Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

“NEBBAŞ”, “mezar soyguncusu” demektir...


Eskiler anlatırlardı: Vakti zamanında, İstanbul’da bir nebbaş türer. Mezarları açmakta, yeni gömülmüş taze cesedleri çıkartıp altın dişlerini sökmekte ve bulduğu işe yarar herşeyi, meselâ yanlamasına konulmuş tahtaları bile alıp götürmektedir.
Kolluk kuvvetleri halkla elele verir, nebbaşı bir gece gene bir mezarı açıp soyarken suçüstü yakalar ve hemen oradaki ağaçlardan birine asarlar.
İstanbullular tam “Çok şükür kurtulduk!” deyip derin bir nefes almaya başlamışken, ortaya bu defa eskisine rahmet okutan başka bir nebbaş çıkar, hem cesedleri hem de ruhları kasıp kavurur. Mezarı sadece soymakla kalmamakta, “gelen gideni aratır” sözünü doğrularcasına cesedlere önce tecavüz etmekte, sonra da kazığa oturtmaktadır. Halk, hemen her sabah, yeni kazılmış mezarların yanıbaşında kazığa geçirilmiş cesedlere rastlamaktadır.

NEBBAŞ’A RAHMET
Suçüstü yakalanıp ağaçta sallandırılan eski nebbaştan artık “nebbaş-ı evvel” (ilk nebbaş), yenisinden de “nebbaş-ı sânî” (ikinci nebbaş) diye sözedilmektedir.
İstanbullular “Yahu, ilk nebbaş meğerse ne kadar iyi adammış, kıymetini bilemedik!” diye feryad ederken, kazığa oturtulan cesedlerin sayısı öylesine artar ki, “nebbaş-ı evvel”in adı dualarda bile hayırla anılır hale gelir. Hoca efendiler minberde “Allah’ın rahmeti eski nebbaşın üzerine olsun..” der demez, cemaat cân ü gönülden ve hep bir ağızdan “Amiiin!...” diye karşılık vermektedir.

BİR “SAHİP” ARANIYOR
Bu nebbaş hikâyesini, bana genç tarihçi Dr. Haşim Şahin’in geçen gün gönderdiği bir e-mail hatırlattı.
Haşim Şahin’in mesajında, hafta sonunda Eyüpsultan Mezarlığı’nda çektiği ve çok sayıda mezarın içler acısı hâlini gösteren fotoğraflar vardı. Birkaç asırlık taşlar sökülüp kırılmış, parçalar dört bir tarafa atılmış, mezarlar deşilmiş, kemikler etrafa saçılmıştı. Bütün bunlar hem Eyüpsultan gibi bir evliyanın, hem de bir Osmanlı padişahının, yani Sultan Reşad’ın ve meşhur sadrazamların türbelerinin hemen yanıbaşında oluyordu.
Geçmişe saygı göstermek, o zamanları hasret içerisinde yâdedip eskinin kültürünü taklide uğraşmak yahut binaları yahut âbideleri korumaya çalışmaktan ibaret değildir. Geçmişe saygı, en başta bütün bu eserleri vücuda getirenlerin mezarlarına da sahip çıkmayı gerektirir.
İstanbul’un fetih sonrası asırlarının tapu senedi olan Eyüp’teki mezarlar, şimdi işte bu sahiplenmeyi bekliyorlar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!