Ne tuhaf bir haldir?

        Bihaber gibi yaşamak…

        Üstelik de bunu bilmek.

        Ve de tercih etmek…

 

        Almanca bir laf var!

        Komik desem: Belki…

        İyi tarafı şu, anlamı net :

        “Hitzkopf” tercüme zor…

  

        Neden mi?

        Tadı kaçıyor.

        Pratik değil…

        Tarif gerekli.

 

        Tek kelime ile…

        Zayıfça kalıyor.

        Asabi desek:

        Hayır. Noksan.

 

        Kafası çabuk atan!

        Hitzkopf bu demek.

        Bir diğer tercüme?

        Kızmayasınız: ”Türk...”

 

        Demiş bulunuyoruz işte…

        Kuldan ne diye saklayalım.

        Türkler Hitzkopf değil miyiz?

        Kavgaya hazır olma hali…

 

        Bu tarif biz değil mi…

        Konuşmaya kapalı.

        Dinlemeye de kapalı.

        Bilmeye hepten kapalı.

 

        Olmazlanan var mıdır?

        Alın sizlere bir soru:

        Tarihten haberdar mıyız?

        Yaşadığımız şehirden.

 

        Sultanlar…

        Camiler …

        Fütuhat

        Ve harem.

 

        Tutunuz ki…

        Biliyorsunuz?

        Emin değilim!

        Hamaset olmaya.

 

        Dizi falan: Magazin.

        Kulaktan dolma…

        Üstelemeyelim de:

        “Kafanız atmaya!”

 

        Cumhuriyet…

        Ve Osmanlı…

        Bilinmektedir:

        Demiş olalım…

 

        Ya gerisi?

        Yok mu idi.

        Öyle mi sayalım.

        Üstü kalsın mı?

 

        MİRAS HAKKI

 

        Halkımızın çoğu.

        Hitzkopf dedik ya.

        Buyurun deneme:

        Şu Bizans dedikleri…

 

        Üzerinde yaşadığımız.

        Tadını çıkardığımız…

        Keyfini sürdüğümüz.

        Şehrimizin banisidir.

 

        Bakın iyice eminim.

        Adım gibi hem de…

        Kabullenmeyene:

        Üstelemeyesiniz…

 

        İşte tam bu noktayı…

        İyiden meraktayım.

        Size bir miras kalmış.

        Ve demedesiniz ki:

 

        Bu kadar bana fazla…

        Şu kısmını almayayım.

        Nasıl? Yapar mısınız?

        Evet: Yapmaktayız!

 

        Ama durun. Neyse ki:

        Yapmayanımız da var.

        Hele son yirmi yıldır:

        Bilgimiz çoğalmada...

 

        İstanbul Üniversitesi.

        Boğaziçi Üniversitesi.

        Ve de Koç Üniversitesi.

        İlk aklıma gelenler…

 

Şehrimizin eski hali...
Şehrimizin eski hali...

 

       SON BULUNANLAR

 

        Bir de müzeler var.

         Enstitülerimiz var.

         Ve yayınlar başladı.

         Giderek de artıyor.

 

         Çok seviniyorum.

         Bir meraklı olarak:

         Susuzluk bitti de.

         Vahaya ulaştım…

 

         Bakınız size sunmalıyım.

         Toplumsal Tarih Dergisi:

         Tarih Vakfı yayınlamakta.

         308 no'lu Ağustos Sayısı…

 

 

         B uson sayının dosyası.

         Ağırlıklı Konu: “Bizans“

         “Günümüz İstanbul’unda”

          Destekleyiniz ve okuyunuz.

 

          B.K. Bayrı, dosyayı sunmuş.

          “Günümüz İstanbul’unda,

          Bizans’ı Araştırmak!“

          Arkasında tanıdıklar var…

 

          Bizim Arkeoloji Müzesi ekibi:

          Rahmi Asal, M.A. Polat, Y. Tokgöz.

          “Marmaray Kartal İstasyonu

          Arkeolojik Kazıları“

 

          Bitmedi ki: Devamı var.

          G.B. Çelik ve E. Son:

          “İstanbul Kazı Buluntuları

          Bizans’ta Günlük Yaşam”

 

          Bu yazıdan aktarıyorum:

         “Bizans’ta halkın tükettiği yiyecekler içinde

          balık önemli bir yer tutar…”

 

          “Bizans Sofralarında kefal,yağlı balıklar (uskumru gibi)

          palamut, taze ton balığı, sıklıkla yer alır.”

 

          “Barbun, levrek,tırpana tüketilirdi.

            Yengeç, ıstakoz, ahtapot, kalamar ve supya,

            kabuklulardan midye, istiridye, tarak ve

            deniz salyangozu sevilen deniz ürünlerindendi.”

Bizans bronz sikkesi: Bizim şehrin banileri çevreci idi.
Bizans bronz sikkesi: Bizim şehrin banileri çevreci idi.

 

          PİSBOĞAZ İMPARATOR

 

Son Bizans İmparatorlarından birisi var ki.

Tam da kafama göre imiş “Haşmetmeabları…”

Neden mi? Muhteremin bir özelliği çok sevimli…

Boğazına düşkünlüğü ile tanınmakta kendileri!

 

Birisi dedi isek: Orada az durasınız:

Emin olasınız ki o kadar sıradan da değil…

En uzun süre tahtta kalanlardan birisi  I. Manuel.

Manuel I den bir hikaye sunuyorum:

 
“Manuel, başka bir vesileyle günü Blakhernai Sarayı’nda geçirdi.

Akşam geç saatte geri dönerken,

seyyar yiyecek –günlük deyişle “mezeler”- sergileyen

satıcı kadının yanından geçti.

Ansızın sıcak çorbadan içip

lahanadan da bir lokma almayı çekti canı.

Hizmetkarlarından Anzas adlı biri,

beklemelerinin ve açlıklarına gem vurmalarının

daha iyi olacağını söyledi:

Eve vardıklarında bol,

doğru dürüst yiyecek olacaktı.

Ona sert bir bakış fırlatan Manuel,

sinirli sinirli,

canı ne çekerse onu yapacağını söyledi.

Dosdoğru satıcı kadının tuttuğu,

sevdiği çorbayla dolu kaseye gitti.

Öne eğildi, çorbayı açgözlülükle içti

ve yanı sıra bol bol sebze yedi.

Sonra cebinden bronz bir stater çıkarttı

ve adamlarından birine uzattı.

“Bunu benim için bozdur” dedi.

“Bayana iki oboloi’sini ver,

diğer ikisini de bana iade etmeyi unutma!”

 

Nasıl, büyüleyici değil mi?

Bu sahnenin dekoru duruyor?

Olabilir. Ne olur duruyor olsun.

Zenginliğimizi farkında olalım…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!