Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Geçen hafta “Yahu bu Pelikancıların kamu yararına ne işi var da, kendilerine kamu menfaatine hadim dernek statüsü verildi” diye sorduğumdan beri ağır bir troll saldırısı altındayım.

Sakın ola ki, sorduğuma pişman oldum diyeceğimi zannetmeyin.

Yine sorarım, yine sorarım.

Yurt dışından, ABD’deki bazı hesaplardan da saldırıların da eşzamanlı başlaması da ilginç.

Neyse bunlar sizi ilgilendiren mevzular değil.

Benim açımdan ise yeni bir durum değil.

Bu troll ekibi dün gece de saldırıya geçti.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan seni hedef aldı” diyerek.

Ben açıkçası böyle bir durumu görmedim.

Cumhurbaşkanı, dünkü açıklamasında Borsa İstanbul’un satışına tepki gösterenlere yanıt verdi. “Daha önce Nasdaq ortaktı, sonra Avrupa Kalkınma Bankası ile ortaktı. Onlar çıktı şimdi de onlardan geri alınan hisseler Katar Fonu’na satıldı, ne var bunda?” dedi.

Doğru.

İstanbul Borsası’na ilk ortak Nasdaq yani ABD’nin 2. büyük borsa kuruluşu olmuştu.

2013 Temmuz’unda yapılan anlaşma ile Nasdaq, Borsa İstanbul’un yüzde 5’ini alırken o sırada Borsa İstanbul’un Başkanı olan ve daha sonra AK Parti’den milletvekili olarak TBMM’ye giren İbrahim Turan, ortaklığın stratejik amaçlı olduğunu ve Nasdaq’ın Borsa İstanbul’u geliştireceğini, yeni pazarlara açacağını ve Nasdaq OMX’in İstanbul Borsası’nın yazılım altyapısını güçlendireceğini söylemişti.

Bir yıl sonra İstanbul borsası bu kez Avrupa Yatarım Bankası ile ortaklık görüşmelerine başlamış ve paralel olarak da başında eski ABD Ticaret Bakanı Timothy Getner’in olduğu bir fon ile de ortaklık amaçlı görüşmeler yürütmüştü.

Nasdaq’in Borsa İstanbul ile ortaklığı 5 yıl kadar sürdü.

Sonrasında da Avrupa Yatarım Bankası da ortaklıktan ayrıldı.

Yerlerine Katar Yatırım Fonu geldi.

Açıkçası ben burada bir sorun görmedim.

Benim sorunlu gördüğüm anlaşma Türkiye’nin sularının ortak yönetimi ile ilgili olan.

İçeriğini ve neleri kapsadığını bilmemek.

Yoksa elbette ortaklıklar olacaktır.

Çünkü 1. Yüzyılda İmparator Vespasian’dan beri bir ekonomik gerçektir ki, “Paranın kokusu yoktur.”

Tabii rengi de!

Yukarıdaki yazının başlığını ve bitişini biraz anlatmak gerekiyor.

Bu aynı zamanda umumi tuvaletlere Batı’da “Vespasyen” denilmesinin de hikayesidir.

1. Yüzyılın 2. yarısında Roma İmparatoru olan Vespasian, sıkıntıda olan Roma ekonomisini canlandırmak için çeşitli vergiler koymak zorunda kalmıştı.

Bunlardan biri de “İdrar Vergisi” idi.

Romalıların sokaklara işemesinin de önüne geçmek için bir grup görevli Roma sokaklarında ellerinde kovalarla dolaşıyor, çişi gelen Romalılar bu kovalara işiyor ve hizmet karşılığında kovaya belirlenen miktarda para atıyorlardı.

Bu para Hazine’ye ciddi bir gelir oluşturdu.

Ancak daha sonra İmparatorluk tahtına oturacak olan oğlu Titus babasına tepki göstererek “Hazinenin parası sidik kokuyor” eleştirisi getirdi.

Baba Vespasian’ın meşhur yanıtı aslında belki de Kapitalist anlayışın temellerini attı: “Pecunia non olet.”

Yani “Paranın kokusu yoktur.”

NOT: Bu hikayeyi 1980 yılında bana anlatan daha sonra Mitterand'ın danışmanlığını da yapan Sorbonne Felsefe Profesörü Oliver Abel'di. 

Büyük veya küçük pek çok şirket yabancı ortaklıklar kurmak isterler.

Bir ülkeyi de şirket gibi görüyorsanız eğer o ülkenin de sahip olduğu varlıklarda yabancılarla ortaklık yapmak istemesi çok normaldir.

Bir şirketin yabancı ortak istemesinin, şirketin azınlık veya çoğunluk hissesini yabancılara ya da yeni ortaklara satmasının farklı nedenleri olabilir:

1. Şirketin büyüme potansiyeli ve büyümeyi sağlayacak fikir ve inovasyonları vardır ama yeterli sermayesi yoktur. Bu yolla sermaye elde eder ve büyür. Böylelikle oransal olarak hisse azalsa bile gerçek değer olarak artar.

2. Şirketin yeni piyasalara açılma arzusu vardır ve bu piyasalara hakim ve bu piyasaları bilen bir ortak alarak iş hacmini genişletir.

3. Şirket nakit akış sorunu yaşamaktadır. Pahalı kredi kullanmaktansa sermaye girişi sağlayarak bu sorunu çözmeye çalışır.

4. Şirketin büyüyen işleri yönetecek tecrübe ve birikimi yoktur. Bu tecrübeye sahip ortak alarak işin geleceğini güvenceye almak isteyebilir.

5. Şirketin sahibinin kendisinden sonra işi emanet edebileceği bir mirasçısı yoktur ya da ona güvenmemektedir. Şirkete iyi bir ortak alarak kendisinden sonra da işin devam etmesini ve mirasçılarının en azından kârdan pay alarak hayatlarını idame ettirmelerini sağlamak istemektedir.

6. Şirket sahibi artık yorulmuştur. Hayatını yaşamak istemektedir. Şirketin belirli bir hissesini satar. Gelen parayla yıllardır çalışmaktan fırsat bulamadığı lüks ve zevk hayatına yönelir. Çocukları bu duruma çok kızar ama adamın umuru olmaz. Her şeyi o yapmıştır. Sefasını da o sürecektir.

Tabii bu son iki örnek bir ülkenin varlıklarını satış gerekçesi olamaz.

O yüzden onları kale bile almıyoruz.

Diğer makul seçeneklerden hangisi onu da kimse söylemedi bize.

Asıl mesele ise şu.

Bu gibi şirket satışlarında değer belirleme mekanizmaları vardır.

Türkiye bu mekanizmalardan hangisi ile varlıklarının değerini belirlemiştir?

Türkiye önemli konuları değil saçma sapan şeyleri gündem meselesi yapıp, tartışmaya bayılıyor.

Son konumuz bir genç oyuncunun çok konuşulan bir partiye katılması ile ilgili söylediği “Parti parti gezen kızlardan değilim. Kıçına kadar minik etek giymiş kızla benim kültürüm aynı olur mu?” sözleri.

Neymiş efendim, o da mini şort giyiyormuş, dekolte fotoğraflar çektiriyormuş.

Evet.

Tüm bunları yapıyordur. Kesin.

Ama zaten Türkiye böyle bir yer değil mi?

Olgun sanatçısı her türlü herzeyi yiyip, umre fotoğrafı paylaşır, dönüşte herze yemeye kaldığı yerden devam eder.

Danışmanı alkol yasağını savunur, sonra bir partide zurna gibi içerken fotoğrafı ortaya çıkar.

Örnekleri çoğaltın çoğaltabildiğiniz kadar.

O yüzden boş verin bu kızcağızın mini etekle ilgili sözlerini.

Bu memlekette söylenenleri fazla ciddiye almayın.

Gereksiz yere üzülürsünüz.

İnsan olmadan adam olunmayacağını anladığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00