Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Girişimdeki cümle için bağışlayın ama başka türlü söyleyemezdim, “Lan biz okulların servis şoförleri arasında tacizciler olabilir araştırılmalı, sicile bakılmalı diye haber yaparken, bir tescilli çocuk tacizcisinin üniversitede öğretim üyesi hatta daha da ötesi bölüm başkanı yapılacağını aklımıza bile getiremezdik” diyeceğim.

Gerçekten olacak bir iş değil.

Amerika’da güvenlik güçlerinin çocuk tacizcilerini tespit etmek için yaptığı bir operasyonda oltaya takılan ve internette tanıştığı bir çocuğun evine cinsel taciz maksatlı giderken yakalanıp yargılandıktan sonra hapse atılan ve ruhsatı elinden alınan Abdüssamed Köse serbest bırakıldıktan sonra Türkiye’ye geliyor.

ABD’de kalsa sürekli takip altında olacak olan ve bir mahalleye taşındığı anda bütün mahalleye “Çocuk tacizcisi mahallenize taşındı” diye mahalle halkı uyarılacak olan bu kişi kapağı Türkiye’ye atmakla ne kadar doğru bir iş yaptığını kısa sürede anlıyor.

Çünkü Türkiye’de geçmişi hiç dikkate alınmadan üniversitede öğretim üyesi oluyor daha da beteri “Psikoloji Bölüm Başkanlığına” getiriliyor.

Ciddi bir psikolojik tedavi görmesi gereken kişi bölümün başına atanıyor. (Belki de psikiyatrik tedavi.)

Rezalet ortaya çıkınca tescilli çocuk istismarcısı ve tacizcisi üniversitedeki görevinden istifa etti.

Bazılarınız buna da şükür diyebilir.

Çünkü genel olarak böyle durumlarda son yıllarda bir vurdumduymazlık, bir umursamazlık hakimdi.

“Ne var canım bir gençlik hatasıymış” diye konu kapatılabilirdi.

Bu yüzden bazılarınız istifayı yeterli ve doğru bulabilir.

Bense ise öyle görmüyorum.

Bu büyük ötesi bir rezalettir.

Burada bu atamayı yapanların, bu kişiyi üniversitede işe alanların bölüm başkanı yapanların da sorumluluğu ya da sorumsuzca davranışı söz konusudur.

Ortada ya bir sistem hatası ya da bir kişi suiistimali vardır.

Bu da araştırılıp ortaya çıkarılmalıdır.

O görevlendirmenin altındaki her imza hesap vermelidir.

Sistem hatalı ise sistem değiştirilmelidir.

Yoksa benzeri başka rezaletler evlatlarımızı emanet ettiğimiz her eğitim kurumunda ortaya çıkabilir.

Gazeteci dediğin meraklı olmalı.

Ana dürtüsü merak olmayandan gazeteci olmaz.

Gazeteci dediğin, insanın başına ne gelirse meraktan geleceğini iddia eden Türk atasözlerini de, kediyi merakın öldürdüğünü söyleyen Anglo Sakson ataları da takmaz.

Bu yüzden ben de bugün son zamanlarda merak ettiğim birkaç konuyu sıralayayım dedim.

MERAK 1: YÖK’E BİR SUAL

Bir süre önce milletçe üniversitelerimizdeki bir rezaleti tartıştık. Pandemi nedeniyle YÖK “vicdani” bir karar alarak yurt dışındaki öğrencilerden, THE sıralamasında ilk 1000 üniversitede eğitim alanların Türkiye’deki üniversitelere yatay geçiş yapmasına imkan tanıdı.

Ancak bu imkan vicdasnızlar tarafından kötüye kullanıldı ve pek çok sahtekarlığa neden oldu.

Pek çok öğrenci, ilk 1000’de yer almayan dandik üniversitelerden Türkiye’deki üniversitelere geçiş yaptılar, başkalarının haklarını gasp ettiler.

Durumun ortaya çıkması üzerine YÖK bu geçişlerin iptal edileceğini açıkladı.

YÖK Başkanı Prof. Yekta Saraç beni arayarak “Bunları iptal edeceğiz. Ama ne yazık ki, yargı müktesep hak diyerek bunların üniversitelerde kalmasına imkan sağlıyor” dedi.

Bunun üzerine ilgili mahkemelerden birinin başkanı “Hayır kalamazlar. Sahtekarlıkla elde edilen hak, müktesep olamaz” dedi.

Merak ettim şudur.

Bunun üzerinden aylar geçti.

Bu öğrenciler sahtekarlıkla girdikleri okullardan atıldılar mı? Yoksa bir Türkiye klasiği olarak yaptıkları yanlarına kâr mı kaldı?

Sevgili Yekta Saraç’dan bu konuda bizi aydınlatmasını bekliyorum.

MERAK 2: SİNOVAC’IN İNTERNET SİTESİ

Türkiye’de aşıları yapılmaya başlanan Sinovac’ın internet sitesine girip, hem Türkiye’deki durumla ilgili neler duyurduklarını, hem de faz 3 çalışmaları yürütülen diğer ülkelerdeki (Endonezya ve Brezilya) son gelişmeleri öğrenmek istedim. Ancak çok ilginç bir durumla karşılaştım.

Sinovac, şu anda aşılarını uygulayan tek ülke olan Türkiye’ye sitesinin internet erişimini engellemişti.

Şaka yapmıyorum.

Sinovac’ın resmi internet sitesi olan Sinovac.com adresine girdiğiniz zaman karşınıza “Your ip is not allowed to visit this website” yazısı çıkıyordu.

Yani bu internet sitesi sizin ip adresinizin erişimine kapalıdır yanıtı veriliyordu.

(Yine bu firmaya ait olduğunu umduğum sinovacbio.com adresine girdiğim zaman ise firmanın Covid-19’a karşı aşı ürettiği ile ilgili bir bilgiye rastlayamadım. Sadece R and D bölümünde corona aşısı üretme çalışmaları vardır diye tek satır var.)

En önemli ürünü şu anda sadece Türkiye’de kullanılan bir firma, internet adresini Türkiye’den erişime niye kapar?

Herhalde firmanın Türkiye distribütörü bir yanıt verecektir.

MERAK 3: TRT SPİKERLERİ

Benim çocukluğumdan beri TRT bir ekol, spikerlik ve programcılık mesleğinin zirvesi ise bu işi TRT’de icra ediyor olmaktı. TRT’nin çok yüksek standartları vardı. Hem Türkçe bilgisi, hem diksiyon, hem de yapılan işe ilişkin uzmanlık olmadan TRT’de kamera karısına geçmeniz, mikrofon önüne oturmanız pek mümkün değildi. Ancak son zamanlarda bu konuda ciddi bir erozyon olduğunu ve TRT’yi kalite olarak ayakta tutanın eskiden kalan personel olduğunu görüyoruz. Son olarak TRT’de spor spikerliği yapan bir genç kız Fenerbahçe’ye transfer olması halinde Mesut Özil’in Milli Takım forması da giyeceğini söyledi. 76 yaşındaki annem böyle zannedebilir. Ya da bir özel kanal torpille cahilin birini ekran karşısına oturtup, kendini ve spikeri rezil edebilir. Ama devletin televizyonunda spor programcısı olarak karşımıza çıkarılan birinin bu kadar yanlış bir bilgiye ya da bu kadar büyük bir cehalete sahip olması kabul edilemez. Merakım şudur. TRT’de ekran karşısına çıkarılacak bu kişileri kim, hangi kritere dayanarak seçiyor. TRT’nin spiker kriteri ne?

Dün yine bir Şeyma Subaşı haberi ile güne başladık.

Acun Ilıcalı’nın eski eşi Subaşı, İtalyan sevgilisinden ayrılmış, ABD’de yaşayan Mısırlı bir milyonerle sevgili olmuş.

Allah tamamına erdirsin buraya kadar olan bölüm ilgi alanımda değil.

Ama haberin sonrası ilgimi çekti.

İddiaya göre Mısırlı Sevgili Şeyma Subaşı’na 2 milyon lira değerinde bir saat hediye etmiş.

Bu bölüm benim ilgimi çeken taraf.

Fotoğraflara bakınca bunun muhtemelen bir Patek Phillippe olduğunu aşikar.

Dünyanın en iyi saatlerini üreten markanın 1976’da efsanevi saat ustası Gerald Genta’nın dizaynıyla çıkardığı ilk su geçirmez saattir. (Sakın gerçekten su geçirmez zannedip bu saatle denize dalmayın.)

Bir Patek Phillippe için oldukça büyük olan boyutu nedeniyle “Jumbo” olarak anılan bu saat yıllarca çok kişinin dikkatini çekmedi ve çok da popüler olmadı.

Fakat son yıllarda müthiş bir patlama yaptı ve bazı modellerinin 2. el fiyatları birkaç yüz bin dolara ulaştı.

Şeyma Subaşı’nın kolundaki saat işte bu Nautilus’un son yıllarda yapılan ve başlangıçtaki 37 referans yerine 57 referansın kullanıldığı modellerinden biri.

Tamamen pırlanta kaplı bu modelin referans numarası 5719/10G-010

Patek bu saatleri geleneksel Patek kullanıcıları için değil daha çok Arap dünyası ve rapçi, NBA oyuncusu ve biraz da futbolcu pazarı için yapıyor.

Avrupa’da aklı başında bir Patek müşterisinin böyle saat alması için kafasına silah dayamanız bile yetmez.

Bu bir kadın saati değil, erkek saati. Ama son yıllarda kadınlar erkek saatlerine pek bir düşkün oldukları için artık unisex.

Saatin üzerinde toplam 18,73 karat ağırlığında 1343 adet pırlanta var.

Ve saatin piyasa değeri yaklaşık 450 bin İsviçre Frangı.

Yani hemen hemen 3 milyon 700 bin TL.

Ancak aynı saatin fabrika tarafından değil daha sonra kuyumcular tarafından taşlı hale getirilmiş modellerini çok daha ucuza bulmak mümkün.

Ve sadece Patek değil, Audemars Piguet gibi büyük ve köklü başka markalar da aynı Pazar için böyle saçma sapan “Hanzo” saatleri üretiyorlar.

Yine de böyle bir saat bir kadının kolunda çok daha iyi duruyor.

Bizden olsun isterse sapık olsun demediğimiz zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00