Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Sağlık Bakanlığı pandeminin başından bu yana ilk kez kontrolü elden kaçırmış gibi görünmenin yanı sıra, Bakan Koca’nın açıklamalarına olan güvende de ciddi bir erozyon var.
Elbette ki, ilk günden bu yana Bakanlığın hasta sayısı ve vefatlarla ilgili verdiği rakamlara inanmayan şüpheci bir kesim her ülkede olduğu gibi mevcuttu ama özellikle hekim camiasında “Bu sayılar bizim gözlemlerle de örtüşüyor” anlayışı hakimdi genel olarak.
Muhalif yönü ağır basan Türk Tabipler Birliği bile bakanlığın sayılarına çok da fazla itiraz etmiyordu.
Ancak son günlerde bu durum değişmeye başladı.
Hem de muhaliflerin söylemleriyle değil, bilim adamlarının sayıları anlamlandırmasıyla.
COVİD 19 salgının başından bu yana Türkiye’de genel olarak güven veren iki isim vardı.Bunlardan biri Prof. Ateş Kara, diğeri ise Prof. Mehmet Ceyhan.
Prof. Kara Bakanlık Pandemi Bilim Kurulu üyesi olduğu için biraz daha resmi görüşü yansıtan bir tutum içinde olsa da, Prof. Ceyhan daha bağımsız ve daha güvenilir bir pozisyona evrildi zaman içinde. İşte o Mehmet Ceyhan bir kaç gün önce Hande Fırat’a çok önemli şeyler söyledi.
Söyledi ama hiç kimse bu söylemin üzerine gitmedi.
Ceyhan’ın söylediği mealen şuydu:
“Türkiye’de açıklanan hasta sayısının yüzde 65’i hastaneye yatmak durumunda olan hastalar. Oysa Dünya genelinde COVİD 19 pozitif hastaların sadece yüzde 5 ila 10’u arası hastaneye yatmak zorunda kalıyor”
Prof. Ceyhan bunu söylediği günlerde Türkiye’de açıklanan hasta sayısı 950 civarındaydı.
Ceyhan’ın verdiği oranla bunların düz bir hesapla 600’ü hastaneye yatırılmıştı.
Hastaneye yatan bu 600 hasta, Dünya ortalamasında olduğu gibi toplam hasta sayısının yüzde 10’u ise matematiksel olarak Türkiye’de “gerçek” günlük hasta sayısı 6 bin civarında demektir.
Bu ciddi bir sayıdır.
Önemli bir sayıdır.
Zaten Bakan Koca’nın yüzüne akseden paniği ve giderek sertleşen uyarıları da muhtemelen bunun, bunun değilse de bunun yakında olacağının göstergesidir.

Prof. Ceyhan’ın verdiği oranlardan yola çıkarak yaptığım bu hesap biraz abartılı mı diye düşündüm.
Bence değil.
Çünkü olması gereken sayı muhtemelen bu hatta belki daha üzeri bile olabilir.
Görünen köy kılavuz istemiyor.
Türkiye 1 ayı aşan bir süredir sanki COVİD 19 pandemisi bitmiş gibi davranıyor.
Nisan, Mayıs aylarındaki dikkatten ve önlemlerden eser yok.
Ekonomiyi normale döndürmek çarkları işletmek için yapılan düzenlemeler sırasında ısrarla “Aman gevşemeyin, dikkatli davranmaya devam” denmesine rağmen yazla birlikte dikkatten eser kalmadı.
Mesela şu anda Bodrum’da yaklaşık 1 milyon belki daha fazla insan var.
Barlar, eğlence yerleri, restoranlar tıka basa dolu.
Maske takan neredeyse yok gibi.
Maske taşıyanlar da maskeyi ya kolda ya boyunda taşıyorlar. Ağzını burnunu kapayan pek ender.
Jandarma her yeri denetliyor, maske takmayanları uyarıyor, yeni normale uydurmak için ellerinden geleni yapıyorlar ama umursayan yok.
Tek bir COVİD hastası Bodrum’da üç gece üç bar dolaşsa, 10 güne 200 bin yeni hastamız olur.
Bu sadece Bodrum.
Diğer yazlık bölgelerde de yoğunluk aynı olmasa da durum hemen hemen aynı.
Bu hastalığın bitme döneminde değil, hala yükselme döneminde olduğunu kimse farketmiyor mu acaba?
ABD, Brezilya kırılıyor.
İngiltere yeniden kapanma kararı aldı.
İtalya, Fransa ve İspanya’da sayılar yeniden artma eğiliminde.
Büyük panik yaşanılan dönemde Dünya’da günlük hasta sayısı 100 binin biraz üzerindeydi.
Şimdi ise günlük hasta sayısı 300 bine yaklaşıyor.
Bakalım bayram sonrası nasıl bir Türkiye bizi bekleyecek.
Bu sorumsuzlukla pek iyi olacağını zannetmiyorum.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Türkiye'de Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılmasına tepki olarak Ayasofya’nın bire bir aynısı bir kiliseyi Suriye’de yaptıracağını açıklamış.
Maksadının ne olduğu aşikar.
Ancak yine açıklaması komik.
Çünkü Suriye’nin böyle bir binayı inşa etmesi mümkün görünmüyor.
2007 yılının Nisan ayının başında o sırada Başbakan olan Erdoğan, Fenerbahçe futbol takımını ve benim de aralarında olduğum bir grup gazeteciyi Suriye’nin Halep kentine götürmüştü.
Çünkü Halep’te Suriye’nin en büyük stadının açılışı yapılacaktı.
İlk maçı da El İttihad Halep ile Fenerbahçe oynayacaktı.
Stada gittik.
70 bin kişilik, hallice bir stattı.
Ancak yeni açılacak olmasına rağmen oldukça döküntü bir hali vardı.
Özensiz, kötü bir işçilik, daha açılmadan eskimiş, demode bir stat.
Türkiye’de böyle stad yapılmaz, eskidiği için yıkılırdı belki.
Şaşırdım.
Stadın inşasına 1980 yılında başlandığını tamamlanmasının 27 yıl sürdüğünü öğrenince inanamadım.
Türkiye’de 2 yılda bitirilecek bir işti.
O yüzden Ayasofya yapma iddiası beni güldürdü.
Stadı yaptıkları gibi yaparlarsa gelecek yüzyıla biter belki.

Önlemin ecele faydası olabileceğini anladığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00