Geçenlerde bir dostum aradı…

          Çok eski tanıdıklarımdandır.

          Üzerinize afiyet, nasıl söylemeli?

          Kendisi zampara genç taifesindendir.

 

          Ama usul erkan bilenlerinden…

          Bilindik eski bir ailenin çocuğudur.

          An itibari ile yeni bir sevgilisi varmış.

          Meğerse bunun için aramamış mı…

 

          “Seyahate çıkmak istiyorlarmış.”

          Bir nefes alıp, yutkunuveriyorum.

          Ehh, ne yapalım. Arkadaş hatırı bu…

           Hayatta her bir şey olabiliyor derler?

 

          Kaderde gönül abla olmak da varmış.

          Soru ilerledikçe sakinliyorum.

          Yeni sevgilili dostum, bir arayış içinde:

          ”Sessiz, ıssız, mahalli mutfağa sahip ve serin.”

         

 

          Ohhh, diye bir soluklanıyorum.

          Bunu da bir ben bilirim.

          Bir de kayıt başındakiler!

          Herkes herkesi kaydediyormuş.

 

          Öyle demedeler ya güzel ülkemde...

          Yok dijital, yok sanal, ne var, ne yoksa.

          Üzerimde ağırca dinleyici baskısı var ya…

          Hiç duraksamadan fetva verdiriyor….

 

          Senin için uygun yer Norveç’tir.

          Dostum uysal ve dahi itaatkar…  

          Sektirmeden “tamamdır” yanıtı geliyor.

          Böyle “mürit” dostlar başına...

 

          Şimdi sizleri duyar gibiyim:

           Kardeşim, sen iyi misin...

           Alışveriş merkezi yok.

           İndirimli satışlar da yok…

 

           Üstüne üstlük tanıdık magazin taallukatından da yoksun.

           Şu halde bu tuhaf koordinatı ne diye anarsın kardeşim?

            Seni gidi arıza seni! Hiç mi bilemezsin cazibedar bir mahal.

            Hele bir durun.. Canım efendim: Derin bir nefes alınız...

 

              Nedendir ki sizlere bu talkın verilmiş...

              Önce diyelim. Sonra da sizi dinleyelim.

              Norveç en gözde menzillerimdendir...

              Tamamdır: İyi güzel de ne diye?

 

              Bir kere kitle turizminin ayılıp bayıldığı bir yer değil.

              Yani sokaklar ”birleşmiş milletler genel kurulunu” andırmıyor.

              İkincisi, kalabalığı sevmem: ülke nüfusu düşük...

              Üçüncüsü, Allah ziyade etsin: ülke toprakları büyük.

 

              Ve dördüncüsü inşallah darısı başımıza:

              Doğa onlara her ne nasip etmişse gözleri gibi korumadalar.

              Beşincisi; ülke sakinleri sessiz sakin ve çok mütevazi insanlar.

              Altı, sonuncusu: Denizleri mümbit mi mümbit...

 

              Balık var. Deniz mahsulü var. Doğal Gaz var. Petrolleri dahi var.

              Ama bakın yavaş yavaş hareketteler: Zamana yayarak…

              Son bir şey: Ahalisi son on yıl içinde kafayı mutfağa takmış halde...

              Sorarım sizlere: Daha ne olsun… Daha ne istersiniz, kuzum?

 

              Son beş yıldır, sektirmeksizin her yıl oradayım…

              Hiç olmadık senede bir kez Norveç’e gitmedeyim.

              O giriş kapısı memurları var ya, onlarla artık tanış çıktık.

              Beni doğrudan yüce amire teslim etmedeler.

 

              Ne diye? Aslında haklılar, tuhaf ama gerçek:

              Memleketlerini ölçüsüz bir şekilde sahiplenmiş biri var.

              Bendenize yine niye geldin misali sorunca, ki soruyorlar…

              En azından  iki ton lafımı işitecek ve not alacaklar…

 

              İyisi mi doğrudan üst makama sevk...

              Neyse ki terfi etmiş erkan halden anlar oluyor.

              Ve en tez elden içeriye buyur etmedeler...

              Madem hududa kadar getirdik, gerisi kolay …

             

              Şimdi sıra son seferimizdedir...

              İşte makus talihimizin öyküsü:

              Mutat Tatil Bayramı’nın başındayız.

              Yalnız ve güzel ülkemin  “en sıcak günleri”.

 

              Oslo Havaalanı transit salonunu arşınlamadayım.

              Tromsö uçuşuma takribi iki saat var.

              Orası nere. Kuzeyin orta kuzeyi…

              Fedakarane tırmanışımızın ilk istasyonu.

 

              Zaman tamam: Uçak kalkıyor, fırtınaya karşı.

              Bulutların üstü dahi sakin ve rahat değil.

              Bütün uçak uyuyor. Bir tek uyanık, kulunuz:

              Sanki IATA başmüfettişi tayin olunmuşum.

 

              Sağı solu süzmedeyim.

              Kulağım da iniş takımlarında…

              Nihayet tekerlek koyuyoruz

             Eyyy Tromsö biz geldik!

Tromsö
Tromsö

 

              Benim dışımdaki herkes günlük halinde…

              Ya evlerine, ya da işlerine gidecekler.

              Yani mutat gündelik ajandalarındalar .

              Bendeniz ise hyper-şen şakrak halimleyim

 

               Ve tuhaf bir fotoğraf vermekteyim.

               Havaalanından şehre götüren vasıtadayım...

               Mahzun şoförü gözüme kestirmişim.

               Biçareye hayatında duyduğu en tuhaf şeyi soruyorum.

 

              ”Nasılsın, iyi misin?” Kadın küçük dilini yutacak gibi.

              Bir an duruyor. ”İyiyim” diye kekeliyor…

              Otelim ölçülü limanın yamacına yerleşmiş….

              Muhkem bir yaman havalar barınağı gibi.

 

              KIRMIZILI GEYİK

 

              Tromsö’yü dolaşmak niyetindeyim ya.

              Az ve öz tavsiye peşindeyim.

              Otel görevlisi uzun uzun anlatıyor.

              İstisnai güzellikteki kızı dikkatle dinlemedeyim.

 

              Hulasası şu: Bir ana cadde varmış.

              Yaklaşık altmış metre uzunluğunda.

              Her bir şey orada. Mesele budur...

              Beni aydınlatan kız ile karşılıklı soluklanıyoruz.

 

              İkinci fasıl olarak uzun uzun gülümsüyoruz:

              Mesaiden sonra an caddeye çıkacakmış…

              Belli ki pratik bir şehir... Kaybolmak?

              Size verilen adresi bulamamak? Nasıl yani …

 

              Olağanüstü bir inat ile antikacı arıyorum.

              Evet hatırlıyorlar: Dört yıl önce kapanmış.

              Ne yapalım. İşler her zaman dört dörtlük olmaz ki...

              Caddeyi üst üste üç kere arşınlıyorum ya…

 

              Ana Cadde nüfusu esnaf ve eşraf dikkat kesiliyor:

              ”Acaba Oslo’dan gelmiş vergi başmüfettişi olabilir mi?”

              Ahaliyi rahat bırakmaya karar veriyorum: Yazıktır…

              Zaten kültür coğrafyasının müsaade etmeyeceği işler…

 

             ”Skarven” burası şehrin geleneksel mutfağını sunan en iyi lokanta.

             Ana caddenin denize dönen köşesinde.

             Erken mi geldim,derken,kapının önü tıklım tıklım.

             Smorting, biliyorsunuz. Sigara içip, flört edenler.

Skarven
Skarven

 

             İçeri giriyorum. Samimi ve sade bir mekan.

             Kabaca kırk kişilik bir prizmanın içindeyiz.

             Salonu tam saha gören bir masaya yerleşiyorum.

             Hemen yanı başımda beni dikkatle takip eden genç bir çift.

            

             New Yorklular: Ana yemeklerini yeni bitirmişler.

             Mevcudiyet sebebimiz de aynı gibi…

             Ama o  sonra. Tekrar salonu süzmedeyim.

             Ve köşe masa. İşte onları atlamak kabil değil.

 

             Beş kadınMuhtelif yaşlardan. Cıvıl cıvıllar.

             O kadar eğleniyorlar ki. Non stop gülmedeler.

             Bize de sirayet ediyor. Karşılıklı gülüşmeye başlıyoruz.

            Bu kuzey anlattıkları gibi soğuk mu? Kim demiş, hiç bile...

 

             Skarven‘in aşçısı gençten, ödüllü bir zanaatkâr.

            Mahalli mutfağı oya gibi işlemiş. Her şey denizden sanırsınız.

            Değil. Av mahsulleri var. Kırmızı meyveler de sahaya inmiş…

            Meyveler ile hazırlanmış bir geyik için ısrar ediyor. Kabulümdür.

 

 

 

            Son yıllarda yediğim en iyi av yemeği...

            Şarap listesi, yemek sonrası içkileri.

            Skarven iyice başarılı bir lokanta.

            O kadar tadında ki. Ne eksik ne fazla.

 

            Lokantanın denize bakan bir sahanlığı var

            Hemen yayılıp yerleşip puromu yakıyorum.

            Maltım ve yeşil çayım da yanı başımda.

            Denizi yalayan sert rüzgar yüzümü okşuyor.

            Az ötedeki küçükten gemiyi yükleyen tedarikçiler.

            Arı gibiler. Gemi de hiç şimdikiler gibi değil.

            Teknik icaplarla tasarlanmamış. Çok sevimli...

            Bu, geçmiş zaman güzeli bir hanımefendi….

                                                               

            1950'lerden kalma olmalı.

            Yolumuza beraber devam edeceğiz.

            İstikamet: Kuzeyin kuzeyine…

 

              

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!