Bu ne denli zor bir iş.

        Vedanın seyrini yazmak…

        O dahi meşakkatli!

        Ama sözünü ettiğim bu değil.

 

        Güç olan şu.

        Kayıtsızlığımız.

        “Coğrafya kader” mi?

        Kim bilir, olabilir…

 

        Başka bir kültür ola idi?

        Velev ki “Batı?”

        Velev ki “Doğu?”

        Bu veda nasıl olurdu.

 

        Bu denli sessiz sedasız?

        Olabilir mi idi? Ne dersiniz.

        Kare Sanat Galerisi…

        Kuruluşu: 1991

 

        Dile kolay “üç onluk.”

        Kısacası bir ömür …

        Fatoş otuz yılını vermiş.

        Fatoş Saka var ya…

 

        Bu işe nasıl başladı?

        Bana da hikaye etti…

        Ama demem o değil:

        Yola çıkarken hissettiği?

 

        150 Sergi düzenlemiş.

        Yazarken zor olmuyor.

        Hele bir kez saysanız:

        Ard arda:Bir, iki, üç…

 

        Avni Lifij ilk sergi.

        Ardından, ya ellinci?

        Sabri Berkel! Tamam mı?

        Yüzüncü? Tomur Atagök.

 

        Ya dünkü sergi…

        Veda vakti sergisi?

        “Bir Galeri. Bir Dönem”

        “Dört Sanatçı Kuşağı“

 

        Bakın bir şey söyleyeyim.

        İçim acıdı. Sadece Kare için değil.

        Sadece Fatoş Saka için de değil.

        Duyarsızlığımıza, lakaytlığımıza…

 

        Yarın ne söylenecek?

        İki adrese, iki ayrı şey:

        Biz umarsızlara emin değilim…

        Fatoş’un Kare’sine: ”Teşekkür!”

 

Sabri Berkel-Fatoş Saka
Sabri Berkel-Fatoş Saka

FATOŞ SAKA'NIN SUNUŞU

1970-80’li yıllarda İstanbul’da yeni gelişmeye başlayan çağdaş sanat ortamı yaratıcı yönümü geliştirebileceğim bir alan olarak ilgimi çekmeye başlamıştı. Sanat seminerlerine katılarak, sergilerin izini sürerek ve küçük işler satın alarak başladığım bu merakım, 1991’de, çağdaş sanata yeni bir mekân kazandırmak ve yeni bir soluk olmak amacıyla, sevgili sanatçı ve sanatsever dostlarımın da desteğiyle Atiye Sokak’taki ilk yerinde KARE SANAT GALERİSİ’nin kuruluşuyla yönünü belirlemiş oldu.
Sanatla iç içe yaşadığım bu zaman diliminde Kare Sanat hayatımı yönlendiren, heyecanlandıran itici bir güç oldu. Farklı kuşaklardan sanatçılar, sanat yazarları ve koleksiyoncularla kurduğum dostluklar dünyaya ve sanata bakış açıma farklılık kattı, zenginleştirdi. Yaklaşık 28 yıla yayılan bu sanat yolculuğunda sergi programlarım, inandığım sanatçıların işlerini sergilemek hatta onların daha az görülmüş işlerini bulup ortaya çıkarmak ve genç kuşak sanatçılara destek vermek doğrultusunda gelişti. KARE SANAT’TA düzenlenen sergilerin, ulusal ve uluslararası fuarlara katılımların, yayınların ve diğer etkinliklerin, çağdaş Türk sanatının modernist kuşağından güncel akımlara doğru evrildiği bir döneme tanıklık ettiğini düşünüyorum. Dünyanın ve ülkemizin ciddi değişimler yaşadığı bugünlerde, sanatın değişerek, gelişerek hep var olacağına, biz ve bizden öncekilerin el yordamıyla başlattığı bu geleneği, yakın bir gelecekte genç kuşakların farklı platformlarda sürdüreceklerine inanıyorum.
Kare Sanat’ın kuruluşundan bugüne kadar bize destek verenlere, özellikle aileme, sanatçı, sanat yazarı, basın mensuplarına, koleksiyoner ve galeri etkinlikliklerini izleyen sanatsever dostlarıma teşekkür ediyorum.

 

GALERİCİ-KOLEKSİYONCU DİYALOĞU ÜZERİNE KUŞAKLARARASI BİR KONUŞMA


Ülkemizde profesyonel galericilik tarihi 21 Aralık 1950’de çevirmen ve gazeteci Adalet Cimcoz’un kurduğu Maya Sanat Galerisi ile başlıyor. Başından beri galerinin destekçisi olan Sabahattin Eyüboğlu’nun Paris’te bulunan kardeşi Bedri Rahmi’ye yazdığı mektuptaki aşağıdaki satırlar, Maya’nın hangi idealist amaçlarla kurulduğunun altını çizer:
“Elbirliğiyle, karşılıklı anlayış ve güvenle çalışırsak bu işte büyük sevinci bulabiliriz. ’Murdar karanlıkları‘ dağıtabiliriz. İşin, gizli kapaklı hiçbir yanı olmayacağı için, masraflarımızı apaçık ilan edeceğimiz için, şimdilik mukavemet göreceğimizi sanmıyorum. Ama görünse de mücadelemiz gün ışığında olabilir.” (Bedri Rahmi Eyuboğlu Sabahattin Eyuboğlu Kardeş Mektupları, Derleyen Mehmet H. Eyuboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2003, s. 309.)  
1960 ve 1970’li yıllardaki zorlu koşullara rağmen bir sanat ortamının oluşması için çaba göstermiş olan galericilerin katkıları, çabaları yok sayılamaz. Melda Kaptana, Aydın Cumalı, Ertan Mestçi (Artisan), Yahşi Baraz (Baraz), Varlık Yalman-Rabia Çapa (Maçka Sanat), Ferit Edgü (Bedri Rahmi), Gülnar Önay (Urart), Faruk Sade (Siyah-Beyaz), Haldun Dostoğlu - Ali Artun (Nev) başta olmak üzere bir grup galerici, 1980’lere dek önemli etkinlikler gerçekleştirdiler. O yüzden galericilik ve koleksiyonculuk birlikte ele alınması gereken olgular olarak karşımıza çıkar. 1980’lerde Bezmen, Aksoy, Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ailelerinin başlattığı koleksiyonlar daha sonra bu çerçevede gelişen müzecilik denemelerinin (İstanbul Modern, Sakıp Sabancı) de çekirdeğini oluşturmuştur.

Necmi Sönmez: Toplantıya katıldığınız için teşekkürler. Üzerinde çalıştığım Kare Sanat Galerisi kitabı nedeniyle karşılaştığım bir olgudan söz ederek başlamak istiyorum. Bu da galeri etkinliklerin illaki kazanç elde etmenin dışında, non-profit olarak, sanatın paylaşıma açılmasıyla şekillenmesi. Bu çerçevede akla gelen ilk soru elbette sanat mekânınızı açmaya nasıl karar verdiğiniz oluyor.

Fatoş Saka: Sanatla yakınlaşmam 1970’li yıllara dayanır. O zaman Şişli’de İktisadi ve Ticari İlimler Yüksekokulu’na devam ediyorum, son sınıftayım. Dönem sağ-sol çatışmalarının okulda, sokakta yaşandığı zor bir dönem. Okulda bazen derslere bile giremediğimiz günler oluyor. Yine böyle bir günde Özdemir Altan’ın bir grup öğrencisiyle resim ve desen çalışmaları yaptıklarını duyup onlara katılmam biraz da okuldaki kaotik ortamdan sıyrılmak için olmuştu. Karakalem desen ve nü çalışmak, atölyenin sanatsal atmosferi benim için vazgeçilmez bir yer olmuştu. Okuldan mezun olunca İngilizcemi geliştirmek için gittiğim Londra’da izlediğim müze ve galeri sergileri aynı zamanda sanata bakışımı da çok geliştirdi. İstanbul’a döndüğümde bir müddet babamla çalıştım, bir yandan da sanatla ilgili ne yapabilirim diye düşünmekteydim. Çevrede açılan sergileri izliyorum, yavaş yavaş beğendiğim desen ve gravür türü işler almaya da başladım. O sırada Sabri Berkel, Seyhun Topuz ve Hülya Düzenli Maçka Palas’ta İstasyon Sanat Atölyesi’nde resim çalışmaları ve sanat konuşmaları düzenliyorlar. Onlarla tanışıp fırsat buldukça bu atölyeye gidip resim çalışmaları yapıyordum. Bir gün hocam Sabri Bey “Efendum görüyorsunuz ülkemizde modern bir sanat müzemiz yok, sanatçıların işlerini rahat sergileyebilecekleri galeri mekânı çok az; siz madem işletme okudunuz ve sanatı da seviyorsunuz neden bir sanat galerisi açmıyorsunuz” dedi. Bu söz öyle, kafamın gerisinde kaldı. Atölye arkadaşım Emel Çakan, daha sonra tanıştığım Adnan Çoker ve Yusuf Taktak beni sanat galerisi açma fikrinde yüreklendirdiler. Yakın çevremin de desteğiyle KARE Atiye Sokak’taki ilk yerinde çağdaş sanata yeni bir alan açmak ve sanatın yaygınlaştırılması amacıyla açıldı.


N.S.: Sizden önce bu alanda çalışmış, etkinlik gösteren kişilerin çalışmalarını izleyebildiniz mi?

F.S.: Tabii ki, ben Nişantaşı’nda yaşıyorum. Zaten de o yıllarda Nişantaşı galerilerin ve sanatsal etkinliklerin ağırlıkta olduğu bir bölge idi. Maçka Sanat ve Urart Sanat Galerisi’ndeki sergilerde daha günceli yansıtan işler gördüğüm için ilgimi çekerdi. Teşvikiye Sanat, Tem ve Lebriz uğradığım mekânlardı. Galerilerin birçoğunda dikkatimi çeken, sergileme alanının arka tarafında ya da ofislerinde insanların talepleri doğrultusunda satılabilir resimler, antikalar veya farklı objeler bulundurmaları idi. Şunu anladım ki galericiliği bir meslek olarak seçtiğim takdirde onu ayakta tutacak bir desteğin olması gerekiyordu. Yaşayan sanatçıların işlerinin satışının kolay olmadığını da görüyordum. Ayrıca fiyatlandırma konusunda da ciddi sorunlar yaşanıyordu. Sanatçının atölyesinde ve her galerideki fiyatı farklı olabiliyordu. Galerilerin sanatçılarla sözleşmeli çalışmaları henüz başlamamıştı, galeri koleksiyoner ve sanatçı üçgeninde kurulması gereken sağlıklı iletişim yerine oturmamıştı. Bu gözlemler beni ürkütmedi ama izleyeceğim yol konusunda uyardı. Ülkemizde hiç de yaygın olmayan bu alanda bir şeyler yapmak, sanat ortamının gelişmesine ve yaygınlaşmasına benim de katkım olsun istiyordum. Üstelik sanat ortamının içinde olmak koleksiyonumun gelişmesi açısından da faydalı olabilirdi.

Doğan Öktem.:  Benim böyle bir sürecim olmadı yani ilk önce galerileri gezip daha sonra galeriyi açmak gibi. Bizim Aydın Cumalı, Haldun Dostoğlu ve Faruk Sade ile ahbaplığımız oldu. Fakat onlardan duyduğumuz şeyler bizi zorluyordu. Çünkü o zamanki galericilik anlayışı ile günümüzdeki anlayış arasında çok farklılıklar var. Biz sanatçı temsiline dayalı bir anlayış geliştirmek istiyoruz. Biz galeri açarken farklı galeri modelleri vardı İstanbul’da. Kimisi de sermaye sahibi olan galerilerdi. Bu benim kafamdaki açmazlardan biriydi. Çünkü Galeri Mana, Rampa, Suzan Egeran, Hakan Çarmıklı vardı, Galerist devam ediyor. Sonuçta biliyorduk ki bu kişilerin başka yerden düzenli bir gelir kaynakları var. O yüzden galerinin girdi çıktısıyla pek ilgili değillerdi. Bizde öyle bir şey söz konusu değildi. Bir de 2014 yılında açtığımız için, Gezi sonrası diyelim, zaten çoğu piyasada olduğu gibi, galericiliğin de yerinden oynadığı bir dönemdi.

N.S.: Bütün bunlar rol modelleri konusunda, özellikle danışmanlık ya da dostluk hizmeti diyebileceğimiz birtakım yardımların ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Fatoş senin danışmanlık konusundaki tecrübelerini merak ediyorum.

F.S.: Galerinin kuruluşunda Adnan Çoker hocamızın danışmanlığı önemliydi. Gerek galeri mekânının düzenlenmesi, galerinin sanat çizgisinin belirlenmesi, galeri yönetimi, açılış sergisi konularına birlikte karar verdik. Galerinin açılışı Avni Lifij’in belgesel nitelikli sergisiyle oldu. Galerinin aydınlatma sistemini de Lifij’in yeğeni Prof. Şazi Sirel uygulamıştı. Kuşkusuz başlangıçta Mimar Sinan odaklı sanatçılarla kurduğum dostluklar Kare’nin sergi programlarını da etkiledi.

N.S.: Özdemir Altan var. Onu unutmamamız gerekiyor.

F.S.:  Özdemir Altan var tabii ki.

N.S.: Yani çünkü biliyoruz ki hem kendisinin altı kişisel sergisi var hem de Hamit Görele, Zeki Faik İzer sergilerinin organizasyonunda bizzat çalışıyor.

F.S.: Doğrudur. Zeki Faik, Özdemir Altan’ın hocasıydı, Hamit Görele de komşusu. Özdemir Bey vasıtasıyla bu sanatçıların ailelerini yakinen tanıdım ve söz ettiğin gibi birçok sergiyi ve konuşmaları birlikte düzenledik. Sonra yine o dönem tanıdığım sanatçı arkadaşım Bubi ve Yalçın Sadak da fikir alışverişi yapabildiğim dostlarım oldu. Zaman içinde, kendi yolumda deneye yanıla devam ederken genç sanatçılarla kurduğum iletişimler de beni güncel olaylarla ilgili kavramlar geliştirerek grup sergileri düzenlemeye doğru yönlendirdi.

N.S.:  Müsaade ederseniz galerici-koleksiyoncu ilişkilerine geçmek istiyorum. Bu sanat ortamının en hassas, en kırılgan ilişkileri arasında yer alıyor. Fatoş ben yine senden başlamak istiyorum.

F.S.: Galerici koleksiyoncuya bir değer sunuyor. O değer de gördüğüm kadarıyla, koleksiyoncu aldığı zaman kabul edilmiş bir değer haline geliyor. Burada etik olmak çok önemli, öyle düşünüyorum. Eserin fiyatlamasında belli ölçütlerin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Sanatçının yaşına, o günkü durumuna, şimdiye kadar neler yaptığına göre oluşturulması lazım. O dengeyi korumak hem tecrübe hem de sağduyu gerektiriyor. Ben onu yapmaya çalıştım. Koleksiyoner genellikle indirim talep eder.

N.S.: Ne kadar indirim talep eder?

F.S.: Genelde yüzde 20-30 arasında ve bazen de yüzde 50 kadar fiyat önerilebiliyor. Koleksiyonerle kurulan ilişkide eğer güven unsuru varsa, bu uzun süreli bir diyaloğu başlatıyor. Hem sanatçı hem galerici hem de koleksiyoner için güvene dayalı bu ilişkinin önemli olduğunu düşünüyorum.

N.S.: Senin böyle uzun süre diyalog kurduğun koleksiyoncular var mı?

F.S.: Evet, örneğin Mustafa Taviloğlu’yla Kare’nin ilk sergisinden aldığ Lifij’le başlamıştı. Çakmak Turgay, Fazlı Özcan uzun süre çalıştığımız koleksiyonerlerden oldu.

N.S.: Bu galiba belli zamanlarda ortaya çıkan farklı koleksiyoncu profillerine bakmak açısından da önemli değil mi? Bu alanda ülkemizde da çok hızlı bir değişim gözlemliyoruz.

F.S.:  Benim takip ettiğim kadarıyla koleksiyoncu profillerindeki değişiklik iyi ya da kötü olarak değerlendirilemeyecek özelliklere sahip. Benim tanıdığım birçok koleksiyoncu diyebilirim ki aşağı yukarı belli bir yaşa ve seviyeye gelince eser toplamayı bıraktılar. İlgilerini daha da keskinleştirme yoluna gitmediler. Bir dönem desen, kâğıt çalışmaları, fotoğrafa, özgün baskı işlerine karşı ilgi çok azdı. Zamanla farklı bir kuşağın ortaya çıktığını, benim kişisel olarak ilgilendiğim kâğıt çalışmalarıyla, desenlerle de ilgilendiğini gözlemlemek beni mutlu etti açıkçası.
 
F.S.: Genç galericilere çok önemli sorumluluklar düşüyor. Gerçekten Ayşegül'ün de söz ettiği gibi çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. 28 yılda demin söz ettiğimiz töhmet altında sanat adına artı değer yaratmanın kolay bir şey olmadığını bizzat yaşadım. Ama benim sanata ve sanatçılara olan inancım azalmadı, sanat bireysel olarak da toplumsal olarak da hepimize lazım.

SON SERGİ KURATÖRÜ NECMİ SÖNMEZ'İN SUNUŞU


28 Kasım 1991’de açılan Kare Sanat Galerisi’nin Nisan 2019 tarihine kadar sürdüğü etkinliklerini ele alan bu kitap, son otuz yılda Türkiye’deki çağdaş sanat oluşumlarına ışık tutmasının ötesinde, İstanbul sanat ortamının en devinimli sürecine de tanıklık ediyor.
Kare Sanat Galerisi’nin ismine gönderme yapan dört farklı sanatçı kuşağına eğilerek bu sayede duruşunu keskinleştirdiğini gördüm. Kitabının kavramsal çerçevesini bu dört farklı sanatçı kuşağının galerideki etkinlikleriyle çizdikleri süreçler belirledi. Buna tanıklık etmiş olan kişileri kitaba yazı yazmaya davet ederken onların yakın geçmişle bugün arasında köprüler kurabileceklerinden yola çıktım. Bu köprülerin ayakları sanatçılar, onlarla kurulmuş olan ilişkiler olduğu için kitabın bir bölümünü onların tanıklığına ayırmak bir gereklilikti. Köprüler, tanıklıklar her şeyden önce Fatoş Saka’nın galerisini bir satış mekânı olarak değil, “bir paylaşım alanı” olarak gördüğünü de ortaya çıkarıyordu. Unutmamak gerekiyor ki Fatoş Saka, Özdemir Altan, Sabri Berkel ve Seyhun Topuz’la resim çalışmış, eskilerin tabiriyle “atölye tozunu” yutmuş bir galeristtir.
Galerinin duruşunu belirleyen olgu ister soyut, ister figüratif, isterse kavramsal olsun, Saka’nın sanata karşı olan inancıdır. Bu inancın temelini oluşturan dört sanatçı kuşağına değinmemiz gerektiğinde, öncelikle Modernist dönemin ağır bastığını görüyoruz. Zeki Faik İzer’in dokuz (1992, 1995, 1997, 1999, 2002, 2004, 2007, 2009, 2015), Sabri Berkel’in iki (2003, 2007), Hamit Görele’nin iki (1996, 2004), Ferruh Başağa’nın (2005,2008), Şükriye Dikmen’in (2004) kişisel sergileri, ülkemizde Modern Sanat’ın savunuculuğunu üstlenen bu sanatçıların galeri için taşıdığı önemin altını çizer. 1960 kuşağına mensup Özdemir Altan’ın altı (1993, 1997, 2000, 2006, 2008, 2017), İbrahim Örs’ün üç (1993, 1994, 1998), Gökhan Anlağan’ın üç (1994, 1996, 2000) Tomur Atagök’ün (2009, 2011) ve Emin Çizenel’in (2012, 2013) ikişer kişisel sergisi bu sanatçıların serüvenleriyle Kare’nin yollarının ciddi olarak kesiştiğinin kanıtıdır. Sanat ortamının hareketlendiği 1990’larda ismini duyuran Hafriyat grubunun ilk sergisi Hakan Gürsoytrak, Antonio Cosentino, Mustafa Pancar katılımıyla bu galeride yapılmıştır. 1980 kuşağının diğer üyelerinden olan Mustafa Horasan’ın (1992) Tansel Türkdoğan’ın (2011, 2013) kişisel sergileri Fatoş Saka’nın sanatsal gelişimleri çok iyi izlediğini ortaya çıkarır. Dört farklı sanatçı kuşağının sonuncusu 2010’larda kendi duruşlarını belirgin kılan isimler oluşturur. Kare’nin organize ettiği Barış Sarıbaş’ın (2008, 2017), Can Aytekin’in (2010), Arzu Eş’in (2015) kişisel sergileri Fatoş Saka’nın güncel eğilimleri takip ettiğinin göstergesidir. Bütün bu tarihleri, kişisel sergileri arka arkaya sıraladığımızda Kare’nin, ayak seslerini duyuran kuşaklara yer verdiğini görüyoruz. Bu ilgiyi yönlendirenlerin danışmanların, küratörlerin değil de sanatçıların kendilerinin olması ayrıca ele alınması gereken bir olgudur.
Dört farklı sanatçı kuşağını yan yana getirdiğimizde, ilginç bir şekilde ikiye iki bir yaklaşım da ortaya çıkıyor. Modernistler ve 1960’lı kuşak Fatoş Saka’nın etkinliğe başladığı 1991 öncesine gönderme yaparken, 1980 ve 2010’lu kuşaklar Saka’nın açmış olduğu sergilerle tanınmalarına bizzat yardımcı olduğu sanatçıları ön plana çıkarıyor. Dört farklı sanatçı kuşağını ortak payda altında toplayan, onların Kare Sanat Galerisi’yle kurduğu organik ilişkilerdir. Galerisini açmadan önce koleksiyon yapmaya başlaması, kendi sergilerinden yaptığı alımlarla bu koleksiyonu geliştirmesi Saka’nın arka planını oluşturan önemli bir olgudur.
Kare Sanat Galerisi’nin etkinliklerini incelediğimde aşağıdaki artı değerleri oluşturduğunu görüyorum:
Kare modern ve çağdaş döneme ait önemli sanatçılarla çalışarak bir tür “kuşaklararası sarmal bir diyalog” geliştirdi. Adnan Çoker’in Avni Lifij (1991), Özdemir Altan’ın Hamit Görele (1996, 2004) sergilerini organize etmeleri, Tomur Atagök’ün Zeki Faik İzer, Şükriye Dikmen hakkında yazması, kendileri de sanatçı olan Anber Onar, Denizhan Özer, Rafet Arslan’ın sergi küratörlükleri (2011-2018) kuşaklararası diyaloğun aynı zamanda geniş bir ilişkiler ağı oluşturduğunu duyumsatır.
Kuşaklararası sanatçı diyaloğu, galerinin çıkardığı yayınlarla desteklenerek, bir “bellek” oluşturuyor. Bu “bellek” Fatoş Saka’nın titizlikle geliştirdiği koleksiyonunun temeli hakkında bilgi verdiği gibi, yazarların, koleksiyonerleri katılımıyla oluşturulmuş funda toprağını da betimliyor. Birçok sanatçı oluşum süreçlerini bu funda toprağında geliştirdi.
İstanbul sanat piyasası özellikle tuval resmi, yağlıboya tablo üzerine eğilirken, Fatoş Saka kâğıt, kolaj, özgün baskı, çalışmalarına eğilerek bir niş oluşturuyor. 1996’da Kamil Fırat’ın fotoğraf, 2000’de Saim Bugay sergisiyle heykel çalışmalarının da galeri programında yer alması Kare’nin farklı tekniklere açık karakterini de ortaya çıkarıyor.
•Galeri programı, İstanbul sanat ortamının belli dönemlerde ön plana çıkan ana eğilimlerinin dışında kalıyor. Bu bağlamda Suzy Hug-Levy (1994), Tomur Atagök (2009), Mehwish Iqbal (2015) kişisel sergilerinde gözlemlendiği gibi, Kare “disiplinlerarası çalışmalara” destek vererek kendine özgü etkinlik rotası çiziyor. Bu rotanın kimi tematik grup sergileriyle de (“Farklı Dokunuş”, 2012; “Müphem”, 2014; “Nefes Almak”, 2015; “Burası Neresi?” 2016; “Köşedeki Kadın”, 2017; “İmgesel Zaman”, 2018) sürdüğünü gözlemliyoruz.
Kare Sanat farklılıklara açık bir izlek geliştirerek yaşadığımız, tanıklığını üstlendiğimiz, zamanın ruhunu (Zeitgeist) yakalamayı başardı.



      

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!