Baştan itiraf edeyim
Fevkalade tutucu olabiliyorum.
Tatsız bir ruh halidir.
Farkındayım sevimsizdir.

Allahtan her an değil.
Çok şükür her sahada değil.
Ama önüne geçemediğim…
Engel olmadığım bir fasıl var.

Bir kitap kurdu olarak…
“Muhafazakar”: Zayıf bir tarif:
“Nuh deyip Peygamber dememek!”
İşte doğrusu budur…

Şu tabletten kitap okumak?
Ne zaman birisini görsem…
Tepeden tırnağa inceliyorum.
Teen Age taifesinden ise…

Bakın işte onları anlıyorum
O sabiler var ya bigünahlar…
Neden ve nasıl mı ?
Başkasını görmediler de ondan.

Ama diğer yaşlardakiler?
Hele hele yaşımız tutanlar.
Bakınız yeminle anlayamıyorum.
Kağıt var iken?

O radyoaktif ekran...
Aklınıza düştü deyin:
Bakmak istediniz
Üç ay sonra diyelim.

Şu sürecin tatsızlığı:
Ekran açılacak.
Peşine düşülecek.
O sayfa o satır …

Benim gibi yapın.
Boş verin gitsin.
Aslolan kağıttır.
Muradım dokunmaktır.

Beyana gerek var mı?
Eski kitaplarım var ya…
Onlar benim kutsalım.
Sık sık yoklarım…

Ne alemdeler?
Hatırlarını sorarım.
Gönüllerini alırım.
Gözüm onlardadır.

Hem de her daim !


RAMAZAN MEDENİYETİ


Eski kitapları karıştırırken buldum: O kitap bir hediye tam da bu günün kitabı.
Ramazan bitiyor. Bayram ile kutlanıyor ya… “Ramazan Kitabı.”
375 sahifede bir zamanların dillere destan yazarlarından “kısa yazılar” içeriyor.
Yazarlar kimler mi? Yok yok. Şampiyonlar Ligi gibi.
 
Sermet Muhtar Alus, İstanbul’da Eski Ramazanlar, Ramazanda Kilerler;
Refik Halit Karay, Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlığı;
Samiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı’nda Ramazan Hazırlıkları;
Midhat Sertoğlu, İftar Sofrası; Yahya Kemal Beyatlı, Atik Valde’den İnen Sokakta;
Ref’i Cevat Ulunay, İftariye; Ahmet Rasim, Eski Bir Ramazan Gecesi, Oburlar Oburu Baba Yaver, Hacı Nine ile Teravih; Hüseyin Rahmi Gürpınar, İlk Orucum;
Abdülbaki Gölpınarlı, Eski Ramazanlar; Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası’ndan;
Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev’den; Yahya Kemal Beyatlı, Kandiller Yanarken. Böyle gidiyor.

Önsözde Süheyl Ünver’e atfen bir tarif veriliyor: “Ramazan Medeniyeti”.
Bu gerçekten de “Ramazan Ayı’nı” dini bir çerçevenin dışına da taşıyan, “folklorik bir manzume” olarak, yaşanan her şeyin bir bütün olarak tarifidir.

Geçenlerde bir dergiden sordular. Ramazan sizce ne demektir diye?
Hiç kuşkusuz Ramazan bir gelenekler bütünüdür.
En azından yaşadığımız topraklarda. Osmanlı İmparatorluğu’ndan, hatta daha evveli Anadolu’daki muhtelif antik uygarlıklardan tevarüs ettiğimiz envai çeşit adet, gelenek ve göreneğin bir yüksek kültürle harç olunup tekrar resmolunuşudur.
 
Kültür tarihçilerinin bakışı ile kültürel sürekliliktir. Dört çarpı dört bayrak yarışı gibi.
Elden ele, nesilden nesile verilen emanettir.
İşin dini vecibe yönü kişinin kendisine ait bir keyfiyet iken, sair yönü hepimizindir.
Üstelik de bugün her coğrafyada, herkese lazım olan, hem bilmemiz hem de kullanmamız gereken bir affetme, barışma ve yeniden konuşma kültürü ile.


BAŞTAN ÇIKARICI SAFİYET


Madem ki ramazan denilen disiplin sınaması, şeker bayramı ile ödüllendirilir.
Biz de Ramazan Kitabı’ndan bir armağan sunalım. Diline dokunmaksızın. Anlaşılıyor:

Halit Bayrı. Ramazanın alameti farikası gibi bir şöhreti anlatıyor:
Onun deyişi ile “Ramazanın Gülü Güllaç” 1947 yılında İstanbul Folkloru’nda yayınlanmış:

“Ramazanda istihlak edilen gıda maddeleri içinde en çok özelliği olan güllaçtır. Güllaç nişastadan yapılır. Bir çuval nişastaya yüz elli okka mıcır (kalburdan geçmiş odun kömürü kırıntısı) ve bu miktar mıcıra da yirmi okka odun kömürü lazımdır. Önce mıcır düz bir yere yayılır, üzerine kömür konup yakılır.

Ocak bu suretle hazırlandıktan sonra üstüne ince demir çubuklar konur, bunun üzerine de  geniş, tavalar yerleştirilir. İki kepçeye bir kaşık arorot, yarım kahve kaşığı da, iki kaşık un konur. Tavaların altı mum yağıyla yağlanır, yumuşak ve temiz beyaz bezlerle sıcak sıcak silinir.

Bundan sonra tekrar ısıtılan tavaların içine tavuk tüyüyle, zeytinyağıyla karışık yumurta sarısı sürerler. Tavalar bir daha silindikten ve tekrar ısıtıldıktan sonra tavuk tüyüyle su serpilir. Su pirelenmeye (hafifçe kaynama) başladığı zaman tava kepçeye yaklaştırılır ve kepçenin içindeki madde boşaltılıp tava tekrar ateşe tutulur, dökülen sulu hamur, pişerek güllaç olur.

Güllacın tavaya temas eden tarafı parlak, diğer tarafı biraz donukçadır. Yirmi beş çift güllaç yaprağı yarım okka gelir. Bunun için her yirmi beş güllaç yaprağı renkli sazlarla bağlanır ve bir demet halinde satışa çıkarılır.

Güllaç durmadan yirmi dört saat işlenir. Bu müddette on iki okka güllaç yapılabilir. Güllaç yapılırken ara sıra ocaktaki ateş harmanlanır (yayılır), icap ettikçe ocağa mıcır dökülür. Güllaççılık çok temizlik isteyen bir sanattır.

Bazı güllaççılar hamura boya katarak renkli güllaç yaprakları çıkarılır. Güllaççıların piri Ömer Helvai’dir. Güllaççılar secede iki ay çalışırlar ve işe başlarken ocağın üç köşesine birer parça un, şeker ve tuz atarlar.

Buna pirin hediyesi denir. Ondan sonra üç ihlas bir Fatiha okuyarak güllaç dökülür.”


Madem ki ağızlar şenlendi. Bu gün başlayan Şeker Bayramı’nın icabını yineleyelim.
Ne demiştik? Günümüzün insanına lazım gelen diye: “Konuşmak, barışmak, affetmek”.
Bakın emin olun.
Dahiyane ve fakat hasmane bir söylemle yola koyulmayın.
Elinize geçecekten fazlasını, mahir bir ben seni anlıyorum güllacı sağlayacaktır. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!