“Biyoloji, coğrafya dersleri” var ya.
Hani binlerce şey öğretilir.
Öğretilir ne! Yutacaksınız…
Kelimesi kelimesine ezberlettirilir.

Ama bir tuhaflığa dikkat:
Elbette hatırınızda olmalı…
Sağımızda solumuzda ne yetişir…
Ne yaşar? Kimse söz etmez.

Hala şaşar dururum.
Hafızama nakşolmuş:
Epey bir zaman öncesi…
Ormandayız. Dolanıyoruz

Yürümeye gelmişiz.
Bir de “İtalyan gelinimiz” var.
Çığlıklar atarak duruyor.
Nerede ise her üç dakikada bir…

Biraz hayret, biraz sevinç terkipli.
Mevcut Türk nüfusa soruyor.
“Bunun Türkçe ismi ne?”
Az biraz alaycı bir eda ile…

Mantarlar, otlar, yabani çiçekler...
Çoğunu bilemiyoruz. Hiçbirimiz!
Bu cehalet kişisel ölçekte değil…
Belli ki toplumsal bir dert...

O kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum.
Düşünün bir kere, ne haldeyiz
Kaç yıl bize neler ezberletilmiş.
Muhtelif böcekler, hayvanlar…

İç organları, sindirim sistemleri...
Hepsini sular seller gibi biliyoruz. ..
Ama ne görsek, çoğundan bihaberiz.
Oysa o orman bizim, otlar da.

MÜLKİYET BİLGİDİR


Belki on bin yıldır. Oradalar.
Ama emin olun, bize ait değiller.
Ne olduklarını bilemezsek...
Ve onları kullanamazsak…

O otlar, o orman bizim değil ki…
Geçende bir kitap arıyorum.
Aramadığım eski tanıdıklara rastladım.
Ne kadar hoştur. Dalar kaybolursunuz.

Bir hasret giderme seansına dalarsınız.
Zaman geçmiş ama, her şey taptaze.
Konuşacak o kadar çok şey var ki…
Daha ne olsun. Varsın diğerleri dursun

Az bekleyiversin. İşte bu da o fasıldan..
Bir Ot Masalı, Tijen İnaltong yazmış…
Bu nasıl bir kitap biliyor musunuz?
Başta, söze başlarken ortaya döktüklerim orada…

Dizi dizi ne kadar derdimiz varsa, hepsine deva...
“Otların sihirli masal dünyasında” neler neler var…
Sakın ha unutmayasınız.
Mülkiyet dediğimiz var ya…

“Mal sahibi mülk sahibi…
Hani bunun ilk sahibi ?”
Bu çok derin sualin cevabı şu:
Bilgi! Ne kadar biliyorsanız…

O kadar sahipsiniz. Böyle biline…
Bir de şu var. Aman dikkat.
Amerika Birleşik Devletleri…
2020 seçimleri adayları anlatıyor.

Bila istisna tümünün derdi aynı:
“İklim Değişikliği”! Bu ne demek…
Nihayet uyanıyoruz. Çok şükür…
Doğa bizi terk etmeden fark etmeliyiz.

Teyakkuza geçme zamanı.
Korumalı, hem de doğaya dönmeliyiz…
Unutmayın, doğa ile var olduk.
Devamın sırrı da orada…

BİR HAZİNE


Acıot: Acılığına rağmen çok sevilir
Adaçayı: En sevdiğimiz bitkisel çay
Ahlat: İyisini ayılar yer
Alıç: Çok olursa kış zor geçer
Arapsaçı: Rakı sevenlerin tercih ettiği ot
Bambul: Ayvalık’ta çok bulunur
Biberiye: Akdeniz'in sevgili lezzeti
Böğürtlen: Çit bitkisi, şifa bitkisi
Çam fıstığı: Reçine kokulu fıstık
Çiğdem: Baharın müjdecisi
Çiriş: Kökünden zamk yapılan bir bitki
Dağ çileği: Ormanların mis kokulusu
Dağlama: Bir ege spesiyalitesi
Defne: Tanrıların baş tacı ettiği ağaç
Deniz börülcesi: Denize sevdalı bir ot
Ebegümeci: Yedim yedim karnımı şişirdim
Eşek marulu: Süt veren anneler için
Fesleğen: Makarnaya çorbaya
Frenk inciri: Ege’nin dikenli gülü
Gelincik: Yol kenarının narin, kırmızı gelini
Günlük: Dünya’da en çok Muğla’da yetişiyor.
Hardalotu: Sosunu yeriz ama otunu bilmeyiz
Hindiba: Harika bir karaciğer temizleyicisi
Hodan: Karadenizlinin vazgeçilmez otlarından
Hoşkıran: Yeni tanıdığım bir ot
Isırgan: Yaksa da elletmese de vazgeçmeyiz ondan
Işkın: Doğunun muzu
İğnelik: Değişik kokulu bir ot
Kapari: Osmanlı Mutfağı’na turşusuyla girmiş olan bir bitki
Karamuk: Aşıkları doyuran meyve
Karayemiş: Laz'ın kirazı
Kayakoruğu: Denizin yakaladıkları kayalıkların çalısı
Kazayağı: Gölgelerin gülü
Keçiboynuzu: Şeker yokken o vardı
Kekik: Dağların parfümü
Kenger: Çok işlevli ama dikenli
Kestane: Kış aylarının habercisi
Kızılcık: Çiçeği ilk açan, meyvesi son olgunlaşan ağaç
Kişkiş: Adı güzel, kendi şirin
Kişniş: Görüntüsü maydanoza benzese de tadı çok farklı
Kocayemiş: Sonbaharın altın topu
Köremen: Yetiştirilmişini bulamazsanız yabanisini yiyin
Kuş ekmeği: Çocukların sevdiği bir ot
Kuş yüreği: Kuşlarla özdeşleşmiş bir minik ot
Kuşburnu: Gülgillerin bir C vitamini deposu
Kuzukulağı: Ekşilikte limondan aşağı kalmaz
Labada: Hıdrellezle özdeş bir bitki
Madımak: Türkülere, manilere giren ot
Mendek: Giresun ve Ordu’ya mahsus bir ot
Menengiç: Kahvesi çok lezzetlidir
Mercanköşk: Sevgi buketinden bir tutam
Meyankökü: Öksürüğü kesen şekerli bitki
Mürver: Her şeyinden yararlanılan bir bitki
Nane: Yolculukları kolaylaştırır
Safran: Adını bir kente veren çiçek
Sakız: Ege’yle özdeşleşmiş bir ağaç
Salep: Kış aylarının sevgili içeceği
Sarıot: Köklerinden sarı bir süt akar
Semizotu: Bahçelerde istenmez ama çok besleyicidir
Silcan: Her bölgede kendine hayran bulmuştur
Sirken: Ispanakla dost bir ot
Su kazayağı: Kereviz kokulu su otu
Su teresi: O dere kenarlarını sever
Sumak: Doğunun ekşide tercihi
Tarhun: Küçük ejder
Tekesakalı: En sakallı ot
Tilkişen: En sevdiğim ot
Turpotu: Mandalina ağaçlarını çok sever
Yaban mersini: Bir ile adını veren bitki
Yabani pancar: Ispanakgillerin sevgili yabanisi
Zeytin: Erimiş güneş ışığının hammaddesi

AL-KIRMIZI GELİN

Otlardan birini seçip, sunuyorum:

“Gelincik:
Bahar gelip yola döküldüğünüzde, gelinciklerin narin salınımları ile hülyalara dalmaz mısınız?
Çocukken gelinciklerin yapraklarından gelinler yapmaz mıydınız?
Buz gibi gelincik şuruplarını yudumlayabildiniz mi çocukluğunuzda?
Anadolu’nun kırı bayırı, taşı toprağı öylesine güzelleşir…
Öylesine coşar ki baharda, siz de dayanamaz doğadaki coşkuya katılırsınız,
Bırakırsınız kendinizi toprağın altına, moruna, yeşiline, sarısına.
Dağ taş papatya tarlası olur bir dönem.
Sonra papatyaların bitmesine yakın gelincikler çıkar,
Hasret giderirler bir yıldır görüşememiş dostlar gibi.
Aralarda sarı çiçekleri ile hindibalar, mor çiçekleri ile menekşeler…
Pembeli morlu suratlarıyla orkideler, çiğdemler, süsenler karşılar sizi.
Şansınız varsa gelinciğin akrabası haşhaşlarla dolu tarlaları görürsünüz
İç Ege’de Uşak’ta, Afyon’da; Burdur’da yol kenarları laleler gibi salınan haşhaş çiçekleri ile doludur.
Kimi beyaz, kim mor çiçeklerdir.
Gelincik gözümüzü gönlümüzü açar baktığımızda.
O güzel çiçekleri çıktığında seyretmeye doyamadığımız gelinciklerden şurup yaparız,
Macun yapar, ilaç yaparız da çiçeklenmeden önce de işe yaradığını çoğumuz bilmeyiz.
Tüm yurtta yeşil yaprakları yenir gelinciğin. Hem de afiyetle.
Böreğe konur, kavurmaya konur, yemeği yapılır,
Körpeyse yufkaya sarılıp çiğ yenir, salataya konur.
Yurdumuz insanı o renkli yaşamını eteğindeki, kilimindeki desene işler...
Oymasındaki işe olduğu kadar otlara verdiği adlara da yansıtır.
“Aşotu” der Gaziantepli…
“Gelineli” der Adanalı…
Antalya’da “düğmeli ot” denir,
“Hüddüdü” adını alır Dörtyol’da.
Bodrum’da ve Aydın’da ise “gapçık” denilir.


DÜĞMELİ  OT


Antalya‘dayız.
Falezlerin üzerinde…
Körfez altımızda…
Kulağımızda Fazıl Say.

“Akra  Caz Festival“
Artık bir gelenek: Yerleşti…
“Truva Sonatı“
Müziğin şiiri işte bu…

Mutfağa dalıyorum.
Aşçıbaşı esirim…
Bir muradım var :
O da “doğanın şiiri!”

Bakın gelinciği yazanlara…
Onlar da Falezliler !
Aynı coğrafyadanlar...
Bu düğmeli ot orada idi…

“Sıcacık buğular çıkan kanların damladığı
Yerde bitmiş gelincik çiçekleri
O çiçekler ki baharla gelir
Baharla giderlermiş o günden beri”

Türkiye’de on altı türü olan gelincik bir Akdeniz Bitkisi.
Milattan önce 2500 yılına ait bir Mısır mezarında tohumları bulunmuş.
Gelinciğin taç yaprakları öksürük kesici, göğsü yumuşatıcı, yatıştırıcı ve hafif uyutucu etkilere sahip…
Macunlar, şuruplar ve çaylar yapılıp içilir gelincik yapraklarından.
Osmanlı Sarayı’nda önemli günlerden biri  ‘ot gecesi’nin başrol oyuncularından biri gelincik…
Kaynatılan macunuyla…
Beyhan Çubukçu bu geleneği anlatıyor:
“Topkapı Sarayı’nda senede bir helvahane ocağında ilkbaharda nane, darıfülfül, havlıcan, gül ve gelincik macunları büyük kazanlarda kaynatılırdı.
Bunların pişirildiği geceye ‘ot gecesi’ denirdi.
Bu gecede helvahane ocağında incesaz, hokkabaz ve karagöz bulunurdu.
Ocaklılar sabaha kadar eğlenirdi.
Pişen macunlar önce Padişah için ayrılırdı…”

Esirimi unutmadınız:
Mutfaktayız. Aşçıbaşı!
Hadiye Fahriye’nin “gelincik şurubunu” naklediyorum:

“Gelincik yaprakları balada tarif olunduğu veçhile limon suyu ile ezilir.
 Diğer baharat ile beraber şeker kıvamına gelmezden evvel konularak bir iki taşım kaynatılır.
Badehu tülbentten süzülerek tekrar ateşe vaz ile şurup haline gelinceye değin kaynatılır …
Soğuyunca şişelere doldurularak kaldırılır.
Bu da balada tarif olunan reçel gibi havvas-i şifaiyeyi haiz güzel bir meşrubdur.”

Elimde düğmeli ot şurubu, kulaklarımda Fazıl’ın Sonatı, kafamda II. Mehmed Truva’da ne dedi idi…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!