Geçen hafta Bologna’dayım. Hava da güzel, aylaklık yapmadayım.
Neden mi? Otele giriş saati 14.00 imiş. Olur mu böyle bir şey?
Söylene söylene dolanmadayız. Hem vakit geçsin, hem de sakinleşeyim.
Neyse ki şehrin merkezi, tarihi mahalle benzersiz bir ziynet gibi…

Sanki görülmez bir kuvvet az önce bulunduğum yere geri çekiveriyor.
Hani olur ya. Bazen bir şeye bakar geçersiniz. Görmeksizin. Öylesine…
Sonra, bir saniye sektirmeksizin, o da ne idi diye geri dönersiniz ya!
O baktığıma tekrar bakmalıyım… Bir çeşit rüya-anachronismi gibi?

Bir dükkan, çay satıyor. Akdeniz’e has alışılmışın iyice dışında…
Bir düzen ve intizam içinde…Benzetmek gibi olmaya: Zürich misali…                                                                               

Hijyenik! Üzerinize afiyet bu denli temizlik “Mare Nostrum’u” bozar.

Her türlü rüküşlüğün uzağında.
Estetik bir çay mabedi. Anlatmalıyım:
Küçücük bir dükkan. Yirmi metrekare.
İçeride iki tane orta yaşlı kadın var.

Hemen soruveriyorum. Burası sizin mi?
Oysa yanılmışım: Oysa hayır. Çalışıyorlarmış.
Sanki yatırımcı onlar gibi. Öylesine içtenler ki…
Bıkmadan usanmadan her merakım yanıtlanıyor.

Dükkanın üç sağır duvarı da raflar ile çevrili:
Numaralı porselen kavanozlar ile bezenmiş…
Envai çeşit çay dizili ve uslu kavanozlara yerleşmiş.
Orta yerde de mekanı boğmayan sehpalar var…

Muhtelif aksesuar gelişine ortalığa dağılmış
Elbette dağınık değil: Marifetli bir el serpiştirmiş.
Tam alışveriş bitti, paranın üstü ödenmede…
Akdeniz’e dönülüyor: Kasanın yanında çikolatalar.

ÇAY VE ÇİKOLATA


Alıp deneyesiniz diye…
Hijyene son! Açıktalar.
Hemen bakınıyorum:
Çay ile ne ilgisi var?

Ve sıkı durun!
Bitter çikolata bir zarf;
Pekala içinde ne var?
Elbette bildiniz: Bingo!

Japonya’nın en güzeli.
Aman baştan pozisyon alayım.
Benim için nefes kesici olan :
Yeşil toz çay !

Hemen yeni sipariş.
Yeni bir muhabbet:
Çikolata İtalya’da yapılırmış:
Godiva dikkat! Toksöz Biraderler!

Ve hoş hanımlar bizi uğurluyor.
Onları İstanbul’a davet ediyoruz:
Aynı dükkanı açmaya. Neden olmaya?
Beş yıl önce davete bile gerek yoktu…

Her nevi çay, muhtelif aksesuar…
Seramikler, ıvır zıvır içeriyi benzersiz kılmış.
Dünyanın en iddialı caddelerine atın bu fikri.
Ferah ferah iş yapabilecek sofistikasyonda bir adres!

Oyuncakçı dükkanının önünden ayrılamıyorum:
Hani vitrine burnunu yaslamış çocuklar olur ya….
Bu dükkan birden beni alıyor. Çok çok öncelere atıyor.
Bambaşka bir zaman, bambaşka bir coğrafyaya…

 
SİNGAPUR


Singapur Airlines ve Singapur Turizm Bakanlığı davetlisiyiz.
Singapur’a gitmişiz. Uzakdoğu’ya özel bir merakım var.
Kendimi bu coğrafyada çok iyi hissediyorum.
Üstüne öyle bir misafirperverlikle karşılanmışız ki...

Açıkçası ne yapacağımızı şaşırmış haldeyiz.
Rahmetli Tuğrul Şavkay, Ahmet Örs ve ben. Sıkı durun:
Le Grande Bouffe filminin Uzakdoğu versiyonunu çekiliyor..
Şaka değil. Adeta aynı senaryo… Dur durak yok.

Kendimizi besiye çekilmiş hissediyoruz.
Singapurlular bunları Allah yarattı demeden yediriyorlar.
Ahdetmişler. Ne kadar yemekleri var, var idi...
Hepsini gösterecek, yedirecek ve öğretecekler...

Bakın sakın kolay iş sanmayın.
Ağır ve sert bir mesaidir.
Sabahın erken saatlerinde ön kahvaltı var.
Sonra? Yok öyle yayılmak…

Yavrukurtlar gibi minibüse bindiriliyoruz.
Saat 11.00 mahalline yetiştiriliyoruz.
Bu geç kahvaltıyı tatmamazlık etmeyin diye ricacılar.
O kadar da nazikler ki harfiyen uymak icap ediyor.

Hatta yeterince atik davranamayanımız oluyor.
İşte onlar ayıp olmasın diye sandviç yapıp minibüse alıyor.
Sonra, yola. Bir sonraki menzile. Vakit öğle yemeği vakti.
Hint Mutfağı’ndan karakteristik reçeteleri deniyoruz.

Kahve sonrası mı? Ne siestası, elbette tekrar yola...
Bu kez Paranaken Mutfağı’ndan örnekler.
Çünkü saat 16.00 olmuş. Artık uzanmalıyız.
Biz üçümüz sürekli birbirimizi süzüyoruz.

Yeşil çay...
Yeşil çay...


HAYATTA MIYIZ?


Karışık hislerle. Şaşırarak, kim ne kadar yedi,
Ne zaman pes edecek diye, ya da merak ve endişe ile…
Kim neyi kaçırıp atlayacak diye. Olamaz ama…
Başka bir fasıl daha: Biraz da solgun bir tekinsizlik ile:

Acaba birimizden birimiz, ya da hepimiz kalıcı mıyız?
Bu yolda ebediyen Singapur’da kalır mıyız diye.
Bakın şaka etmiyorum. Saat 19.30 da akşam yemeği var.
Biz Akdenizliyiz. Az uyuyalım“demedeyiz.
 
"Söz saat 23.00 gibi yemeğe geliriz” diyoruz.
İşe iyice hakimler. Ara verirsek sonunu getiremeyeceğimizi biliyorlar:
“Uzakdoğu’da 19.00 bilemedin 19.30 da yemeğe oturulur.”
Çok ama çok kibarlar. Hem de hep. Hiç itiraz edemiyoruz...

Ve nihayet, mutlu son.
Sabahları günlük olarak deklere olunan program okunuyor.
Birden bire olağanüstü bir madde keşfediyoruz.
Bu sabah “Yemek Yok”. Çay içmeye gideceğiz.

 Üçümüzün de yüzünde sarmaşık güller açıyor.
Yolumuz bilmediğimiz mahallelerden geçiyor.
Singapur’un nispeten daha sakin bir semtine geliyoruz.
Peripherie’nin tipik mimarisi. Çoğu iki katlı sessiz bir sokak.

Bir “Tea House” önünde duruyoruz.
İçerisi sür reel. Nasıl söylesem ?
Bir daha göremeyeceğim mistik bir hava.
Yüzlerce çaydanlık var etrafta...

Metal envai çeşit renkte kavanoz kutular.
Üstü Çince etiketli... Yaramaz çocuklar gibiyiz.
Şen şakrak birbirimize gördüklerimizi haberlemedeyiz…
Ansızın basılıyoruz: Ev sahibimiz beliriyor.


MAO BANKACI’YI YEDİ


Tuhaf bir beceriye sahip insanlar vardır.
Gözleri ve ellerini tuttuğu yerle susunuz diyenler.
Üzerinde antrasit renkli bir takım elbise.
Özelleştirmeden önce bizim çöpçülerin giydiği cinsten.

Kalın, tüylü bir kumaş ve hakim yaka.
Ayakkabıları da “Beykoz Kundura Fabrikası’ndan”.
Sanırsınız birisi bizi zaman tüneline attı ve
“Kültür Devrimi” başlayalı iki gün olmuş.

Bu bizim çay “Master” öyle.
Biz üçümüz itaatkar müritler halindeyiz
“Hoca’nın” önünde mevzileniyoruz.
“Hoca” bize kartını veriyor: O da ne?

Çey seremonisi..
Çey seremonisi..



Muhterem ağabeyin PhD’ si var.
Şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak haldeyiz:
Amerika / Ivy League’de  doktora yapmış. Sonrası ?
Bank of China’a–yeryüzünün en büyük bankası-…

Bir film gibi: Üst düzey yöneticilikten sıkılınır mı?
Gelmiş, oturmuş bu Tea House “Çayhane’yi” açmış.
500’e yakın öğrencisi var. Çoğu Amerikalılar.
İşte bu çekirgeler çay kültürünü öğreniyorlar.

Bizim “Master” o gün bizi sarsıyor.
Saldırmaksızın. Israrla sorduğumuz için.
Sakin ama net bir lisan ile:
“Siz Türkler çay içmeyi bilmiyorsunuz ki!”

Gün gibi hatırımda önce iyiden irkiliyoruz.
Sonra anlaşılıyor: Çaydan başka bir şey anlıyorlar.
Çay onlar için, bitkinin en üst üçlü yaprağı.
Gerisi kırpıntı. Daha çıplak söylemek gerekirse: Çöp!

En makbulü en üst yaprak...
En makbulü en üst yaprak...

Sonra en önemlisi, bir şey daha var:
Onlar çayı her defasında yeniden yapıyorlar.
Yani kaç kişi içecek ise her defasında o kadar.
İkinci fincan için yeniden. Nasıl yani demeyin.

 

Tek içimlik çay...
Tek içimlik çay...

Derseniz bizim “Hoca” size not veriyor:
Çayla ilişkisi ümitsiz “Türk” muamelesi yapıyor.
Tabii soruyorum Japonlar için ne düşünüyor.
“Master” onlar çayla değil, kendileri ve merasimleri ile meşguller.

Dışarı çıktığımızda başka bir aleme girmiş gibiyiz .
Her gün rastlayamayacağımız bir insan ile tanışmışız.
Öğrendiklerimiz sarsıcı, bize kalan renkler bir yelpaze…
Çay var ya: Bir lisan. Sevenler bilenler arasında esperanto

Gördünüz mü Bologna’daki bir dükkan bizi nerelere attı.
Singapur’lu “Master” ve Bologna’daki mabet
Nereden nereye demeyesiniz..
Aralarında “kuvvetli bir bağ” var. “Çay Kültürü...”

Nude, çay çeşitlerinin inceliklerini algılayabilmek için çay tadım seansları düzenliyor...
Nude, çay çeşitlerinin inceliklerini algılayabilmek için çay tadım seansları düzenliyor...

 


En bilinen Çin çayları...
En bilinen Çin çayları...

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!