Zaman nasıl koşuyor: Tam beş buçuk yıl olmuş. İnanılmaz. Sanki ışık hızı…

Gelin şu filmi az geri saralım. İşin başına bakalım. Ardından bugüne döneriz.

İstanbul’da orta halli bir toplantı salonundayız. Masa başında genç ve güzel bir kadın.

Yanı başında da hınzır ve afacan bir enerji küpü. Türk Kahvesini anlatmadalar.

Şimdi duyar gibiyim. Memleket ne halde? Sen üstüne kahve içmedesin!

Hele bir soluklanın: Merve Gürsel başkan, hyper Nuri Çolakoğlu da joker …

“Türk Kahvesi ve Kültürü Araştırmaları Derneği”.

Başkan ile joker arasına da “Devlet Erkanı” oturmuş:

Kültür Bakanlığı’ndan. Konumuz ne mi ola? Arz edelim:

Türk Kahvesinin “UNESCO’nun Kültürel Miras Listesi’ne” kabul olunuşu.

Şunu baştan söyleyelim. Hak yerini bulsun. Bu büyük bir başarı!

Yıllardır iç geçirip heveslendiğimiz bir hedef. Anlatıyorlar.

Gururla, sevinçle. Dile kolay: Uzun ve ince bir yolda sabırla yürümüşler.

STK ve Devlet, kol kola, el ele…

 

MARKAMIZ VAR MI Kİ?

 

Türkiye’nin “küresel ölçekte” kaç markası var?

Hiç düşündünüz mü?

Gelin soralım, nedir bunlar?

Türk Kahvesi, bir .

 

Sonra? Sonrası yok.

Avrupa’da ikinci defa kürsüye çıkarsa…

Şampiyon olursa Galatasaray. Neden?

Çünkü marka demek süreklilik demek!

 

Kahvemiz beş asırdır o koltukta!

Peki, “şu uluslararası marka” zaten elimizde…

“Üstüne yatarız bizim kalır…”

Demiş olsak dediğimiz olur mu?

 

Hayır olmaz: Beş asırlık bile olsa nafile…

Bir markaya bakmak, onu yönetmek gerek!

Bunun yanı sıra bir şey daha var ki asla unutmamalıyız:

“Uluslararası Marka” olmanın, olmazsa olmaz koşulu “evimizdeki mutlak iktidardan” geçiyor!

 

EMİN MİSİNİZ?

 

Türkiye “Türk Kahvesini” yeniden keşfetmeli…

Bakınız: Uzun lafın özü bu…

Öte yandan elbette şu da var:

Bir yandan hasret ile anıyoruz:

Bir yandan da kolay mı diye öteliyoruz…

Eski usul kahve pişirme elimizden kaymakta…

Bırakınız eski usul pişirmeyi; merasimli servise bakalım…

O dahi “az insanın yetişebileceği bir mesai” haline dönüştü.

Makineler tam bu anda devreye girdiler.

Arçelik’in “Telve’si”, üstüne de Arzum’un makineleri…

Artık yanlış Türk Kahvesi yapmak mümkün değil!

Bekleme gerekmiyor, taşma derdi bitti. Daha ne olsun?

Elbette kahve mevzuu sadece nasıl çekildi?

Nasıl pişirildi? Nasıl servis olundudan, ibaret değil!

İmparatorluğun biriktirdiği bir dizi merasim bu işin ayrılmaz parçası

 

AĞIZ TADININ İZİ

 

“Toplumsal Tarih” adlı bir dergi var.

“Tarih Vakfı” tarafından yayınlanıyor: 

“Kahvenin Hatırı” başlığı altında:

 “Türk Kahvesi ve Kahvehaneler” ele alınmış. 

“Osmanlı Kudüs’üne kahvehanelerin girişi:

Yeniliğin muteber hale gelişi”, A. Cohen anlatıyor.

Kültür tarihimizin lezzet dolu bir okuma seansı gibi...

“Merkez eyalet ve yerel birim düzeyinde idare, halkın böyle bir kuruma dönük hevesinin ve ihtiyacının her türlü kısıtlamadan ve hatta dosdoğru yasaklamadan çok daha güçlü olduğunu kavramıştı. Artık 'bir yenilik' diye de söz edilemezdi. İmparatorluğun kentsel merkezlerdeki gibi bu mukaddes kentte de sağlam bir temeli vardı. Yerel yetkililerin derdi yerel ahaliye düzgün hizmetlerin sunulmasını sağlamaktı. Söz konusu loncanın işlerinden bahsin temelindeki sebep budur. Kadı bütün lonca mensuplarına her gün taze kahve tedarikine özen gösterilmesi gerektiğini tembih etmekteydi. Önceki günden kalma hiçbir artık kahve kil kaplarda yeniden ısıtılarak satılmamalıydı; sundukları ürünün kalitesi her şeyden önce gelmeliydi. Bu ancak alıcıya taze kahve satılmasıyla sağlanabilirdi.”

Mutfak Tarihi derken neler çıkıyor ortaya: “Osmanlı” halkın arzusuna set çekmek, ortamı germek yerine; bir nizam, intizam getirmeyi tercih etmiş. “Ne satarsa satsın, ben düzeni kurar vergimi alırım” demek yerine kalitenin peşine düşmüş. Dikkat edin halk sağlığını denetlemekten söz etmiyoruz: Bir adım daha ilerideyiz. Halkın ağız tadının peşinde!

 

KAHVEMİZ  YEGANE MARKAMIZ

 

“Bu yeme içme dünyasının renkleri, köşe bucak zenginliği” var ya…

İnsanı sığ bir milliyetçilikten de sıyırıp alıveriyor...

“En milli tarifimiz” hangisidir? Emin olun çetin sorudur!

Neyi seçerdiniz? Her sefer aynı tercihteyim: “Türk Kahvesi”.

Üstelik biliyorsunuz, Türk Kahvesi dediğimiz , aslında bir “pişirme tarifi”.

Yoksa bizde kahve yok.

Biz buyuz işte” diye vitrine konulabilecek “mal”, aslında tümü ile bize ait değil.

Ama küresel kültür dediğimiz de bu!

Elinize aldığınız yöresel bir ürüne, kendinizden, yaratıcı bir şeyler katıp uluslararası platforma çıkıyorsunuz.

Kabul arıyorsunuz. Bulursanız “varsınız”... Yoksa? Yoksunuz!

 

“Türk Kahvesi” beş asra yakın bir zamandır uluslararası bir kabul görüyor.

Açıkçası “Türk Kahvesiilk uluslararası markamız:

Biz yaratmışız, hem zamana direnmiş, hem de çağrıştırdığı şeyler olumlu.

Keyif, lezzet, sofistikasyon, doğunun gizemi...

Ama artık Türkiye’de bir sürü lokantada “Türk Kahvesi yok.

Bunu kabul etmek mümkün mü?

Ben söyleyeyim: “Hayır değil”.

Gittiğiniz yer size “Türk Kahvesi yok” diyemez!

Diyememeli!

 

BOZUK PARA

 

Dünyanın hiç bir köşesinde ne denli liberal, ne denli “çok renkli, kültürlü” olunursa olunsun…

Hatta hadi abartalım, ne denli gelenek düşmanı azılı bir modernist olunursa olunsun…

O coğrafyanın toplumsal hayatına beş yüz yıldan beri nakşolmuş bir keyfiyeti saf dışı ettiremezler.

Geçende tekrar okuyorum:

R.S. Hattox’un, Princeton Üniversitesi’nde yaptığı bir çalışma.

“Kahve ve Kahvehaneler: Bir Toplumsal İçeceğin Yakındoğu’daki Kökenleri”.

Osmanlı’dan, Türk Kahvesi’nden bahsediyor.

Başında Etiyopya, Yemen ve Arabistan yer alsa da, kahvenin Anadolu Türkleri ve Osmanlı Sarayı ile buluşmasından sonrası tamamen bize ait. Bunda da şaşılacak bir şey yok.

Büyük bir kültürün kahveye de damgasını vurması çok doğal. Osmanlı İmparatorluğu'nun nerede ise o dönem dünyasının en önemli merkezi olduğunu unutmayınız.

Elbette etraftan ithal ettiklerini özümsüyor, yorumluyor ve kendini merakla izleyenlere yaşama biçimi olarak ihraç ediyordu...

Gelelim bugüne. Bizler ne yapıyoruz?

Kuzum söyler misiniz ?

Sizin elinizde uluslararası bir markanız olsa idi :

Bozuk para gibi harcar mısınız?

 

USULÜNE GÖRE

 

Taze kavrulmuş, pudra inceliğinde çekilmiş Türk Kahvesi çekirdeklerini kullanın.

Her porsiyon için bir tepeleme tatlı kaşığı (7-8 gr.) kahveyi, boş ve kuru olan cezvenin içine koyun.

Kahvenin köpüğünün ideal kıvamda olması ve kahvenin yeterince kabarabilmesi için porsiyon miktarına uygun boyutta cezve kullanın.

Arzu edilen miktarda şeker ilave edin. Aşağıdaki ölçüleri kullanın.

Sade– Hiç şeker eklemeyin

Az şekerli– 1 küp (2-3 gr.) şeker

Orta şekerli– 1,5 küp (3-4,5 gr.) şeker

Tatlı / şekerli– 2 küp (4-6 gr.) şeker

Her porsiyon için bir kahve fincanını oda sıcaklığında su ile doldurun ve cezveye ilave edin.

Cezveyi ateşin üzerine yerleştirmeden önce malzemeyi iyice karıştırın. Ateşin üzerine yerleştirdikten sonra kesinlikle karıştırmayın.

Cezveyi düşük ayarda olan ateşin üzerine yerleştirin. ortalama 3 dakikaya denk gelecek şekilde pişirin.

Eşit köpük dağılımı:

İlk kabarma (yaklaşık 80 derece): Kahve köpürmeye başlayacaktır. Köpük cezveden taşmadan önce cezveyi ateşten kaldırın ve köpüğü eşit şekilde fincanlarına dökün. Sonra cezveyi tekrar ateşin üzerine yerleştirin.

İkinci kabarma (yaklaşık 90 derece): Köpük tekrar yükselecektir. Kahve taşmadan önce cezveyi ateşten kaldırın. Birkaç saniye kahvenin dinlenmesine izin verin. Bu aşamayı tekrarlayabilirsiniz. Fakat kahveyi kaynatmamaya özen gösterin. Aksi takdirde kahve acı ve sulu olacaktır.

İlk kabarmada olduğu gibi diğer kabarmalarda köpüğü fincanlara eşit olarak paylaştırın, böylece bütün fincanlarda eşit miktarda kahve bulunacaktır. Servise çıkacak kahvelerin yanında bir bardak su ikram edin.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!