Hele bir “soluklanın”.

           Ve gözünüzü yumun.

           Ve de tahayyül edin.

           Az “tekinsizce” ama.

           

           Ne zarar: Ne yazar...

           “Kafka’nın hikayesi!”

           Sabah uyanmışsınız ve:

           Öte aleme geçmişsiniz?

 

           İskoçya’da birisi var ki...

           Tam da bunu yaşamada!

           İnanılması zor keyfiyet.

           Ama az biraz bekleyesiniz...

 

           Size anlatacağımız:

           Olamazın öyküsü...

           Doğanın sınırları:

           Nerede? Şaşırtıcı!

 

           “Joy Milne” adlı bir kadın.

           Bugün altmışdokuz yaşında.

           Yetişmiş üç çocuk annesi...

           Yirmialtı yıldır hastabakıcı...

 

           Eşine de bakmış.

           Şimdi dul kalmış.

           Sürekli seyahatte:

           Davetten davete...

 

           Oradan oraya.

           Meraklılar bir.

           Tıp Alemi iki.

           Üçüncüler ise:

 

           Şifa peşindekiler.

           Yanlışlık olmaya:

           Şaman falan değil.

           Aman ha, hiç değil.

 

           “Joy Milne Hanım” var ya.

           İnsan değil: Adeta köpek!

           Bir dipnot daha vermeliyiz:

           Fiziken değil ama, aması var...

 

           Joy Hanım’ın “burnu”

           Nasıl söylemeliyiz?

           Çok çok marifetli...

           “Limitlerin üstünde!”

 

           Hem de kat be kat.      

           “Kokluyor” kafi değil.

           Daha doğru tarif şu:

           “Koklayabiliyor da!”

 

           Ne var bunda?

           Demeyesiniz.

           Sakın ha, sakın:

           Açığa düşersiniz.

 

           Zira “Joy Milne”...

           Rastlanmadık...

           Duyulmadık...

           Bir şeyi kokluyor.

 

           Peki ama o ne?

           Uzmanlar var...

           Biliyorsunuz:

           Parfüm yapanlar.

 

           Sonra şarap yapanlar.

           Şarap tadanlar da var.

           Bu kadını ayıran ne ola?

           Biliyorum: Söyleyeceğim:

 

           Bu kadın istisnai bir şeyi koklamada : “Geleceği!“

 Joy Milne eşi Leslie ile birlikte...
Joy Milne eşi Leslie ile birlikte...

 

 

          MİSK KOKUSU

 

           Bakın şunu farkındayım.

           Tahmin ediyorum ki:

           “Nutkunuz tutulmuştur.”

           Şaşırmadım, benim ki de.

 

           Joy Milne Hanım bir fenomen...

           Olmuş durumda: Sosyal Medya?

           Canım geçiniz bunları. Onlar hikaye.

           Joy artık Tıp Alemi’nin konusu.

 

           Doktorlar, hatta Akademisyenler...

           Kadının peşindeler: Nasıl oluyor?

           Ve daha önemli bir soru daha var:

           Bu fenomen olgu ile ne yapılabilinir?

 

           Gelin şu filmi başa saralım.

           Joy’un hikayesinin başına...

           Bir kere şu var: Elde bir!

           Joy her daim hassas bir burun...

 

           Yani bu hikaye bu gün başlamadı.

           Öyle bir gün içinde olmuş da değil...

           Dün başlamış: O da değil. Doğuştan...

           Joy Milne gayet iyi hatırlamakta ...

 

           Sevgilisi ile çıkmaya başladığı zamanlar...

           Leslie fevkalade yakışıklı ve de yapılı bir oğlan...

           Üstüne şehrin su topu da takımının kaptanı...

           Bizim kız henüz onaltı, oğlan da onyedi yaşında.

 

           “Dundee Kenti’nde” okulda tanışmışlar.

           Tay Nehri’nin Kuzey Denizi’ne aktığı yer...

           Birlikte Law Hill’e çıkıyorlar: İrtifa 170 metre .

           Joy daha o zaman her kokuyu alıyor ve biliyor.

 

           Kafası adeta bir kütüphane.

           Kokluyor, nefes alıyor ve de:

           Kartoteks’ten çıkarıveriyor.

           Bu koku var ya: “İşte şudur!”

 

           Sonrası bilindik bir eski zaman hikayesi.

           Sevgililer evleniyorlar. Çok da mutlular.

           Oğlan başarılı bir anestezi uzmanı doktor.

           Dundee Kent Hastahanesi’nin başhekimi.

 

           Kızımız da “hastabakıcı.”

           Ve o zamandan hatırında:

           Oğlan’ın vücut kokusunu...

           Maskülen bir misk kokusu.

 

           Kızımız da bu kokuyu seviyor.

           Aradan yıllar yıllar geçiyor.

           Ne yazık ki senaryo kırılacak:

           Akşam doktor eve dönüyor...

 

           Joy kocasını karşılıyor.

           Kucaklıyor ve şaşırıyor.

           Doktor kokmaktadır...

           Ergen yaşlarındaki gibi.

 

           Yoğun bir misk kokusu.

           Sene daha 1981 senesidir.

           Bu kokuyu not almalıyız.

           Şudur budur, kırkbeş olunur.

 

           Doktor’un eli titremektedir.

           Joy zorla onu doktora celbeder.

           Teşhis Parkinson’dur. Tatsız.

           Tedavisi olamayan eski hastalık.

 

Geleceği koklayabilen kadın Joy Milne...
Geleceği koklayabilen kadın Joy Milne...

 

           Antik Mısır’dan beri bilinmekte.

           Ama isminin konuluşu daha yeni.

           İngiliz James Parkinson isim babası.

           Kaslar üzerinde hakimiyetin azalışı...

 

           Bizim kızın sevgilisi gitmektdir.

           Ailesinin kucağında, sona doğru.

           Joy acı günlerden şunu hatırlıyor.

           Sevdiği o koku gün be gün artmıştır.

 

          Ve de nokta...

          O koku var ya.

          Neyin kokusudur ?

          “Parkinson’un!“

 

         Aradan geçen zaman içinde.

         Üniversiteler şunu yaparlar:

         Test üzerine test. Deneyler .

         Sıkı durun. Sonuç pozitifdir!

 

         Joy Milne gelmekte olan hastalığı koklayabilmektedir...

 

         ECEL VAKTİ

 

        Joy Milne Hanım’ımızı unutmayın.

        Esasen unutulacak gibi de değil.

        Demem şu: Dosyayı kenara alalım.

        Üzerinize afiyet başka bir soru var.

 

        İvan Krastev’i duydunuz mu?

        Kendisi komşumuz olurlar...

        Daldan dala atlayan bir feylesof.

        Henüz orta yaşlarında. Çok gözde.

 

 

        Yepyeni bir kitabı daha var.

        ”Bilanço: Sönmekte olan ışık “

        Stephen Holmes ile birlikte.

        Mutlaka okumanızı öneririm...

 

        Kitap şu sahne ile başlıyor...

        Vakit: 2016 senesi Kasım Ayı.

        Donald Trump seçilmiştir.

        Obama son günlerindedir.

 

        Ve de “son resmi gezisi’nde.”

        Lima’da havaalanına doğru...

        Elinde New York Times vardır.

        Hakkında yazılmış yorum...

 

        Başkan’ı suçlayan seçkin gazete:

        Şu soruyu yöneltmektedir.

        “Kozmopolit Küreselcilik var ya.

        Kitlelere mal olabilmiş midir ?”

 

        Obama durgun, mütereddit...

        Kendi kendini sorgulayacaktır:

        “İyi de, şayet yanıldı isek? “

        Krastev için bu sonun başıdır.

 

        Amerika Birleşik Devletleri...

        Ve de “Batı” değişmektedirler.

        Bizim komşu feylesof konuşur:

        Batı yani Avrupa zaten ölmüştür.

 

        Avrupa için söylenecek nedir?

        Duvarları yüksek bir manastır.

        Yegane derdi mevcudu korumaktır...

        Bir de iç çürüme ve döğüşü öteleme.

 

        Ya “Amerika Birleşik Devletleri”?

        Artık dünya polisi olmak istemiyor.

        Özgürlüğün taşıyıcısı olmak, geçiniz.

        Pekala “America First” ne demektir?

 

        İvan Krastev bunu da anlatıyor:

        “Bundan böyle ne mi yapacağız.

        Sadece kendimiz ile ilgileneceğiz.

        Ya sizler mi? Ne yaparsanız yapın!”

 

İvan Krastev
İvan Krastev

 

        Krastev hem komşuda...

        Hem de Viyana’da hoca.

        Şayet bir gün karşılaşırsak

        Kendisine şunu soracağım

 

       Bizim “geleceği koklayabilen Joy Milne” var ya:

       “Vakt-i merhunu” haber etse idi, çare bulunur mu idi...

          

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!