Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

"...İntikam sıvısının içimde en ateşli aktığı o ilk günlerde dahi, babama bu sonu hazırlayanları öldürme fikrinden -ne yalan söyleyeyim aklıma hiç gelmedi değil- hoşlanmadım. Babamın ölüm biçimini onlardan kıskandım. Onların sonunun babamdan farklı olması gerektiğine inandım. Herhangi bir benzetmeyi ve benzemeyi reddettim. Babamın biricikliğinden hareketle onun öldürülmesinin de biricik olması gerektiği gibi tuhaf bir noktaya ulaştı duygularım."
Arat, babası Hrant'la ilgili yakıcı olduğu kadar akıl ile bir yazı yazdı geçtiğimiz günlerde. Sıcak Nal Dergisi için yazılan yazı Agos Gazetesi'nin kitap ekinde de yayınlandı. Marquez'in, herkesin işleneceğinden haberdar olduğu bir cinayeti izlemesi üzerine yazdığı "Kırmızı Pazartesi" romanı üzerinden bir yazıydı. Arat, Hrant'ın ölümünün romandaki Santiago Nasar'ın öldürülmesine benzetilmesine hem karşı çıkıyor hem de "seyircilerin" benzerliği üzerinde geziniyordu. Şunu söylüyordu bir yerinde:
"(...) Babamı öldürenler 'halk çocukları' değil, 'devlet çocukları'dır. (...) Bu nüansın her defasında ve en başta vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yani, faturayı halka çıkarmanın, asıl sorumlu olan devletin elini kolaylaştırıp kolaylaştırmadığına dikkat etmemiz gerektiğini söylüyorum.
Yoksa, 'cahil, lümpen, işsiz güçsüz serseri takımı'na, 'bilinçsiz alt sınıflar'a fatura çıkarmak kolay. Oysa bir cehaletle değil, tam tersine bir 'eğitim'le karşı karşıya olduğumuz, devletin emzirdiği çocuklardan konuştuğumuz unutulmamalıdır."

FERAH BİR YER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Hrant'ın öldürülmesiyle ilgili savunmasını gönderdi. Dışişleri Bakanlığı bu savunmayla ilgili "siyasi tartışmalar çıkarılmamasını" istedi ama ne yapalım ki savunma içimizi yaktı. Özetle, "Hrant'ın söylemi nefret söylemi" diyordu, kışkırtıyormuş falan filan. Ayıptı. Günahtı. Yeniden bir zulümdü. Hrant'ı tanıyan herkesin gırtlağına ağlamaya bulanmış bir kahkaha topu tıkandı. Ne yutabiliyoruz, ne çıkarabiliyoruz. Hep böyle zaten. Bütün duruşmalar, bütün konuşmalar, bütün açıklamalar. Gülebilsen güleceksin, gözyaşının mahremiyetini sakınmasan ağlayacaksın. Böyle bir aralıkta bıraktılar bizi. Ne hissetmemiz gerektiğini düşünüyorum epeydir. "İntikam sıvısı" içimizi büsbütün yakmadan, mahkemelerdeki kaskatı yüzümüz bize insan yüzümüzü unutturmadan, bu keder bizi hepten ekşitmeden önce kendimize bir duygu durumu bulsak diyorum. Duruşmalar sürerken, kim olduklarını bildiğimiz katillerle çeşitli sirkler düzenlenirken durabileceğimiz ferah bir yer... Evet evet bir duygu yaylası! Serin, havadar bir plato. Yüksek bir yer. Çok ama çok yüksek bir yer bulmalıyız kendimize...

ÖLÜMÜNE GÜLÜMSEYEN
Hrant'ın bir sürü fotoğrafı var malum. Türkiye'nin çoğunluğu, o öldükten sonra gördü bu fotoğrafları. Ekseriyetle gülüyor. Dolayısıyla birçokları için Hrant kendi ölümüne gülümseyen bir adam oldu. Hoş, belki gerçekten de gülümserdi eğer bir seçme hakkı olsaydı. Yani eğer somurtmakla gülümsemek arasında bir seçim şansı olsaydı sanırım gülümsemeyi seçerdi. Ne bileyim, nefret etmekten ziyade sarılmayı, surat asmaktansa kahkahayı seçen bir adamdı. Merhametin yaylasını kinin çukurlarına tercih ederdi. Bu yüzden düşündüm de...
Acısı geçmez. Geçebilemez. Burası kesin. Ama artık yasla anmak istemiyorum Hrant'ı. Gülümseyen şeyler olsun istiyorum onun adı geçince. Adının geçtiği her yerde serin sular aksın, çocuklar çınlasın ve insanlar birbirine sarılsın istiyorum. Hrant'ın arkadaşları olarak suçluluk duygumuzu konuştuk hep bugüne kadar. Ama onun hatırasını pamuklara sarıp saklamak bizim nafile suçluluk duygularımızdan daha önemli. Arat'ın dediği gibi "devletin çocuklarından" gözümüzü ayırmadan halkın çocukları olduğumuzu hatırlamanın zamanı geldi. Örneğin...

KİM BİLİR BELKİ BİR GÜN...
Geçen pazar günü Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde bir Ağrı Dağı tırmanışı öyküsü vardı sayfa sayfa. Japonlar filan bile gelmiş. Daha önceki başka bir haberi hatırlattı bu bana. Ermeni dağcılar, aldıkları tırmanış izni Turizm Bakanlığı tarafından iptal edildiği için "korsan" tırmanmışlardı Ağrı'ya. Temmuz ayında.
Ne bileyim, mesela Ermeni dağcılar çıksın artık Ağrı'ya. Devletimiz, AİHM'ye verdiği savunmayı affettirmek için hiç değilse, bunu yapsın. Biz de mesela... Tatlı bir yayla şenliği olsun orada. Hrant'ın gülümseyen bir fotoğrafını koyalım ortaya bir yere. Ermeni, Kürt, Türk, bütün yetim çocuklar piknik yapsın. Of be! Ne çok sevinirdi Hrant buna. Şarap içilsin akşam, ateşler yakılsın, türküler söylensin, hepsi neşeli olmak kaydıyla. Biz için için ağlarız yine, mesele değil, ama gülelim de. İnsana yakışır gibi olalım. İnsan gibi. Sofra kurulsun, Ermeni yemekleri Türk yemeklerine karışsın. Tek kavga "Bu yemek asıl kimin yemeği?" sorusundan çıksın. Uzun uzun bu konuşulsun. Yerli yersiz sarılsın insanlar birbirlerine. Bu kalsın Hrant'tan geriye. Sırf katillerin peşine düşmüş insanlar olmayalım artık biz. Çirkinliklere baka baka ekşiyen insanlar olmayalım sadece. Bahar gelsin artık bize. Yaylamızı bulalım. Yukarılara, daha yukarılara... Kim bilir, belki bizim Ağrı'mızın derinliğine itibar edip günün birinde... Niye olmasın? Belki bir gün "Hrant Dink Yaylası" derler oranın adına...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!