Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Milan Kundera “İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” der. Dünyada Myanmar’daki Rohingya Müslümanları kadar büyük zulüm gören başka bir etnik azınlık yok, ancak onlar için verilen bir savaş da yok. Soykırımın cenderesinde unutuluşa mahkum oldular.

Rakhine eyaletinde köyleri ateşe verilerek katliam ve tecavüze uğrayan Rohingya halkına karşı insanlık suçu üç yıl önce Ağustos 2017’de başladı. Rohingya militanlarının karakollara saldırıları sonrası harekete geçen ordu binlerce sivili öldürdü; Budist siviller de katliama katıldı. 750 bin Rohingyalı Müslüman canını kurtarmak için Bangladeş’e sığındı, kamplarda sefil bir hayata sürüklendi. Üç yıldır süren mezalim sonucu Myanmar’dan hunharca “temizlenen” insan sayısı bir milyonu buldu; yarısı çocuk. Yaşam savaşı verirken kimi Endonezya’nın Aceh bölgesine, kimi Hindistan’a savruldu. Rohingya davası Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götürüldü ve geçen ocak ayında Myanmar yönetiminin Rohingya halkını “olası” soykırımdan korumak üzere acil önlemler almasına hükmedildi.

O davada insanlık adına büyük bir utanç yaşandı. Askeri cunta altında 20 yılını hapis ve ev hapsinde geçirirken Nobel Barış Ödülü alan, bugünün muktediri Aung San Suu Kyi, mahkemedeki ifadesinde Rohingyalılara kitle katliamı uygulanmadığını iddia etti. Myanmar yönetimi, hükmü reddetti.

Sığınmacı Rohingya Müslümanları Endonezya'da

UCM “olası soykırımı önleme” hükmü verdi, ancak aslında Rohingya Müslümanlarına uygulanan mezalim, “soykırım” tanımına birebir oturuyor. BM’ye göre “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütünü ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle grup üyelerinin öldürülmesi, bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi, yaşam koşullarının fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması, doğumları engelleyen yöntemlerin uygulanması ve çocukların zorla ayrılması” soykırım suçudur.

Bu insanlık suçunu “soykırım” diye nitelemek Rohingyalılara eve dönüş yolunu açmasa da, en azından unutuluşa karşı savaşın bir parçası olabilir.

BEŞ YIL SONRA DAHA ADALETSİZ BİR SEÇİM

Beş yıl önceki umutlu havayı unutmadık; 2015 seçimleri demokrasi adına zafer olarak görülmüştü. Askeri cuntanın meclis üyeliklerinin yüzde 25’ini kendine ayırdığı ve Rohingya azınlığını oy vermekten men ettiği o seçimde, Aung San Suu Kyi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği partisi (NLD), yüzde 86’lık oy oranıyla hükümeti kurmayı başarmıştı. Nobel Barış Ödüllü bir liderin önderliğinde demokrasi ve insan hakları kucaklanacaktı.

Oysa beş yıl içinde etnik azınlıkların hak ve özgürlükleri daha da sınırlandı. Öyle ki, 8 Kasım’da yapılacak genel ve yerel seçimlerde 1.6 milyon kişi oy kullanmaktan men edildi. Kaçış sonrası geride kalan 600 bin Rohingya Müslümanı, vatandaşlık verilmediği için seçme ve seçilme hakkına sahip değil. Çünkü 1982 tarihli yasaya göre vatandaşlık için anne ve babalarının da Myanmar vatandaşı olduğunu kanıtlamaları gerekiyor. Kuşaklardır orada yaşadıkları halde bunu belgeleyemiyorlar.

İnsan Hakları İzleme örgütü (Human Rights Watch) bu seçimin, demokratik ilkeler bakımından beş yıl öncekinin de gerisinde kaldığını söylüyor; askeri cunta döneminden daha az şeffaf, daha az adil ve kısıtlı bir seçim söz konusu. Anayasada değişiklik olmadığı için askerin meclisteki yüzde 25’lik payı halen geçerli. 57 milyonluk nüfusun yüzde 88’i Budist; Çinli ve Hinduların da dahil olduğu 135 etnik grup var. Bu grupların yaşadığı yedi eyaletin 57 bölgesinde silahlı etnik gruplara karşı askeri operasyonlar bahanesiyle seçim yasak.

Aung Sna Suu Kyi, erken oy kullanmak üzere sandık başına gitti

İktidardaki NLD’ye rakip partilerin medya erişimi sınırlı. Siyasi partiler ancak tek parti yönetimini eleştirmedikleri, geçim sıkıntısını dile getirmedikleri takdirde devlet TV’sinden halka seslenebiliyor, o da bir seferle sınırlı. Birçok partinin propaganda yayını bu nedenle iptal edildi. 2015 seçimlerinde böyle bir sansür söz konusu değildi. Rohingya militanları ile Budist Arakan Ordusu arasında çatışmaların sürdüğü Rakhine eyaleti ile diğer bazı sakıncalı bölgelerde internet geçen yıldan beri kesik. Etnik grupların web siteleri de bloke.

İktidar pandemi yasaklarını da kendi çıkarına kullandı. Belirli bölgelerde adaylar sokağa çıkma kısıtı nedeniyle kampanya yapamadı; gazetecilik “zorunlu olmayan görev” kabul edildiği için medyaya seyahat yasağı geldi, iktidar yanlısı gazeteler dışındaki yayın organları baskıyı durdurdu. Human Rights Watch örgütüne göre yıllarca askeri cunta baskısı altında mücadele veren Ulusal Demokrasi Birliği daha sert bir baskı rejimini kurdu. Demokrasi talebiyle eylem yapan, etnik çatışmaların sona ermesi ve internet yasaklarının kaldırılması için bildiri dağıtanlar hapse atıldı.

Pandemide de kaçış sürüyor. Bangladeş'te açlıktan ölmek üzereyken denizden kurtarılan sığınmacılar

Rohingya Müslümanlarının çoğu 2015 seçimi sonrası vatandaşlık yasasının değişmesini bekliyordu, bütün umutlar Aung San Suu Kyi’ye bağlanmıştı. Gerçi meclisin yüzde 25’i orduda olduğu için Suu Kyi’nin anayasayı değiştirme imkanı yoktu, hatta iki oğlunun İngiltere vatandaşlığı nedeniyle kendisi de devlet başkanı olamamış “devlet danışmanı” sıfatıyla ülkenin fiili lideri olarak iş başına gelmişti. Fakat Suu Kyi azınlıkların hak mücadelesini desteklemek yerine ordunun insan kıyımını destekledi. Nobel Barış Ödülü’nün geri alınması tepkileri yükseldi. Fakat Norveç Komitesi reddetti; ödülün geçmişteki mücadeleye verildiğini, geri alınmasının söz konusu olmadığını açıkladı.

Rohingya Müslümanlarının uğradığı soykırım kadar, Aung San Suu Kyi’nin büyük bir hayal kırıklığı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00