Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, bu hafta Londra’da yapılacak zirve öncesinde NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği açıklamasının zorunlu bir erken uyarı çağrısı olduğunu ileri sürdü.

Sözlerinden pişman olmadığı görülen Macron “Avrupa barışı, orta menzilli nükleer füze anlaşmasının durumu, Rusya ile ilişkiler, Türkiye meselesi. Düşman kim? Bu sorunlar çözümsüz kaldığı sürece maliyet ve sorumluluk paylaşımı ya da şunu bunu müzakere etmeyelim diye düşünüyorum,” şeklinde yorumunu sürdürdü.

Peki, Macron NATO’ya rağmen mi bu açıklamaları yapıyordu? Aklında neler var, gelin birlikte göz atalım…

Aslında genel olarak mevzu ABD’nin NATO içerisindeki rolü ile ilgili. Amerika’nın Avrupa’yı gelecekte de korumaya devam edip etmeyeceği konusundaki muğlaklık, nükleer caydırıcılıkla ilgili yeni bir tartışmayı tetikliyor. Bu durum, Fransa dışında Almanya ve diğer AB ülkelerinin ilgi duyması halinde, Fransa’nın Avrupa’daki komşularını ve ortaklarını koruma konusundaki rolünü arttırmayı öngörüyor.

Macron, Avrupa’nın yeni bir Avrupai caydırıcılık mekanizmasını konuşmak için zemin oluşturulmaya çalışılıyor.

Özellikle Rusya'nın yeni stratejik saldırganlığı nedeniyle, ABD nükleer garantisinin güvenirliğine dair şüpheler Trump yönetiminde yoğunlaştı.

Zira ABD, 1987 yılında Sovyetler Birliği'yle imzaladığı ve bu ülkenin dağılması sonrası Rusya'nın taraf olduğu Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması'ndan (INF) geçtiğimiz aylarda resmen çekildi.

Almanya ve Fransa bu konuda endişeli. Bununla bağlantılı olan ancak ayrı olarak yürütülen bir diğer tartışma ise AB’nin 20 yıl önce başlattığı ve yavaş ilerleme kaydettiği, Avrupa'nın kendi savunma kimliğini geliştirmesinin gerekip gerekmediği tartışması.

Yani artık nükleer silahların Avrupa’yı korumadaki rolünün yeniden düşünülmesine zemin hazırlayacak bir süreç için her iki ülke kolları sıvamış durumda.

Avrupa’da siyasi kulisler son dönemde çok hareketli. İnanılmaz teorileri gündemde.

NATO’YU İTİBARSIZLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYOR

Almanya’nın 1954, 1969 ve 1990 yıllarında üç kez beyan ettiği gibi, Alman siyasetinin ana akımında ulusal bir nükleer silah programına ihtiyaç duyulmuyor. Yani "özel nükleer yol" olmayacak. Hal böyle olunca Fransa maliyeti karşılığında Avrupa’nın korumacılığını üstlenmek istiyor.

Macron’un hayallerine karşın, yakın bir gelecekte AB tarafından kontrol edilen ortak bir nükleer güç olmayacak. Kıta’da bir Avrupa federal devletinin kurulmasına neredeyse hiç ilgi duyulmuyor ve Fransa'nın kendi nükleer kapasitesini böylesi bir devlete devretmeye hiç niyeti yok.

Tam da bu nokta Macron’un neden sesini bu kadar çok çıkıyor, anlamak zor değil. Kontrolün ve son söz yetkisinin kendisinde olduğu yeni bir Avrupa güvenlik sistemi için NATO’yu itibarsızlaştırma politikası…

Bunu da Almanya’yı arkasına alarak yapmaya çalışıyor.

Almanya-Fransa’nın bu yıl imzaladığı Aachen Dostluk Antlaşması'nda, iki ülke güvenlik çıkarlarının “ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğu” taahhüdünde bulunarak bir saldırı durumunda "birbirlerine her türlü yardım ve destek" sözü verdiler.

Fransız yetkililer bu sözün nükleer silahları içerdiğini açıkça belirtti. Lizbon Antlaşması’nın 42’nci maddesi de nükleer silahların dahil olduğu bir güvenlik garantisi içeriyor. Almanlar sessiz kalmayı tercih ediyor.

Bu bağlamda Fransa iki seçenek ile yola çıkabilir.

Birincisi, sürece ilgi duyan Avrupa ülkeleri, AB çerçevesinin dışında caydırıcılık sorunları üzerine diyalog başlatabilir. Brüksel'deki nükleer meseleleri tartışmak, AB içindeki nükleer silahlar hakkındaki geniş görüş yelpazesi göz önüne alındığında zor olduğundan, bunun bir yolu, Avrupa Müdahale Girişimi'ne benzer nükleer odaklı bir forum oluşturmak olabilir.

İşte Macron’un yolunu yapmaya çalıştığı tam da bu…

İkincisi, Fransa ulusal caydırıcılığı için Avrupa adına daha güçlü bir rol üstlendiğini açıklayabilir. Bu Avrupalı NATO ortakları için ilaveten bir koruma takviyesi ve Finlandiya gibi NATO’da olmayan AB üyeleri için yeni bir koruma anlamına gelir.

Ayrıca Fransa, nükleer silah kullanımının Avrupa savunmasında dikkate alınacağı durumlarda Avrupa ortaklarına danışacağını beyan etmek zorunda kalacaktır. Bu durum NATO dışında Fransa’nın başat güç haline geldiği yeni bir güvenlik konseptine zemin hazırlığına dönüşebilir.

MACRON HER SENARYODA BÜYÜK OYNAMAK İSTİYOR

Peki ya transatlantik ilişkilerde önemli bir değişiklik olursa ne olacak? Böyle bir gelişme, Avrupa’nın caydırıcılığının daha gerçekçi senaryolarını da etkileyecektir: Mesela, ABD’nin NATO’dan tamamen çekilmesi bir yana, Avrupa’dan Amerikan nükleer silahlarının tek taraflı geri çekilmesi ya da Türkiye gibi bir üye devletin tek taraflı olarak nükleer üs ve nükleer katılım anlaşmasını iptal etmesi gibi.

Bu gibi senaryolarda Fransa daha büyük ve daha görünür bir rol almak isteyecektir. Yani Macron buna zemin hazırlamak üzere NATO karşıtı söylemlerle akılları karıştırıyor. Bu seçenekler içinde şartları zorluyor.

Macron’un kafasında ayrıca kendi hava kuvvetlerinin bazı güçlerini diğer ülkelerin üslerine yerleştirmek gibi bir plan da var. Avrupalı bombardıman uçaklarının Fransız nükleer silahlarıyla donatılabileceği gibi konular gündemde. Henüz çalışılan bir taslak olsa da Macron bunları kafasında kurguluyor.

Elbette Avrupa Almanya ve Fransa’dan ibaret değil. İngiltere ne yapacak sorusu önemli. Brexit’ten sonra Londra, güvenlik konularında Avrupa karşısında güvenilirliğini kanıtlamak isteyebilir. Nükleer caydırıcılık konusu resmen AB çerçevesi dışında tartışılırsa, İngilizler de katılabilir. Bu, NATO’nun nükleer aranjmanının bir tür Avrupalılaşması ve kıtanın “nükleer özerklikten nükleer egemenliğe” geçtiği anlamına gelecektir.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!