Avrupa Birliği’nin 400 milyon seçmeni 23-26 Mayıs arasında Avrupa Parlamentosu’nun önümüzdeki beş yıllık siyaset iklimini belirleyecek. Katılımın genelde düşük olduğu AP seçimlerinde, kutuplaşmış sağ popülist parti taraftarlarının sandığa daha fazla rağbet etmesi bekleniyor. Ancak şöyle de bir tablo var:

AP birimi Eurobarometer’in son anketine göre halkın AB’ye desteği artmış durumda. 28 ülkeden 27 bin kişiyle yapılan ankette yüzde 68’lik kesim “AB’nin kendi ülkesi için yararlı olduğunu” düşünüyor ki, 1983’ten beri kaydedilen en yüksek oran. Yüzde 66 ülkesinin AB’de kalmasını, yüzde 17 çıkmasını istiyor; yüzde 17 de kararsız. Halkın kaygılarına gelince; yüzde 50 ile göç birinci sırada, ardından ekonomi (% 47), genç işsizliği (% 47) ve terörle mücadele (% 44) geliyor.

19 Mayıs'ta milliyetçi akımlara karşı "Hepimiz için bir Avrupa" gösterilerine AB çapında on binlerce kişi katıldı.

Ankette çıkan değerler ile siyaset sahnesindeki tablo bir paradoksa işaret ediyor. Halkın AB desteği yükseliyor, ancak göçmen düşmanlığı ve İslamofobi üzerinden milliyetçiliğe oynayıp Avrupa ortaklığı fikrine karşı konumlanan sağ popülist partilere halk desteği de yükseliyor. Göçmenlerin seçmen nezdinde öncelikli mesele olması bu desteği açıklasa da tablo çelişkili.

İNGİLİZ MERKEZİ SAVRULUYOR

Brexit sancılarıyla kıvranan İngiltere’de ise paradoks tavan yapıyor. Normalde 29 Mart itibariyle İngiltere’nin AB’den çıkmış olması gerekiyordu, ancak Başbakan Theresa May Brexit anlaşmasını parlamentoya kabul ettiremediği ve AB’den çıkamadıkları için 23 Mayıs günü, AP’ye gönderecekleri vekilleri seçmek üzere sandığa gidiyorlar. İşin absürd yanı, AB’den kopuşun en ateşli savunucusu Nigel Farage’ın geçen ay kurduğu Brexit partisi anketlerde önde görünüyor. Çünkü Brexit yanlısı seçmen, referandumdan çıkan yüzde 51.9’luk halk iradesine saygı gösterilmediğini düşünüyor; “Patron Farage olsun, çıkmazı Avrupa’da çözsün” diyor. Farage’ın AP seçiminde başarısı halinde “anlaşmasız çıkışı” savunan yeni bir başbakanla 31 Ekim’e kadar Brexit’in sağlanabileceği konuşuluyor. Boris Johnson da hazırda beklediğinin işaretini vermiş bulunuyor. Johnson’ın kız kardeşi Rachel Johnson’ın AP adayı olduğu, yeni kurulan diğer parti “Change UK” ise ikinci bir referandum yapılmasını savunuyor, fakat desteği yüzde 5’te kalıyor.

Brexit partisi lideri Nigel Farage, Newcastle'daki seçim çalışmasında milkshake'li saldırıya uğradı. 

İngiltere’nin iki büyük merkez partisini ise büyük savrulma bekliyor. May’in günleri sayılı, Muhafazakar Parti’nin siyaset sahnesindeki günleri de sayılı gibi. Anketler, iktidar partisini yüzde 9 kadar oy oranıyla beşinci durumda gösteriyor. Brexit’in ikiye böldüğü İşçi Partisi de sallantıda. Ülkenin AB’de kalmasını savunan Liberal Demokratların ardından üçüncü durumda. Yeşiller dördüncü pozisyonda. Siyasi tabloyu tersine çevireceği için AP seçiminin en kritik duraklarından biri İngiltere. Avam Kamarası’nda Brexit’le ilgili hiçbir karar için çoğunluk yok. Böyle bir tıkanma ortamında parlamento işlevini yitirdiği için normalde erken seçime gidilmesi gerekir. Ancak ne Muhafazakarlar ne de İşçi Partisi böyle bir riski göze alabiliyor.

RUSYA’NIN TRUVA ATLARI MI?

Nigel Farage’ı milletvekili bile olmadığı halde İngiltere’nin en önemli politikacısı haline getiren Avrupa karşıtı rüzgar, İtalya Lig partisi lideri ve Başbakan Yardımcısı  Matteo Salvini’yi – bütün bileşenler aynı fikirde olmasa da - sağ popülist dalganın Avrupa önderi yaptı. Birleşik bir cephe halinde haftalardır seçim kampanyası yürüten aşırı sağın liderleri, Marine Le Pen’den Geert Wilders’e tamamı, geçen cumartesi günü Milano’da ortak mitingle gövde gösterisi yaptılar. Hep bir ağızdan Avrupa Birliği’ne, göçmenlere ve İslama veryansın edip, milliyetçiliğin yükseldiği yeni bir şafağı muştuladılar! Bir ağızdan derken, dilleri farklıydı tabii. Dom meydanında toplanan kitleye Le Pen Fransızca hitap etti; diğerleri ise İngilizce. Sonunda Milanolu vatandaş bunaldı; “İtalyanca konuş” diye sloganlar atıldı.

Geert Wilders, Matteo Salvini, Marine Le Pen ve diğer sağ popülist liderler 18 Mayıs Milano'da toplu gövde gösterisi yaptı.

Merkez partilerin liderleri, örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Macron “Bize daha fazla Avrupa lazım” diyerek seçmeni ısıtmaya çalışırken, sağ popülist partiler önümüzdeki seçimi halkın Avrupa fikrinden ne kadar soğuduğu konusunda test alanı olarak görüyor ve Brüksel’e güçlü bir şekilde yerleşmek istiyor. 751 sandalyeli Avrupa Parlamentosu’nda pastadan büyük bir pay almaları beklenmese de ilk kez güçlü bir şekilde temsil edilecekleri kesin. Anketlere göre 180 sandalye almaları olası ki, bu da bazı yasalarla ticaret anlaşmalarını ve AB bütçesini bloke edip karışıklık yaratmaları için yeterli olabilir. Ancak bir teselli var; popülistlerin her konuda anlaşması da o kadar kolay değil.

Avrupa Parlamentosu’nun kapılarını zorlayan aşırı sağ cephenin Rusya-severliği de Putin’in Avrupa’yı bölme çabasının muhtemel ürünü olarak şüphe uyandırıyor. Sağ popülist partilerin Rusya bağlantısı nicedir biliniyor. Salvini’nin Putin’e övgüler yağdırdığı, hatta bir AP toplantısında Putin tişörtü giydiği malûm; sıkı bir Rusya destekçisi olan Le Pen’in partisi de Rus devlet bankasından kredi almıştı. Ayrıca özellikle merkez partilerle ilgili sosyal medyadan yayılan dezenformasyonda da Rus parmağı bulunduğu iddia ediliyor. 2016 ABD seçimlerindeki Rusya etkisi, Avrupa seçimine yönelik kuşkuları körüklüyor.

Facebook, özellikle İtalya’da aşırı sağı destekleyen yalan haberler yüzünden “Fakebook” diye anılmaya başlayınca çok sayıda hesabı kapattı. Yanlış içeriği ayıklamak için de “Seçim Operasyon Merkezi” oluşturuldu.

VİYANA’DAKİ SKANDAL NASIL ETKİLER?

Hele Avusturya’da patlak veren skandal Rusya’nın varlığını iyice görünür kıldı. Aşırı sağdaki Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) lideri Heinz-Christian Strache’nin seçim desteği karşılığı bir Rus oligarkın yeğeni olan aracıya devlet ihalesi sözü verdiği gizli çekilmiş bir videonun ortaya çıkması, ilişkileri de gün ışığına çıkardı. Strache’nin tez istifasıyla koalisyon hükümeti çöktü, eylül ayı için erken seçim kararı alındı. Bu ortamda, Milano’daki gövde gösterisinde FPÖ yoktu. Strache’ye övgüleriyle bilinen Le Pen de skandalla ilgili soruya “Avusturya’nın iç işi” yanıtını verdi.

Skandalın Viyana’da seçim sonuçlarına nasıl etki edeceği şu an kestirilemiyor. Şimdi Avusturya şu iki meseleyi tartışıyor: İki yıl önce Ibiza’da çekilen o altı saatlik videonun Strache’ye tuzak olduğu ve Rus oligarkın yeğeni denilen kadının yem olarak kullanıldığı kesin, peki kim kurdu tuzağı? İsrailli bir kampanya görevlisinin adı şüpheli olarak geçiyor. Bir iddiaya göre, videoyu ortaya çıkaran Der Spiegel, 24 Temmuz 2017’deki o buluşmayı önceden haber almıştı.

Avusturyalı Heinz-Christian Strache ve Macaristan Lideri Viktor Orban sıkı dost olarak biliniyor.

Avusturya’daki ikinci tartışma ise skandalın medya boyutuyla ilgili. Videoda Rus oligarkın yeğeni olan kadın, Avusturya’nın en etkili gazetesi Kronen-Zeitung’un yüzde 50’sini alıp FPÖ çizgisine çekebileceklerini söylüyor. Strache ise Avusturyalı işadamı Heinrich Pecina’nın adını verip, “(Macaristan lideri) Viktor Orban için bütün medyayı satın alıp hizaya getirdi” diyerek Macaristan benzeri bir medya iklimi istediğini söylüyor.

Gerçi Strache abartıyor, Pecina bütün Macar medyasını toplamadı. Ancak ülkenin sol eğilimli en etkin muhalif gazetesi olan “Népszabadság”ı 2014’te satın alıp hiçbir editoryal müdahalesi olmayacağına söz verdi; iddiaya göre Orban’a da ailesine dair yayın olmayacağını garanti etti. 2016’da da ekonomik gerekçeleri göstererek gazeteyi kapattı.

Avusturya’daki skandalın medya boyutu Macaristan’a da uzandığı için doğal olarak Orban cihetinden bir açıklama beklendi. Ancak basın sözcüsü “Bu Avusturya’nın iç işidir. Yorum yok” demekle yetindi.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!