerin olması hoş değildir ve sizi mağdurken ayrıca haksız konuma da düşürebilir. Ancak benim elimdeki kitap, ne yazık ki bu tür görüntülerle dolu.
Gemidekiler birkaç kez İsrail askeriyle çatışma tatbikatı yapmışlar. Fotoğraflardan bir tanesinde sapanla alıştırma yapan bile var. Askerleri, suratlarında gaz maskeleri ve ellerinde demir çubuklarla bekleyen insanlar da görülebiliyor. Sonra bazı askerlerin nasıl dövüldüğü de net fotoğraflarda.
Tabii ki saldırıya uğrayan ve üzerine ateş açılan insanların meşru müdafaa hakkı vardır.
Bu hakkın kullanılması, insana tatmin duygusu da verebilir. Ancak eğer siz, İsrail'in bir konudaki haksızlığını dünyanın bir daha görmesi için eylem plan-lamışsanız, barış gönüllüsüyseniz ve sivil direnişten başka silaha dayanmadığınızı da söylüyorsanız bu tür görüntüler vermek de tamamen yanlıştır. Bu görüntüler sadece bizde yok. Uluslararası soruşturmanın otomatikman bizim lehimize çıkacağını hiç sanmayalım. Orada kendimizi çok daha iyi anlatmaya çalışalım; unutmayalım ki bu olayda karşı taraf, uluslararası düzeyde etkin lobi yapabilecek güce sahip. AKP hükümeti bu Mavi Marmara işini hiç de iyi yönetemedi. Duygusal olduğundan kendi kafası da karışık galiba.

Babamın delirme tarihinden notlar

DÜN karşımda otururken birden bana kısılmış gözleriyle sabit bakmaya başladı.
"Seninle yemeğe çıkmayı çok seviyorum. Hesap daima çok düşük geliyor" diye girdi söze.
"Bu şimdi senin mutlu olduğun halin mi yani" diye başladım ve "Hesap neden düşük geliyormuş ki?" diye de sordum. "Çünkü her yemekte sen karşımda oturduğun için iştahım kesiliyor ve az yiyorum. Hesap da az geliyor" dedi.
Evet, bunu artık açıkça söylemeliyim, büyük ihtimalle siz de farkındasınızdır; benim babam artık tamamen delirmiş durumda. Onun delirmesi bir süreçti ve birçok olayın üst üste gelmesiyle oldu bu. Bugün babamın delirme sürecinin aşamalarını notlar halinde anlatacağım:
- Babam henüz daha çok küçükken sokakta, görünürde hiçbir neden yokken yabancılardan dayak yermiş. Hatta bir keresinde berberde otururken yan koltukta oturan çocuğun babası, oğluna "Bak oğlum, sen hiçbir zaman bu çocuk kadar çirkin olma, böyle çirkin bakma" diyerek babamın başına tokatlar atmaya başlamış.
- Benim hem çılgın hem de alkolik olan dedemin, o gün o berberde olsaydı adamın boğazını hiç düşünmeden keseceği de garantiydi. Çünkü dedem bir kez geçit resminde cakasını beğenmediği bir süvariyi attan indirip feci bir şekilde dövmüş, babaannem önde giderken arkasından yaklaşıp ona laf atmaya başlayan iki adama yaklaşıp kulaklarından tutmuş ve ikisinin de kafalarını bayılıncaya kadar birbirlerine vurmuş. Ayrıca birtakım adam bıçaklama girişimleri de varmış, ama lafı uzatmamak için bunları anlatmayacağım. Sizin bilmeniz gereken, bütün bunların babamın gözü önünde olduğuydu.
- Bir sakin öğle vakti ailece evlerinin bahçesinde oturuyorlarmış. Yan komşuda bir tavuk varmış. Dedemin, komşusuna defalarca "Bunu engelle" uyarısına rağmen tavuk yine bahçelerine girip çiçekleri yemeye başlamış. Dedem son derece sakin ve sessiz bir şekilde yerinden kalkmış, tavuğu yakalamış ve bir kıvırışta kafasını koparmış. Sonra da tavuğun vücudunu komşunun bahçesine atmış ve babam o gün ilk kez başı kopmuş bir tavuğun bir süre daha koşabildiğini seyretmek zorunda kalmış. Dedem bundan sonra yine bir şey söylemeden oturup, sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin bir şekilde içkisini yudumlamayı sürdürmüş.
- Dedem arada bir tedavi için akıl hastanesine yatarmış. Onu yatırma görevini babama vermişlerdi (ailemdeki çocuk duyarlılığı da muhteşem değil mi). İlk yatışında babam, yakında taburcu olacak bir hastanın bahçıvan yapıldığını görmüş, dedemle de çok iyi anlaşıyorlarmış. Adam sigara isteyeceği zaman karşısındakine "Haydi bir sigara iç" demekle yetinirmiş. Dedem âdetini bildiği için her yaktığı sigarayı adama verirmiş. Ertesi gün ziyaretinde dedemi beklerken babam bahçıvanı seyrediyormuş. Bir adamın yanına yaklaşmış bahçıvan, "Haydi bir sigara iç" demiş. Adam âdeti bilmediğinden gerçekten yakmış bir sigara, fosur fosur içmeye başlamış. Bahçıvan bir beklemiş, iki beklemiş, sonra karşısında sigarayı sonuna kadar içen adamın başına elindeki küreği bütün gücüyle vurarak orada öldürüvermiş. Sonra da bahçeyle uğraşmayı sürdürmüş. Babam bunu da seyretmek zorunda kalmış.
- Bir gün de babaannem sinirlenmiş dedeme. Kimbilir neler yaptıysa o sakin kadıncağıza ama babaannem eline bir bıçak almış ve dedemi kovalamaya başlamış. Babam, babası evden içeri tam girdiği anda kapıya saplanan bıçağı da görmüş. Dedem son anda kurtarmış.
Bütün bu deneyimler sonunda ben aynı hastanenin 27 numaralı odasını, dedemin anısı da var diye, babam için yıllardır rezerve ediyorum. Boş yere para ödüyorum odaya, sırf aile geleneği bozulmasın diye.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!