Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bir Fatih Sultan Mehmet Vakfiyesi’dir gidiyor günlerdir.

Zannedersin herkes okuyup hatmetmiş de ahkam kesiyor.

Bana gelen maillere falan bakınca da durum bu.

Adını yazmaktan aciz, Türkçe’yi doğru düzgün konuşamayan adam “Ben okudum sen okudun mu?” diyor.

“Nah okudun.”

Ulan ahmak, Twitter’daki 140 karakteri zor okuyorsun Sultan Mehmet’in vakfiyesini mi okudun!

Benim yazdığımı anlamıyorsun, okuyup da onu mu anlayacaksın!

Bakın bilmeden ahkam kesen cühela takımı.

Fatih’in vasiyeti diyebileceğimiz vakfiyesi sadece Ayasofya ile ilgili değildir.

Osmanlı’nın bu en büyük Sultanı, Türk tarihinin en övünülesi iki büyük adamından biri, birincisi tüm malvarlığını vakfiyesinde zikretmiş, neredeyse İstanbul’da değer verdiği her bir eser için vasiyetinde bir pay, bir gelir kalemi ayırmıştır.

Büyüklüğü itibarıyla elbette aslan payı Ayasofya’nındır.

Fatih Sultan’ın gayesi, fetih öncesi ve sırasında bitap düşmüş, boşalmış, içinde yaşayanı kalmamış ve bitik bir kenti yeniden canlandırmak, eserlerle ve nüfusla ihya etmektir..

Kendi bile fetihten sonraki bir kaç yıl İstanbul’da ikamet etmemiş ama bu süre boyunca kenti zorla da olsa iskan etmeye çalışmıştır.

Üstelik de sadece Müslümanlarla değil, Hristiyan tebaa ile de kenti doldurmuş, kenti terk etmiş gayrimüslimler de Fatih Sultan Mehmet’in yarattığı barış ve hoşgörü ortamından sonra kente dönmüş ve yerleşmişlerdi.

Fatih’in bir şeyini örnek alacaksanız, bu hoşgörüsünü, bu büyüklüğünü, dönemine göre çok önde olan özgürlük anlayışını alın.

İlme ve bilgiye verdiği değeri alın.

Çevresini yalakalarla değil, ilim ve bilim adamları ile doldurmasını alın.

İlle de her şeyi Fatih Kanunnamesi denilen 600 yıllık yasaya göre yapacaksanız, korkarım ki yarın “Ve her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizam-ı Alem için katl eylemek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar” demeye de başlarsınız belki.

Belki bilir belki bilmezsiniz, Fatih Kanunnamesi’nin bu maddesini uygulamadan kaldıran da Osmanlı olmuştur.

Yok eğer kaldırmasalardı ne olurdu biliyor musunuz?

Çok sevdiğiniz Abdülhamit Han, Sultan V. Murat tahta geçtiği gün öldürülmüş olurdu.

NOT: Fatih Sultan Mehmet Vakfiyesi üzerine Serhat Açıkgöz’ün yaptığı çok ciddi bir çalışmayı eke koyuyorum. Merak edeniniz var ise okur.

Serhat Açıkgöz’ün Fatih Sultan Mehmet Vakfiyesi çalışması

İstanbul’da çocuklara süt dağıtan İBB görevlilerine saldırılmış.

Çalışanlar dövülmüş.

Bunun birkaç ay önce, karantina döneminde zorda kalan yaşlılara yardım dağıtan VEFA Vakfı görevlilerine yapılan saldırıdan zerre farkı yoktur.

O saldırıyı yapanlar PKK’lıydı.

Bunlar da en az onlar kadar PKK’lıdır.

Onlara gösterilen tepki kadar, bu saldırganlara da tepki gösterilmelidir.

Başlıkta okuduğunuz bu cümle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ait.

Ve söylenmesinin üzerinden geçen yüzyıla yakın zamanda öneminden hiç bir şey yitirmiş değil.

Zaten bazılarının Atatürk’e sövmelerinin temel nedeni de bu.

Bir zamanlar Dünya’yı titreten bir Cihan devleti iken, 20. Yüzyılın başında diz çökertilmiş bir imparatorluğu yeniden bir millet haline getirmiş ve bir Dünya devleti olma potansiyeline sahip olduğunu o millete göstermiş olması.

Akla ve bilime inanan, gelişmenin lafta değil bilimle ve icraatla olacağını bilen Atatürk’ün tarım alanında yaptığı en önemli hamlelerden biri de hiç kuşkusuz kurduğu “Tarımsal Araştırma Enstitüleri” dir.

TÜRK TARIMININ LOKOMOTİFLERİ

Bu enstitülerin önemini bugün T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı ve Tarım İş Sendikası da görmüş olduğu için bir süre önce “Türk Tarımının Lokomotifi Araştırma Enstitülerinin Önemi” başlıkla bir yayın çıkardılar.

Bu enstitülerin büyük bölümünün temeli, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk tarafından atıldı.

Bugün sayıları 48’i bulan bu enstitüler, üç ayrı tip altında toplanıyor.

1. Merkez Araştırma Enstitüleri . Sayıları 12.

2. Bölgesel Araştırma Enstitüleri. Sayıları 10.

3. Konu Araştırma Enstitüleri.

Konu araştırma enstitülerin 20’si Bitki Islahı ve Agro Araştırma Enstitüsü, 3’ü Bitki Sağlığı Enstitüsü ve 6’si Zooteknik Araştırma Enstitüsü.

YALOVA İYİ ÖRNEK

Tamamını teker teker burada anlatacak halim yok ama bazı örnekler vermek gerekirse Yalova Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma enstitüsü iyi bir tercih olabilir.

1929 yılında “Millet Çiftliği” olarak kurulan merkezle Mustafa Kemal ölümüne kadar bizzat ilgilenmiş.

Enstitünün görev alanı tüm Türkiye. Meyvecilik, bağcılık, sebzecilik, süs bitkileri, tıbbi bitkiler, aromatik bitkiler, bitki sağlığı, toprak ve su kaynakları üzerine farklı bölümleri var. Sonradan gıda teknolojileri ve hasat sonrası fizyolojisi ve mekanizasyon bölümleri de oluşturulmuş.

Onlarca laboratuvar da bünyesinde.

ARAZİ OSMANLI’DAN

İstanbul’daki bir örnek ise arazisi 1918 yılında kamu arazisi olarak tescil edilen, 2 yıl Beykoz Orman Ameliyat Mektebi olarak kullanılıp, 1923 yılında İstanbul Valiliği'ne bağlı olarak kurulan Beykoz Ziraat Mektebi.

Bitkisel Çeşitlilik ve Geofit Araştırma ve Eğitim Merkezi olarak bugün hizmet veriyor.

TARIMSAL NGO ÖRNEĞİ

Bir başka güzel örnek Tiftik Keçilerini yetiştirmek üzere 1930 yılında Türkiye Tiftik Cemiyetine bir NGO gibi kurdurulan Uluslararası Hayvancılık Araştırma ve Eğitim Merkezi.

1934 yılında Ankara’da kurulan ve başına Prof. Gassner’in getirildiği Zirai Mücadele Merkez Araştırma Enstitüsü o gün itibarıyla “Fitopatoloji” alanında Dünya’daki ilklerden biriydi ve bugün hala faal.

Bu enstitüler Türkiye’nin dört bir yanında. Bölgeye has ürünleri geliştirmek, korumak, ıslah etmek, deniz ve göllerdeki biyo sürekliliği sağlamak amaçlı olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan temeller üzerinde duruyor.

Bunlara zaman içinde eklenenler olmuş.

1950’lerde bir kısım, 1980’lerde tek tük eklemeler yapılmış.

GAP’la beraber GAP bölgesine özel çalışmalar yapmak üzere GAP Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezi oluşturulmuş.

Peki bu enstitülerde bugün durum ne?

Açık söyleyeyim tamamını gezmedim, görmedim.

Ancak bir kaç örnek verebilirim.

YERLİ MUZ BATEM’İN ESERİ

Mesela BATEM’i.

BATEM, Batı Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü.

Bunun da kuruluşunu yapan Mustafa Kemal Atatürk.

İlk olarak 1933 yılında Aksu çayının kenarında Antalya Çeltik Deneme Tarlası olarak kurulmuş.

Bir yıl sonra “Türkiye’de kahve yetiştirilebilir mi?” sorusuna yanıt aramak için hurma ve kahve araştırmaları yapmak üzere “Sıcak İklim Nebatları Islah İstasyonu” olarak genişletilmiş.

Bu konuda başarılı olunamayınca muz üretimi ve yerli muz ırkı oluşturulması çalışmalarına geçilmiş. Bugün afiyetle yediğiniz ve son yıllardaki desteklerle üretimi 200 bin tonlardan 600 bin tonlara çıkan o güzel kokulu yerli muzlarımız işte bu enstitünün ürünü.

1936 yılında narenciyeyi de ilgi alanına almış merkez ve bu konuda uzmanlaşmış.

1937 yılında tropikal ve subtropikal bitkiler üzerinde araştırmaya başlamış.

Bugün hala bu araştırmalar sürüyor ve katma değeri yüksek, Avrupa’dan büyük talep gören mango, papaya, possiflora gibi ekonomik potansiyeli yüksek bitkilerin Akdeniz bölgesinde yetiştirilmesi için tür ıslahı yapıyor.

NARENCİYEDE BİR NUMARA

Narenciye alanında Türkiye’deki en yetkin kurum.

Dünya’nın en iyi portakal türlerinden biri olarak tanımlanan Finike portakalı bu enstitünün geliştirdiği bir ürün.

BATEM, bölgedeki mikroklima ortamlarına da uygun olarak farklı türlerde üretim olanaklarını araştırıyor.

Bunların yanı sıra çok da önemli bir görevi daha var merkezin.

Türkiye’deki tüm narenciye türlerinin geleceği BATEM’e emanet.

Bize özgü narenciye çeşitlerinin genetik olarak temiz fidanları ve tohumları BATEM’deki korunaklı seralarda muhafaza ediliyor.

Yani Allah göstermesin bir hastalık gelse, bir yangın çıksa elimizdeki tüm türler yok olsa, BATEM’de bunları yeniden üretecek genetik çeşitlilik saklanıyor.

Ve bunların saklandığı güvenlikli seraların bazıları Atatürk tarafından kurulmuş.

YERLİ VE MİLLİ TARIMA VERİLEN ÖNEM

Her işin bir aması var.

İşte bu ama’lardan biri de bu enstitülerde ortaya çıkıyor.

Binlerce dönüm arazide bu saydığım çalışmaları ve fazlasını yapan BATEM’de çalışan işçi sayısı kaç biliyor musunuz?

Bilemezsiniz uğraşmayın.

Ben söyleyeyim 1.

Evet 1.

Doktoralı ziraat mühendisleri, uzmanlar falan var ama işçi yok.

Seraların bakımından çapalamaya, bahçe sürmeye, meyve toplamaya kadar her işi ziraat mühendisleri yapıyor.

Bu da bilimsel çalışmaya ayrılan zamanı azaltıyor.

Çünkü ödenek yok, kadro yok.

Pek çok enstitüde durum aynı.

Bu da çalışmaları yavaşlatıyor, engelliyor. Bir manada “Yerli ve Milli” tarıma verilen önemi gösteriyor.

Bilgiye saygı göstermeyi öğrendiğimiz zaman

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • incekumlu 3 ay önce Tebrikler.
    CEVAPLA