ROMA

TESADÜFEN, Turkel komisyonu İsrail’in Mavi Marmara baskınıyla ilgili raporunun ilk bölümünü yayınladığı gün, Roma’daki Amerikan Çalışmaları Enstitüsü’nün düzenlediği bir panelde konuşmacıydım. Paneldeki diğer konuşmacılardan ikisi de İsrail’dendi.
Aynı gün El Cezire Televizyonu ve Guardian Gazetesi de Filistinlilere ait belgeleri yayınlamaya başlamışlardı. İlk belgeler Filistin yönetimini kendi halkları indinde zora düşürecek cinstendi. Ancak aynı zamanda İsrail’in ne verilirse verilsin barış yapmaya niyetli olmadığını da gösteriyordu.
Mavi Marmara konusunda Türkiye ve İsrail’in ortak bir dil kullanacak noktaya gelmelerinin ne denli zor olduğu, bir kısmı hayli tatsız geçen panel tartışmalarında iyice belli oldu. İsrailli akademisyenlerin tavrını 1990’larda özellikle Türkiye’nin iç siyaseti tartışılırken kendilerini kuşatılmış hisseden ve bu nedenle eleştiri yapanlara karşı saldırganlaşan meslektaşlarımızınkine çok benzettim.
Bu hafta Kurtlar Vadisi-Filistin filminin vizyona girmesiyle Mavi Marmara raporlarına ek olarak bu konuda da hararetli atışmaların yaşanacağına şüphe yok iki ülke arasında.
Salondakilerin Türkiye’ye yönelik ilgisi öncelikle dış politika konusundaydı. Yabancı basında Türk dış politikası ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hakkında çıkan yazıların da bu ilgiyi artırdığı belliydi.
Türkiye’nin uluslararası sistem içinde yükselmeye başlaması ve giderek projektör ışıklarının üzerine çevrilmesi kuşkusuz gurur okşayıcı. Bu durumun yapısal nedenleri olduğu gibi iktidar partisinin yönelimi ve bakanın şahsından kaynaklanan boyutları da var. Türkiye’nin bu denli ilgi gördüğü ve hamlelerinin dikkatle izlendiği nokta aynı zamanda politikada ince ayarların öneminin arttığı nokta diye görülmeli.
Önümüzdeki dönemde Türkiye ile ilgili değerlendirmeler yalnızca her yerde boy gösteriyor olmasına ya da söylediklerine bakarak yapılmayacak. İddiaların ve hemen her konuda ön plana çıkmanın ne sonuç verdiğine de bakılacak. Sonuçlar beklentilerin gerisine düşerse o zaman Türk dış politikası gereksiz bir darbe de yemiş olacak.
Bu açıdan son gelişmelere bakıldığında Lübnan örneğinde Türkiye’nin etkisinin sınırlarına geldiği belli oluyor. Ne yönden bakarsanız bakın Lübnan’daki hükümet krizi aşılırken İran ve Suriye’nin desteğiyle Hizbulah’ın dediği oldu. Türkiye bir yandan olayların akışını etkileyemezken, istikrarı adalete tercih ettiği için de aslında bu ülkedeki diğer güçlü aktörlerin ekmeğine yağ sürdü.
Şu sıralarda Arap devletlerinin krizinden ve Arap olmayanların yükselişinden çok bahsediliyor. Doğru da. Üstelik Arap olmayanlar arasında Lübnanlı siyaset bilimci Paul Salem’in vurguladığı gibi “Türkiye Ortadoğu’da geleceğe bakan yegâne ülke.” Ancak bu yeterli değil. İran’ın mezhep ilişkileri nedeniyle yapabilecekleri daha fazla. Suriye, Arap devletleri ne kadar zayıflarsa zayıflasın Lübnan’da kendisinin uygun görmediği gelişmelere razı olmaz.
Daha önce Irak’ta da Türkiye olayların akışına ne ölçüde müdahale edebileceğinin sınırlarını görmüştü. Dikkatlerin bu denli Türkiye üzerine çevrildiği bir noktada daha az konuşup, beklentilerle sonuçlar arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışmak kanımca gelecek açısından daha isabetli.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu hakkında New York Times’ın pazar dergisinde çıkan övgü dolu yazısında James Traub şu şerhi de düşüyor: “Medeniyetler tarihi hakkındaki tüm bilgisine rağmen Davutoğlu İran ve İsrail konularında ABD’deki ruh halinin derinliğini kavramadı veya belki de Türkiye’nin önemini abarttı. İmparatorluk sonrası büyüklük duygusunun tehlikesi de budur.”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!