Belki de alışıyorsunuz!

Siz de tek taraflı yamulmanın parçası oluyorsunuz.

Çünkü şöyle bir gazetecilik tarzı var:

Birileri, Başbakan’ı protesto etmeye yeltenen gençlerin devletin sopasıyla dövüldüğünü, vergilerinizle alınmış gazlarla boğulduğunu göstermiyor…

Başka birileri, bir duruşma yapılırken, bir generalin, mahkemeyi adeta döverek, vergilerinizle yakıt tüketen savaş uçakları uçurabildiğini görmüyor.

Kimi şiddeti gizliyor…

Kimi cüreti saklıyor.

Ve sadece siz değil, biz de bu arkadaşlara “gazeteci” diyoruz!

 

***

 

Önceki gün gazetelere bakarken dalıp gitmişim.

Dalıp giderken sarsılıp uyanmışım.

Uyanırken öfkeden mi ne, titremişim.

Titrerken, film şeridi gibi geçivermiş gözüm önünden, hiç titremeden.

Bazı gazeteler harbiden gizlemişti çocukların dövüldüğünü; belki, anne karnında bir bebeğin düştüğünü.

Çünkü onlar dövülmeyi hak eden çocuklardı!

Demokrat cemaatçimin sık sık attığı başlıklardaki, “Grev yaptıkları için millete eziyet çektiren işçiler” gibi.

Hani boynunu eğmeyip itiraz eden memurlar; hak arayan başkaları gibi.

Çünkü, kızdırmak istemedikleri Başbakan, “yumurtalı protesto”nun dahi ticari hesabını yapıyor, sanki son günlerde kendisiyle ilgili akçalı iddia veya iftiralar hiç konuşulmamış gibi, gençleri kast ederek, “yumurta atanın parası çok herhalde” diyordu.

Pek kimse çıkıp diyemiyordu:

Her şey para mı, parayla mı!

Hiç değilse, “Demek yumurta öyle pahalı” diye söylenemiyordu!

Pek kimsenin aklına Unakıtan’ın yumurtaları gelemiyordu!

 

***

 

Film şeridinin en müthiş parçası “öteki taraf”a aitti.

Hürriyet, Milliyet, Vatan, Radikal gibi aynı grup gazeteleri, “doğru” gazetecilik, çarpıcı fotolar, çekici başlıklarla, “Başbakan’ı protesto edenlere dayak”ı manşet yapmıştı.

30 ölü işte o an yerlerinden doğruluverdi!

Cesetleri delik deşik, tenleri yanık mı yanık, kemikleri kırık mı kırıktı.

Bu gazeteleri yapan arkadaşların 2010’da devlet şiddetine nefretine hayretle baktı 30 ölü.

Kimi 2000 Bayrampaşa’dan, kimi Ümraniye, Çanakkale’den gelmişti. 99 Ulucanlar’dan gelenler zaten çoktan ölmüştü!

Şimdi polis copuna, gazına (haklı) insanlık ve gazetecilik tepkisi veren (istisnalar hariç, hemen hemen aynı) gazete yönetici ve yazarları…

Tam 10 yıl önce, cezaevlerinde kıstırılan tutuklu ve hükümlüler, dövülmek bir yana, vurulurken; biber gazı o yana, belki de fosforla yakılırken “Vur vur inlesin” diye bağıran medya korusuydu!

 

***

 

Böyle işte!

Şimdi devlet şiddetini haber yapanlar, o büyük devlet katliamının utanmaz yamağıydı…

Eski devlet şiddetlerine karşı demokrat kesilenler de, bugünkü şiddetin sansürcü yandaşı!

Siz de, ne olursa olsun, kim sunarsa sunsun, mutlaka gerçeği arıyor olmalısınız!

 

 

Sözleşmeli ölüm

 

Dipsiz Kuyu’da onlara da rastlamışsınızdır.

“Öğretmeniiim beniiim” diye yavşayabilen yapmacık “zilli eğitim”in sözleşmeli, ücretli, işsizlikle tehdit edilen, üç paraya çalıştırılıp yazın maaşı kesilen, kadro beklerken tükenen, bir işi var diye şükredip boyun eğmesi emredilen köleleri!

Burada da anmıştım. Ağustostu. Benim doğum günümdü. Sözleşmeli Ahmet Fazlı öğretmen öldü!

Yazın maaşı kesilince iki çocuğu için okulda hamallık yapmış, kalbi o yüke henüz 44’ünde katlanamamıştı!

Metin Kurtçu da sözleşmeliydi. 4 yıl çalışmış, 28 yaş bedenine kanser yapışmıştı. 30 gün rapor alabildi. 31’inci gün, iki dudak arasında bir köleydi ya; kovuldu. 26 Kasım ameliyat oldu, 3 Aralık bu yalancı dünyayla sözleşmeyi feshetti! Yaşasa, sigorta sadece 20 gün daha elinden tutacaktı zaten! 5 aylık bebeğinin elinden daha fazla tutamadı!

Elif Aybaç 3 yıllık sözleşmeliydi. Beyninde tümör çıktı. 40 gün rapor aldı. 30 günü geçti diye kovuldu. Artık işsiz, şu anda yaşıyor!

Yumurta sistem böyle bir şeydi işte!

Çok paraları vardı ki, insanları bu kadar kolay atıyorlar, bu kadar kolay kırıyorlardı!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!