Şu geride bıraktığımız “Ramazan” var ya!
Doğrusu şöyle olmalı: Geride bıraktıklarımız…
Onlarla birlikte bir dizi adet de geride kaldı
Tam da aklıma yatmıyor. Bu hızlı buharlaşma…

Folklor dediklerimiz nasıl oluştu idi?
Yüzyılların içinde. Süzüle süzüle…
Denenerek, birikerek. Üst üste inşa ile…
Peki ama? Heba oluşu: Bu ne sürat!

Dijital Çağ’ın en bilindik baskın huyu ne?
Acımasızlık. Kah oradasınız. Kah yoksunuz!
Resmen kaşla göz arası… Şöhret misiniz?
Az eğlenin. Aynı süratte anonimlik mukadder.

Birkaç değişime tanık olmak nasıl bir şey.
Kendime sorumaktayım. Bir baht?
Biliyor musunuz? Kendi adıma mesudum.
Ucundan yakalamak: Az da olsa yaşamış olmak…

Bunlar güzellikler.
Güzel insanlar.
Güzel  adetler.
Nakletmeliyiz.

Kayda geçsin diye.
Hiç olmadık biline.
Hepten unutulmaya.
Elden ele teslim …

Lafa “Ramazan Ertesi” ile koyulduk
Takiben Bayram arifesine ulaştık mı?
"Uskumru Dolması” yollayan meyhaneleri biliyorsunuz.
Hem de gedikli müşterilerinin evlerine hediye olarak…

"Unutma bizi dolmaları" bugün hala var mıdır…
Sürüyor mu bu şıklık: Bilemem, hiç duymadım.
Zarif ve duygulu "semt adetleri" gibi 19. yüzyılda kaldı...
Herhalde… Ama istisnalar yok değil: Birisi bana yolladı.

Arife günü gazeteye bırakılan bir kitap.
Tamı tamına bir "unutma beni dolması":
Baştan söyleyeyim, bir seferde okunuyor
Keyif kitaplarından, dönem filmleri gibi.

Eğlenceli atıflar var irili ufaklı…
Metnin arasına serpiştirilmişler…
Ama bence esas önemlisi şu:
Belki daldan dala atlanıyor tamam…

Ama bizi gezdirdikleri "konu" benzersiz.
"Türklerin milli içkisi" üzerine.
Peki ama tam da yeridir; sorarım size
Türklerin "milli" bir içkisi var mı ki?


RAKI


Bence yok. Yani artık yok.
Yine de  popüler olanın rakı olduğu açık.
Onun için belki de soruyu şöyle sormak gerekir:
Türkiye ile birlikte en sık hatırlanan içki hangisidir?

Rakı.
Aslan Sütü.
Şudur ve budur…
Hem de açık ara.

On yıl kadar oluyor.
Bir misafirim var.
Yabancı. Meraklı.
Meyhaneye gitmek istedi

“Meyhane Efsanelerini" merakta.
İmparatorluk başkenti ile maruf…
Duymuş da duymuş, önemli birisi.
Bu titizliğe hata yapmak istemedim.

Rahmetli ordinaryüs Aydın Boysan'ı aradım.
Nereye gitmeliyiz, bozulmadan kalan hangisi diye?
Bugün gibi hatırımda… Aydın Ağabey celallendi.
“Behey şaşkın, ne meyhanesi, öyle bir şey artık yok” dedi.


DAYIMIZ OLUR


Buyurunuz, Bayram Arifesi Hediyesi “Unutma Beni Dolması’ndan”

"İstanbul meyhaneleri, bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine unvan levhası yerine asılan tahta ya da madeni kayık, kule, hançer gibi alamet-i farikaları, ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırdı.
Sözgelimi Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli vb. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının alametleriydi.
Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine göre yeniçeri akşamcıları "Dayı" unvanıyla herkesten daha fazla hürmet görürdü.
Tersanecilerle topçular, Kasımpaşa'dan Fındıklı ve Salıpazarı'na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul'un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremez, uğrasalar da meyhane akşamcılarının bulunmadığı zamanlarda ayakta içip giderlerdi.
Bu meyhanelere "Gedikli Meyhaneler" denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara "Selatin Meyhaneler" denmeye başlandı. Ayak takımının gittiği yerler "Koltuk Meyhanesi" denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı.
Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise "Kibar koltukları"ydı. Buralara, evine içki sokmayan memur ve katip takımı gelirdi.
Ayak takımı için küçük "koltuk"lardan başka bir de "Ayaklı Meyhaneler" vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı.
Çoğunluğu Ermeni'ydi. Bunların dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu musluklu, rakı ya da şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppenin iç cebinde da bir kadeh olurdu.
Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Ayaklı meyhaneler en çok Bahçekapı, Yemiş İskelesi, Galata ve civarında dolaşırlardı."


BEKAMIZ


Geçen hafta “trajikomik” bir şey oldu.
Mersin şehrimizde. Beş kişi öldü…
Buraya kadar bir trajedi: Zehirlenmişler.
Kaçak içkiden. Ve kurtarılamamışlar.

Olay Mahalli. Son durak:
Mersin Devlet Hastanesi.
Vatandaşlarımıza rahmet diliyorum.
Elbette yakınlarına da sabır, metanet…

Gelelim işin komik tarafına:
Ölen vatandaşlar araştırılırken…
Gençten bir vatandaş çıkagelmiş.
Emniyete başvurmuş: İtirafa…

"Bu rakıları ben yaptım" diyerek.
Pekala, ağır bir suç bu, malumunuz.
Ne diye itiraf etmiş olabilir.
İtirafçısına indirim uygulanan suçlar var?

  

Hayır. Bu onlardan değil.
Vicdanen? Huzursuz oldu.
Yemekten kesildi Uyku tutmadı.
Hayır. Bunlar da olmamış…

Bambaşka bir keyfiyet.
Hazır mısınız? Ürkütücü…
Ve ne yazık ki eğlenceli :
Müteşebbis kendi imalatını içmiş.

Nasıl yani? Demeyin.
İnsan şaşırmaya görsün.
Şaşkın gencimiz rakı içmiş.
Yaptığı kaçak rakıyı…

Tamam mı? Artık…
Hayır. Henüz değil.
Zehirlenip ölenler var ya…
Yani kaçak rakı kurbanları…

Kader böyle bir şey.
Onlarla aynı semptomlar belirince…
Yola düşmüş. Hastaneye gelmiş.
Ve de dökülmüş… Nasıl, ibret verici?

Bakın. Şayet ders alırsak isabet olur.
Nasıl bir ders alınmalı?
Kaçak içki imalatının önüne geçmeliyiz.
Peki ama bu nasıl olacak ?

Gayet basit. Öncelikle şu:
Ekonomik kulvarda mücadele.
İnsanlar ne diye kaçağını içiyorlar.
Bandrollü olan çok çok pahalı.

İki gün önce tekrar vergi yükseltildi.
Bu anlayamadığım bir fasıl.
Rakı, şarap, bira… Üreticileri var ya…
Devletimiz vergisini peşinen almakta.

Üreticilere bir hal oluyor mu? Hayır.
Bu vergiyi içmek isteyenler ödüyor.
Tam da burada sormam gerekiyor.
Bu şarap daha da pahalı olursa ne olacak?

Tabii ki daha az içilecek.
Daha az vergi toplanacak.
Turizm Bakanımız ne der?
“Turizmimize yarar mı?“

Kaçak şarap ile şöhretli ilçelerimiz var.
Ne demeli? Gerçekten anlayamıyorum.
Gelin şu trajikomik vakıadan ders alalım.
Aklın gereğini yerine getirelim…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!